Her oğul kırık bir kilit
Her baba açık bir kapıdır oğula
-Mehmet Oğuz-
I
Ben sana bir kez vurdum evlat. Hem ne vurma. Taş kesilesi ellerimle. Suçun desen o da yok. Hem çocuktun daha. Misket oynarken arkadaşlarının arasında vurdum sana. Fiske gibi filan da değil. Ben sana nasıl vurdum oğlum?
Gururundan ağlamadın. Ters ters baktın bana. Sen öyle baktıkça…
Rüzgârlıydı o gün. Gök bulanıktı. İlk kez ayaklarımı sürüyerek geldim eve.
Girer girmez annen faturalar dedi, ablan okul için para istiyorlar dedi. Sen yoktun ortalarda. “Bu havada ne işi var dışarda, bir hastalığımız eksikti.” dediydim annene.
Size diyemedim ama ben o gün işten çıkarılmıştım. Eve gelene kadar ne çılgınlıklar geçti aklımdan ama seni ve kardeşlerini getirdim aklıma da defettim hepsini. Ama gelene kadar gök bana daha bir kara, yer bana daha bir fena geldi Ferhat. Ne halt edeceğim ben şimdi diye boşluğa küfürler savurdum. Eve gelirken haberi almış gibi bakkal da önümü kesmesin mi? Veresiye defterini gözüme sokacaktı nerdeyse. Nuh dedi peygamber demedi. Cebimdeki son parayı da ona verdim. Üç gün ekmek alacak bozukluk kaldıydı cebimde. Önümüz kara kış aksi gibi. Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. Bir şey beni boğazımdan darladı durdu. Eski iş yerime de gittim, başımı eğdim, en çok da o koydu be oğlum. Yine de yüzüme bakmadılar. Şu ellerim kırılsın ki isteyerek vurmadım.
Sen niye ağlamadın ki? Belki o zaman pişman olur dururdum. Sıkardım yumruğumu dizlerimi döverdim. Ama sen hiç ağlamadın be oğlum. Sanki her şeyi bilirmiş gibi vur der gibi baktın. Çattın kaşını dik dik gözlerime yürüdün. Sen niye ağlamadın ki oğlum?
Kimseye bir şey diyemedim. Ne annene ne kardeşlerine ne de sana. Sabaha kadar uyumadım. Ev dar geldi bana, duvarlar üstüme yürüdü. Ağlamayı da bilmem ki içime birikti öfkem. Bir ara kalbim de sıkıştı. Bir babanın çaresizliği derlerdi, bildim ben onu. Eline bakan onca insana yok demek olur mu hiç?
Ertesi sabah kardeşlerin bir bir harçlık isteyince hepsini susturdun “bende biraz var idare ederiz” dedin ya yaralarıma yara kattın. Sen böyle şeyleri nereden öğrendin ki? Vaki mi bir çocuğun yoksa bu yaşta bu kadar şeyi bilmesi? Sendeki bu ferasetin keskinliği nicedir be oğlum?
Ben sana bir kere, kendime yüz kere vurdum. Sen ses etmedin ama ben çok şey duydum. Şimdi yaşım geçti. Sense kocaman bir adam oldun. Yüzüme en büyüğünden bir kere indir de acımı dindir be evlat.
II
Öyle şey mi olurmuş baba? Bileydim bu mevzuyu bu kadar sene taşıdın, bunca büyüttün içinde, izah ederdim sana.
Sen bana vurmadın baba. Vursan bilirdim. Canım acırdı. Demek ki vurmadın baba. Demek ki boşluğa savurmuşsun yumruklarını. Belki de kör talihine. Yani bana vurmadın baba. Vursan bilirdim.
Nedendir bilmiyorum bizi hep daha rahat yaşatmak için didindin. Kimselerden bir eksiğimiz olmasın, gözümüz kalmasın istedin. Oysa biz memnunduk hayatımızdan. Sen bir sitemimizi mi işittin ki baba? Evet, işsiz kaldığın günler de oldu ama biz yatağa hiç aç girmedik ki. Sen hep bir yolunu buldun. Ama ya bulamazsam diye harap ettin kendini. Şimdi Nesrin’le her şeyimiz var çok şükür. Ama o coşkudan eser yok biliyor musun?
Senin o kıt kanaat geçimle arada derede bulup buluşturup bize getirdiğin oyuncaklar öyle değerliydi ki. Şimdi ki çocukların kafası karışıyor hangisiyle oynasak diye.
Bir hafta sonu çakınla yonta yonta şekil verdiğin tahta kılıçları nasıl da sevmiştik. Bir hafta boyunca onlara sarılıp uyumuştuk, hatırladın mı? Nasıl da hayran hayran seyretmiştim seni onları yaparken. Sonra demiştin ki “insanın eli böyle arada bir ağaca, toprağa değmeli ki nereden geldiğini unutmasın.”
Bir de bozuk radyomuz vardı. Çok ısrar etmiştim de kırmamıştın beni, yorgun argın girişmiştin tamire.
“İnsan bir şeyi tamir ederken kendini de onarır oğlum. Bak ne yorgunluk kaldı, ne uykusuzluk. Yenisini alıp yerine koymak da var ama içinde yeşerecek iç huzuru ıskalamış olursun.” dediydin.
Senin böyle bilgece sözlerin vardı baba. Kulağıma küpe yaptığım.
Velhasıl babam, kendini boşuna üzme. Senin bize şekillendirdiğin dünya en büyük mirasın.
Geçenlerde torunlarınla Çamlıdere taraflarında mavi ladinlerin çokça olduğu bir göz pınarın kenarına kampa gittik. Çadır kurup iki gün geçirdik doğada. Çam yapraklarından çay yapıp içtik, mantar topladık filan. Sırtüstü yatıp yıldızları seyrettik gece. Kerem “meğer şehirden bakınca yıldızlar bile kendini göstermiyormuş” dedi. Onlara kendi marifetleriyle ateş yakabilmeyi öğrettim. Benden çok daha çabuk öğrendiler biliyor musun? Sevinçlerini görmeni çok isterdim. Eğer itiraz etmezsen bir dahakine seni de götürmeyi planladık.
İşte böyle baba! Şükür ki neye, kime şükretmemiz gerektiğini de biliyoruz. Bunlar bize yeter. Annem gideli sen iyice çocuklaştın ama. Yapma böyle. Bırak bu evhamları.
Bir de artık üzülme baba. Annemi kaybetmedik. Nereye gittiğini biliyoruz. Nerede olduğunu da...

