Güneşin Yakmadığı Adamın Oğlu
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

“Musa’nın annesinin kalbi bomboş kaldı. Eğer biz inancını koruması için kalbine güç vermeseydik, neredeyse durumu açıklayacaktı.”

Kasas Suresi, 10

Şimdi bu boş satırları silerek doldurabilirim. Kocaman satırların içini daha da boşaltarak, yazılmamış her şeyi silerek işe başlayabilirim. Fakat nasıl sileceğim, ne zaman sileceğim? Yarın mı?

Aklımda bunca düşünceyle nasıl uyuyacağım şimdi? Saysam içimden sonsuza kadar, artı sonsuza mı gitsem eksi sonsuza mı peki? Hangisine daha çabuk ulaşırım? Bir, iki, üç, dört… “Ya Allah!” desem ya içimden yüz kez. Sen öğretmiştin zifiri karanlık bir gecede kulağıma fısıldayarak, uyuyayım diye. Bu fısıldayış benimle ilk konuşuşundu. Gözlerine bakarak anlıyordum ben seni. Fakat katiyen konuşmuyordun. Benimle konuşan diğer kadınlar da olmasaydı konuşmayı öğrenemeyecektim belki de.

Küçüktüm biliyorsun, çok fazla hatırlamıyorum o günleri. Soğuk var aklımda, karanlık var, bir sürü kadın var, bana benzeyen hiç kimse yok, bazen su yok, bazen yemek. Cılızdım çünkü besleyemiyordun beni. Hayır, seni suçlamıyorum bakma öyle! Gözlerinden okuyabiliyorum yine “Sana verebilecek bir şeyim yoktu.” deyişini.

Bir gece yataktan düşmüştüm ya hani. Düşünce kafam azıcık şişmişti ama hiç acımamıştı. Sarılmıştın çünkü. Bu da ilkti. O gece O’nun adını söylemediğim için düştüm biliyorum. Yoksa bizi burada tutan insanların zamanla bu yatağın ikimize birden yetmeyeceğini bilmiyor olmaları daha imkânsızdı değil mi?

Sizin için zaman, günlerin ağır aksak adımlamasıyla geçerken, benim için günler haftaları kovalıyordu sanki. Koşturup durduğum dört duvar arasında beşinci yaşıma girmiştim. Oradaki kadınlardan birisi kırmızı bir araba vermişti bana. Yeni yaşımın hediyesiydi bu ilk oyuncak. Ya da kaşıkları tencerelere vurarak oynadığım türlü oyunlarla kafalarını şişirmemi istemiyorlardı. Nedeni hiç önemli olmadı tabi benim için. Sonuçta bir oyuncağım olmuştu. Onu buz gibi betonda “hınn, hııınnn” diye sürerken hiç üşümemiştim. Fakat yanıyormuşum meğer. Kaç gün yataktan çıkmadan uyukladım, sayıkladım bilmiyorum.

Bir sabah senin sesin uyandırmıştı beni o derin kuyudan. İlk defa duyduğum sesinle pencerenin kenarındaydın, pembe menekşe çiçeğinin yapraklarını okşuyordun ağlayarak. “Seni buradan çıkaracağım!” diyordun çiçeğe. Yanına yaklaştığımı fark edince gözündeki merhametleri sildin.

Altı yaşıma bastığımda tüm kadınlar ağlamıştı da sen öylece bakmıştın yüzüme. Kadınların hepsi tek tek öpmüş, kucaklamıştı beni. Bir tanesi heyecanla eğilip kulağıma sanki gizli bir şey söyleyecekmiş gibi; “Kuşlara selam söyle oldu mu Yusufçuk!” demişti. Gizliden söylediğini sanmıştı ama bence herkes duymuştu bunu. Sen benim boyuma inmiştin, sarılır gibi yapıp koynuma bir zarf iliştirmiştin. Kulağıma ikinci ve son kez fısıldamıştın: “Babanı bul. Beni kurtar!” İşte asıl gizli olan buydu, sen ve ben duyduk, başka kimse duymadı.

Uyumazsam çıldıracağım. Güneş avuçlarıma doğsun hadi, gecenin sancısı dinsin… Yarın olsun ve…

Oyuncak arabamın büyükleri de varmış meğer. Oradan çıktığımda ilk kez gördüm bu kadar büyük olanını. İçine de binilebiliyormuş biliyor musun ve gerçekten çok uzaklara gidiyormuş bu araba. Öyle söylediler bana da: “Şimdi seni çok uzaklara götüreceğiz.”

İçinde benim gibi kimselerin olduğu çok uzaklara gelmiştim hakikaten. Bereket versin ki yatağımın yanındaki pencerede demir parmaklıklar vardı da yabancılık çekmedim. Ne zaman seni özlesem o parmaklıklara sarıldım. Bahçede oynayan çocuklar, kuş sesleri, gökyüzünün maviliği umurumda olmadı. Minik ellerim soğuk parmaklıkları kavradıkça içim ısındı. Yatağımda tektim, düşmüyordum ama uyuyamıyordum da. Kaç kere yüze kadar “Ya Allah!” dedim biliyor musun? Koynumdan çıkarıp da yastığımın altına koyduğum zarf mıydı beni uyutmayan? Onu kimseye göstermedim, endişelenme. Kendim okumayı öğrenene kadar sabrettim. Babamı bulacaktım, seni kurtaracaktım. Yalvaran bakışlarının, titrek fısıldayışının içimdeki yankılarını susturacaktım. Seni değil esasında kendimi azad edecektim. Bütün bunları yapacaktım ama nasıl? Senden sonra hayata nasıl başlayacağımı bilemedim, bocaladım. Hala geceleri yatağını ıslatan bir çocuktum, koca dünyayı sırtımda nasıl taşıyacaktım?

Bitimsiz sorular ve kaygılarla bir senem daha parmaklıklardan süzülerek geçmişti. Okumayı öğrenmiştim her çocuk gibi. Bana verdiğin zarfı açmaya çalışırken kalbimin atışı duyulacak diye endişeye kapılmıştım. Sırrımızı öğreneceklerdi az kalsın. Heceleyerek sessizce okumaya çalıştım. “gü-neş-in ya-yak-ma-dı-gı a-ad-dam…” Küçük bir çocuğun anlayacağı şeyler değildi sanıyorum yazdıkların ya da ben okumayı beceremedim. Aslında okuyabilirdim de senin yazın çok kötüydü. Peki, kızma hemen. Birkaç kelimeyi zar zor okuyunca pes ettim zaten. Mektubu tekrar yastığın kalbine koydum. Bununla kalmadım ama. O günden sonra daha iyi okuyabilmek için o kadar çok kitap okudum ki okulda birinci seçtiler beni biliyor musun? Gözlerindeki gururu görmek isterdim. Gurur duyar mıydın?

Kaçıncıda kaldım bilmiyorum. Hadi yardım et bana yine O’nu fısıldayarak… Henüz gecenin ortasındayım. Güneşi çağırmamak üzere şartlanmış bir gecenin tam ortasında. Kalkıp yürürsem uykum gelir mi? Kalkıyorum, yürüyorum ve evin tüm ışıklarını açıyorum. Karanlıktan hala korkuyorum, ayıplama beni. Kitaplığıma gelince duruyorum bir müddet. Herhangi bir kitabın rastgele bir cümlesini okuyacağım. Gözlerimi kapatıp elimi kitapların üzerinde dolaştırıyorum. Üçe kadar sayıp duracağım. Bir. İki. Üç. Şeker Portakalı. Tüm ışıklar kapanıyor birden.

Şeker Portakalı. Onu okurken ağladığımda artık mektubu okumanın da vakti gelmişti. Yastığımın altından itina ile mektubunu çıkardım. Artık on üç yaşındaydım. Okuyabiliyordum, anlayabiliyordum, ağlayabiliyordum.

“Güneşin yakmadığı, yağmurun ıslatmadığı adam… Sen olmasan sevmeyi de nefret etmeyi de bilmezdim. Sen olmasan incinmek nedir bilir miydim, incitmek ya da… Zulmetmeyi de senden öğrendim, sevmeyi de…” mektubun devamını zihnimde dahi zikredemiyorum. Bu cümlelerden hatırlarsın ne yazdığını. Biliyorum hiç unutmadın, benimki de laf işte.

Mektubunu okuduğumda babamı aramama gerek kalmadığını anlamıştım. Onu mektubunda bulmuştum, başka da bir mezar aramadım, sen onu satırlarına gömmüştün. Babamı incittiğin için orada olmak zorunda olduğunu da böylece anlamıştım. Yazdıklarına bakılırsa kendince haklıydın, yine kendince ölmeyi hak eden birinin ölüm vaktini öncelemiştin. Kim nasıl tanımlarsa tanımlasın senin gerçeğin buydu.

Artık tek adımım kalmıştı. “Şu zalim dünyaya adaleti sen mi getireceksin be çocuk!” dediklerinde seni nasıl kurtaracağımı da bulmuştum. Onlar adalet için yaptığımı sanırken ve benim sana verdiğim sözden bihaber yaşarken ben bir yığın kitabı okumakla, kanunları adım gibi ezberlemekle meşgul oldum. Seni kurtarmak için miydi gerçekten bu çabam? Yoksa zihnimdeki şu aciz fısıltıyı susturmak için miydi: “Beni kurtar!”

Sabah oluyor sonunda. Diniyor gecenin sancısı. Güneş penceremin kenarındaki menekşelere vuruyor ilkin. Pembe yapraklarını incitmeden okşuyorum, ağlayarak sesleniyorum menekşeye: “Seni buradan kurtaracağım!”

***

Bu hikâyedeki Yusuf sensin. Zindanda doğduğum için adıma Yusuf deseler de, yüzüm Yusufi bir güzellikte değil benim. Züleyha’m da olmadı hiç. Yani anla işte bana uygun değil bu isim. Benim payıma asıl Yakup olmak düştü. Her neyse. Seni ben kurtarmadım, yalnızca bunu bilmen yeterli. Evet, cübbemi giydim senin için, hâkimin karşısında dakikalarca seni savundum nefes almayı bile unutarak. Mahkeme, cezanı kuşlarla beraber çekmene sonunda izin verdi. Fakat seni ben kurtarmadım anlasana, bu hikâyenin Yusuf’u baştan beri sendin.

Yine konuşmuyorsun ama gözlerin yüzlerce soruyu aynı anda soran telaşla bakıyor etrafına. Ben bir süre elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Sense arabadaki her şeye dokunmak istiyor gibisin, ellerinle yokluyorsun her şeyi. Küçük kırmızı arabamı bulduğunda sakinleşiyorsun. Konuşamıyorum. Boğazımdan geçemeyen kelimeler dilimin ucunda birikiyor. Ağzımdan çıkmayacaklar hiçbir zaman, eriyorlar bu yüzden, eriyorlar ve gözlerimden usulca akıyorlar. Zifiri bir sessizliğe bürünüyor ortalık. Bu sessizlikte beraber boğulabiliriz.

Nereye gideceğimizi bilmiyorum. Boşluğa ilerliyoruz sanki. Haydi, son kez fısılda ve bu defa sen kurtar bizi:

“Ya Allah!”

Eminenur İskender Arşivi