Kendi Filmin
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

Bir kuyuya düşmüşsündür. Ayaktaydın oysa, oynuyor ve gülüyordun. Hatırlamaya çalışıyorsundur da... Çokça eğleniyordun. Ne güzeldi aslında beş dakika öncesine kadar. Şimdiyse her şey karanlık, sırtımı sürtmüş olmalıyım, kanlar içinde, ayak bileklerim zonkluyor, dizlerimi de mi vurdum ne? Kanıyor…

Her şey koskocaman... Binalar, ağaçlar, arabalar, maç yaparken gol attığımız demirden kapı, oyun oynarken bizi kovalayan amca. Hepsi koskocaman... Sanki bir anda tutacaklar kulaklarımızdan, atacaklar bizleri bir köşeye, bıyıklarından otorite akan amcalar, hiç gülmüyorlar ve güçlüler.

Merdivenlerden inerken buluyorum kendimi. Kaçıncı kez sürükleniyordum bu merdivenlerden kim bilir. Çok severdim merdivenlerimizi, çıplak ayaklarımızla basabilirdik çünkü, tertemizdi, halısı, dokusu. Kapıyı araladım ve çıktım. Kapıyı arkasından itelerken bir şeyleri arar gibi gözlerimi gezdirdim. Yalnızlık doluydu her yer. Usta işi bir sessizlikle yavaş yavaş sıyrıldım diyarımdan, doğumumdan, çevremden, sosyal varlığımdan. Buna kaçış denir miydi bilmem ki. Adımlarımı atarken, hikayemden kaçtığımı biliyordum sanki, çocuk ayaklarıma taşlar batıyordu niyeyse. Gözlerimde tatlı hülyalar canlanıyordu. Sanki tüm bu yolun sonunda güzel bir yer varmış gibi. Sanırım az kalıyordu, şu köşeyi de dönersem...

Varmıştım istediğim yere. Bakkalıma gelmiştim, ama kapalı görünüyordu. Gözlerim bakkalın sahibi Musa abiyi aradı bir süre, bulamadı, göremedim Musa abiyi. Kepenkler inik, en ufak bir ışık süzmüyordu içeriden, kötü hissettim kendimi, yalnız hissettim, çaresiz ve küçücüktüm, oysa her şey koskocaman. Yolun ortasından tek tük arabalar geçerken, caddenin diğer detaylarını bir şekilde göremiyordum, gözlerimde başka şeyler vardı, sanki bir gözlük takmıştım ve o gözlük çerçeveleri bana gündüz vakti, ışıl ışıl bir sokak, yemyeşil bir bahçe, mis kokulu çiçekleri gösteriyordu. Neden kapalıydı ki? Gerisin geri dönmek de olmazdı şimdi, ne yapmalıydım bilemiyorum, tekrar yola koyulmalı, eve dönmeliydim, çaktırmadan. Usulca sokulup sokaklardan içeri, bir şekilde açtırmalı kapıyı ve gözükmeden anne-babama, uzanmalıydım yatağıma. Geldiğim yolları geri yürüdüm. Ayaklarım sanki kanıyordu, kesilmişti, ama altına bakmak aklıma gelmiyordu. Ayaklarıma bakamıyordum sanki, bir kaç kez ağaçlara çarpmış olmalıyım, alnımın üstünde de şişlikler mi var ne? Canım yanıyordu biraz, ama dayanabilirdim bence, ertesi günü düşünmekten daha iyi olurdu, bu gecenin bitmesinden daha iyi olurdu elbette, bitmemeliydi bu gece ki, yarın olmasın, güneş belki de doğmaz, ay beni bırakıp gitmez? Öyle mi?

Kuyudan canhıraş bir şekilde kurtarıldığımı hatırlıyorum. Kurtarılırken çok utandığımı da. O kuyuya girmişken bir sefer, hiç çıkmamalıydı belki de. Çünkü biliyordum, kafamı azıcık çıkarsam kuyudan dışarıya, o oyundaki gibi indireceklerdi kafama balyozu. Öyle oldu. Çıkar çıkmaz gülüşmeler, esprili sözler, alay konusu olmalar; ardı arkası kesilmedi. Tüm itibarım sanki yerle bir olmuştu, annemlerin beni bıraktığı komşularımın yanında, daha bir küçülmüştüm sanki. Minicik kalmıştım, ufacıktım artık. Un ufak.

Nasıl olduysa parmaklarım zillere doğru gitti, yuvarlak ve dokunmaktan haz aldığım o küçük düğmelerin hepsine bastım. Boyum tamamına yetişiyordu ve bu beni memnun ediyordu. Üstelik zil sesini de çok seviyordum. Çünkü misafir demekti, yenilik demekti, heyecan demekti. Ortalık ilginç bir armoniyle çalkalandı. Bir yanda belli belirsiz notalarla çığlık atan hoparlör, diğer yanda apartman sakinlerinin belli belirsiz seslerle birer birer camlara üşüşmesi. Yine küçüldüm, ama küçüldüğümü de göremedim bu sefer, annem-babam aşağıda belirdi, tuttu ellerimden, yukarı çekiverdi narin bedenimi, baka kaldım, aşağıda kalan minik suretime, ben yukarı çıkarken, o orada öylece bekliyordu. Şimdi anlaşılıyordu, güneş doğmaya bir adım daha yaklaşmış, ay ise beni çoktan terk etmişti. Yatağıma yatırdılar daha sonra, gün daha bir hızla doğdu. Namaz kılan anneannem ve dedemin sesleri kulaklarıma çalınıyordu, sure okuyorlar, dua ediyorlardı. Ev çok kalabalıktı, yine uyuyamadım ama nasıl olduysa gün ağarmıştı bile...

Babam sigarasını balkonda tüttürürdü genellikle. Derin derin uzaklara doğru bakardı; gözlerinde de bir şeylerin duasını okurdum her zaman. Oysa ben çoğunlukla korkardım balkondan, çünkü karmakarışık bulduğum bahçenin beni içine çekip boğacağını düşünürdüm. Bir de babamın tatsız şakaları vardı balkonda. Beni tutup balkondan atar gibi yapardı mesela. Bazen de bacaklarımdan sarkıtırdı beni, ödüm kopardı, aklım çıkardı düşmekten. Minicik bedenimle sanki kocamandım o anlarda, babamın beni taşıyamayacağını düşünürdüm, ama hiç taşıyamayacak olsa beni sallar mıydı oradan? Bir süre sonra rüyalarımı süslemeye başladı bu hikaye. Tepetaklak bir şekilde, kendimi bir yerlerden düşme tehlikesi yaşarken buluyordum. Yine ödüm kopuyordu, alacakaranlık kuşağındaki gibi bir karanlıkta çeşitli sineklerin vızıltısını duyuyordum, gözlerim yeşilliğin arasında bulunan ve çok aradığım bir şeyleri arıyordu sanki bulamıyordu bir türlü ve ben, o hercürmerç içinde kayboluyordum, yine ufalıyordum, küçücük kalıyordum, tepemden ağaçlar, çiçekler, böcekler ve kuşlar uçuyordu, yıldızlar tepemde asılı, ay ise gülümsüyordu, birazdan beni terk edecekmiş gibi.

Daha sonra büyümüşsünüzdür. Gerçekleştirdiğiniz ya da gerçekleştirmediğiniz her şeyin bir yansıması vardır düşüncelerinizde. Fikriniz, geçmişinizle yoğrulmuş, çocukluğunuzda ilk kez küçük adımlar atmaya başlamıştır. Belki de hala çocukluğunuzdasınızdır, öyle der ya Freud, büyük psikanalitik kuramcısı, düşünür, sosyolog, psikolog. Çocukluk ve rüya, hatta sinema. Bu üç şeyi hep birbirine karıştırırsınız mesela, çocukluk bir rüya. Rüya? Bir hikaye, bir geçmiş, bir istencin dışavurumu, çok da dışa değil, yüreğinize, beyninize doğan bir imgeler bütünü. Ve elbette sinema! Bir sorgu masası, psikolojik seanslar bütünü, ışık, duygular bütünü ve daima size bir takım şeyler hatırlatan yoldaş.

Freud'un kuramını kullandı birçok sanatkâr, ustaca. Sinema üstadı Bergman'ın, Ansikte Mot Ansikte'sinde Liv Ullmann'ın tüm duygusal karmaşalarını tek bir tipe sığdırabilerek canlandırdığı Dr. Jenny Isaksson, anne-baba'sını küçük yaşta kaybetmişti ve büyükannesi ve büyükbabasını otoriter buluyordu. Çocuktu ve çok korkuyordu, her şey küçücük bir çocuğun muhayyilesine ağır geliyordu, tüm bu baskılar, onun gelecekteki yaşamına büyük etki edecekti. Bergman'ın bir sis perdesiyle üzerini örttüğünü başka bir mevzu daha vardı muhakkak, Isaksson ve büyükbabası... Isaksson, büyüdüğünde cinsel bir saldırıdan haz duyabilecek, bunun için de kendini yargılayacaktı.. Neden? Bilmiyoruz... Ancak tüm bunlarla, rüyaları aracılığıyla yüzleşmesinin, sorgu odasına girmenin bir zamanı vardı. Bu zaman, büyükannesine gittiğinde başlayacak bir içyolculuğun ilk durağı olarak akmaya başlamıştı bile. Bir düşünün, ya o zamana kadar ki hayatı? Bir persona idi, Bergman'ın diğer bir filmindeki gibi, belki bambaşka, ama bir benzeri. Belki de benimki gibi, belki de ‘Dekalog 8’deki Osiem gibi. İnsanoğlunun zihni de hep böyle işler zaten. Küçük bir devrim gerekir, zelzele gerekir...

Ve iç yolculuğunuza çıkmanızda yine size bir sanatkâr vesile olur, yumurta ile süt ile bal ile olur. Ama olur. İlk okuma yarışmanızda, ilk aşık olduğunuzda, ilk düştüğünüzde, ilk reddedilişinizde, ilk dayak yediğinizde hissettiklerinizi, bu hissettiklerinizin bugüne, karakterinize, tasavvurunuza, fikirlerinize etkilerini gösterir. Nasıl mı? Düz mantıkla ilerleyen insan zihnini, doğrusal anlatımı ortadan kaldırarak, zihninizi dumura uğratarak. Sizleri, şimdiden ileriye değil, şimdiden geçmişe taşıyarak. Hepsinin bir anlamı vardı; çukur, kaçış, ufalma, büyüme, dua, balkon, yeşil, mahalle, baskı. Ve hepsi, sizi tek bir yere yönlendirdi. Onlar geçmişinizdi, şimdi ise geleceğinizdeler ve siz de bir sanatkârsınız artık, elinizi korkmadan daldırabildiniz geçmişinize ve aynaya bakabildiniz sonunda, gördüğünüz suretiniz değil artık, ruhunuz...

Egemen Doğan Arşivi
19 Sayı: 19 - Şubat 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler