Sol Edebiyatın Yitik Muhteviyatı ve Orhan Pamuk’un Bigâneliği ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ Örneği
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

‘İçerik olarak solun edebiyatı bitmiştir. Üç beş kişi hariç, debelendikleri yer bunalımdır, alkolizmdir, cinselliktir, aylaklıktır. İşin kötüsü, okuyucuların önemli bir bölümü hala muhafazakârdır. Müfredat kadar dergilerin, gazete eklerinin de bu konudaki vebali büyüktür.’ Ali Emre sosyal medyada yapmış olduğu bu değerlendirmeyle sol edebiyatın muhteviyat olarak tükendiğini vurgulamış ve zikredilen konulara rağmen yine talepkârlarının büyük bir çoğunluğunun muhafazakârlar olduğunu belirtmiştir.

Orhan Pamuk’un birkaç aydan beri elimde debelenen, bir türlü okuyup kenara atamadığım romanı ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ı bitirdiğim zaman muhteviyatın yine cinsellik, alkolizm, bunalım ve aylaklık olduğunu Ali Emre’nin bu yukarıdaki değerlendirmesiyle bir kez daha geniş bir perspektiften görmüş bulundum.

Bahsedilen romanın teknik yapısını, anlatılan vakaları kenara koyarak muhteviyatı hakkında şunları söylemek hiç de zor değil:

Cinsellik: Romanda sayfalar boyunca cinselliğe yönelik anlatımlar, betimlemeler uzayıp gitmektedir. Hatta bir ergenin (Mevlüt’ün ergen olduğu zamanındaki) cinselliği, evlendiğindeki ve ilerleyen yaşlarındaki cinselliği veya cinsel yaşantısı ayan beyan gözler önüne sırayla serilmektedir. Kitabı uzaktan ilk defa gören birisi “Aaa!.. Bakayım bakayım nasıl bir kitapmış?” deyip rast gele bir sayfasını açsa ve bir paragrafını okumaya koyulsa cinselliğe dair bir anlatımla hemencecik baş başa kalıverir. “Kitap piyasasında bu mudur Orhan Pamuk’u çok okunur yapan?” sorusuna “Evet, tabii yoksa gençlerin ve ergenlerin eline nasıl düşecek bu kitap(lar)?” sorusuyla cevap bulmadan edemiyorum.

Alkolizm: Roman boyunca alkolün, özellikle de rakının su gibi tüketildiği, en alkolle işi olmayan adamın bile romanda mutlaka bir iki kadeh rakıyı yuvarladığı yazar tarafından çok kolay bir şekilde anlatılmış. Bense alkol tüketmekle ilgili paragrafları okuduğum zaman hemen kendime şunu sormadan edemedim: “Türk toplumunun her saat severek su gibi tükettiği bir içecek var mı?” El cevap: “Evet elbette var. Çay.” Çayın gündelik yaşamda su gibi tüketilen bir içecek olduğunu en sıradan bir vatandaş bile size söyleyebilir. Orhan Pamuk, ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ta kahramanlarına su gibi rakı tükettiriyor. Yine sormadan edemiyor insan: Türk toplumunda su gibi tüketilen çayın yerine neden su gibi rakı tükettiriliyor? Çok sık çay içildiğini gösterir hemen hemen hiçbir bahis yok. Yani aslında bir yerde çayın yerine rakı konularak kendi fantezisini yaşayan yazarın yaptığını “Türk toplumunu tanımamak” veya “Orhan Pamuk’un bigâneliği” diye yorumlamak zor olmasa gerek. Bu kendi içinde yaşadığı topluma bigânelik değil midir?

Bunalım ve Aylaklık: Evet bahsedilen kitapta kahramanların bunalımını sayfalarca okumak zor olmuyor. Alkolizm ile aylaklık pek çok yerde yan yana poz veriyor okuyucuya. Mevlut’un mesela soyulduktan sonraki pasif tavrı; boza satmaya çıkmaması, akabindeki bunalımı, Kayınpederi Abdurrahman Efendi’nin sönük halleri ve rakının dibine bunalım geçirerek vuruşları, kızlarını savunmadaki yetersizliği, köyüne dönüşleri vs. hep bu bunalım ve aylaklığın resmini veriyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün... Zaten bilinçli olarak yazar tarafından bunalımdan alkole sığınan kahramanlar, alkolün verdiği tesirle aylaklığın ve pasifliğin kollarına atılıveriyorlar.

Bu bahis konularının haricinde ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ adlı romanın satırları arasında Orhan Pamuk’un bigâneliğini gösteren bir başka nokta daha var ki, Orhan Pamuk bu hatayı nasıl yapabildi? Bu soruyu sormadan yapamıyor okuyucu. O hata ne peki? Şu: Kahramanımız Mevlut’un birinci eşi Rayiha üçüncü çocuğunu doğurmak istemediği için kendi yöntemleriyle düşük yapmaya çalışırken Mevlut tarafından hastaneye yetiştirilemeden ağır kan kaybından yolda hayatını kaybediyor. Defin işlemleri kahramanların ağzından anlatılırken Süleyman’a şunları söylettiriyor yazar: “Korkut göz kulak ol dediği için zavallı Mevlut’un hep yanındaydım. Mezara kürek kürek toprak atarken gene az daha düşüyordu içine, ben tuttum arkadan. Derken gücü kalmadı, ayakta duramıyordu. Bir başka mezarın kenarına oturttum onu. Rayiha’nın tabutu gömülene, kalabalık dağılana kadar Mevlut yerinden kalkmadı.” (s. 351) Evet hata ayrıntısı işte tam da burada. Bir Müslümanı tabut ile kahramanlarına defnettiriyor yazar. Burada insan dumura uğruyor.

Müslüman’ın mezara koyulurken tabutla değil, kefenle mezara konulduğunu, yani tabuttan çıkarılarak yüzünün kıble tarafına doğru döndürülerek sağ yanı üzerine yatırılarak mezara yerleştirildiğini, kenarlarına toprakla destek atıldığını, sonra tahtaların sıralı bir vaziyette yan yana dizildiğini, tahtaların üzerine toprak atıldığını, kurt kuş inmesin, mezarı açmasın diye toprakla birlikte çalı, ağaç dalları vs. mezara atıldığını söylememize gerek yok zannedersem.

Orhan Pamuk’un ya tüm bu Müslüman cenazesinin defni işlemlerinden haberi yok ya da biliyor ama konumu gereği bilmezlikten geliyor. Bu, yazarın içinde yaşadığı, romanlarına konu edindiği Müslüman bir toplumuna yabancılığı, bigâneliği değil midir? Roman yazma işi katiyetle hata kabul etmeyen bir iştir. Ve büyük ölçüde dikkat ve titizlik gerektirir. Aman canım ne olacak bunu da bilmediğimi yutturuveririm satır arasında okuyucuya, mantığıyla roman yazmak olur şey değildir. Bu ve buna benzer hataları Orhan Pamuk’un diğer kitaplarında da görmek mümkün.

Hâsılıkelâm olarak şunları söyleyelim: Solun edebiyatı muhteviyat olarak çökmüş bir vaziyette. Buna binaen kendi toplumuna bigâne yazarların kurnazlığı şu ki, hem o toplumun dininden, töresinden, âdet ve geleneklerinden bihaber olacaksınız hem de o âdetini, geleneğini töresini, dinini bilmediğiniz topluma bu yazdığınız romanı satıp listelerde üst sırayı kapıp köşeyi dönen bir yazar olacaksınız. Bu noktada muhafazakâr, romanı davaya araç olarak gören, toplumu manevi olarak yeniden yapılandırmayı amaçlayan cephenin uyanık olması lazım değil midir? Yazının başında alıntıladığımız Ali Emre’nin şu cümlesi bu noktada bir kez daha önem arz ediyor: Evet, “Müfredat kadar dergilerin, gazete eklerinin de bu konudaki vebali büyüktür.” Ve üzerine düşen neyse herkes yapmakla yükümlüdür.

Yavuz Balı Arşivi
19 Sayı: 19 - Şubat 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler