“Zihnimiz bir süngerdir, kalbimizse bir nehir.
Tuhaf değil mi çoğumuzun akmak yerine emmeyi tercih etmesi?”
Halil Cibran
Zaman İçin Felsefi Bir Prolog
Zaman tecrübe edebildiğimiz bir mefhum değil. Fizikçiler onu hareket, hız, değişim kavramları üzerinden tanımlıyor. Oluş ve varlık tanımlaması için mekân, zaman ve hareket gerekiyor. Bu Aristo’dan ve ilk İslam filozofu Kindi’den beri bildiğimiz bir gerçek. Bunlar birbirinden ayrılamaz. Varlığın var olduğunu biz mekân ve zaman içerisinde tanımlıyoruz. Bir de nesne için hareket gerekiyor. Mekân olmadan zamanı, zaman olmadan mekânı ve hareket olmadan zamanı tanımlayamıyoruz. Bu tanımlar fiziksel zaman için geçerli. Çünkü fiziksel zaman, maddi dünyadaki akışın bütünlüğünü sağlıyor. Zaman ‘an’lardan oluşuyor, ‘an’ların sürekliliği ‘vakt’e, vakitlerin sürekliliği de zamana dönüşüyor. Nokta, dilim ve bütün.
Felsefe ise zamanı bilinç üzerinden tanımlar. Fiziksel zaman ontolojiktir, felsefi zaman ise zihinseldir. Fiziksel zaman tanımını Aristo’ya nispet edersek, zihinsel zaman tanımını da Ortaçağın büyük düşünürü Saint Agustinus’a nispet etmemiz gerekir. Fiziksel zamanı gün, ay, yıl, saat gibi bölümlere, vakitlere ayırarak anlamlandırıyoruz. Dünya kendi etrafında bir defa dönünce geçen süreyi bir gün olarak adlandırıyoruz, güneşin etrafında bir kez yörüngesini tamamlayınca geçen süreyi bir yıl olarak adlandırıyoruz. Bir de insanın inancı ile belirlediği, tarih ve gelecek içinde tahayyül ettiği, örfü, inancı ile bezediği zihinsel zaman var; içine dâhil olarak yaşamak istediği süreç olarak zaman. Zihinsel zamanı fiziksel zamana dönüştürdüğümüz ölçüde sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz bu dünyada.
Fiziksel zaman içinden geçtiğimiz akış. Zamanı üç vakte nispetle anlamaya çalışıp akış içinde kendimize konum biçiyoruz. Geçmişe yönelerek zamanı anlıyoruz; dün, şimdiye/an/a bakarak zamanı anlıyoruz; bugün, geleceğe yönelerek zamanı anlıyoruz; yarın.
Zihinsel zaman bir anlamlandırma işidir. Geçmişimiz, tarihimiz, örfümüz, inançlarımız, savaşlarımız, yıkımlarımız, fetihlerimiz ile bir zihinsel zaman inşa ederiz. Bu, bizatihi benliğin de kurulduğu geçmişten geleceğe akan zihinsel bir evren. Biraz nostaljik olsa da bugünü inşa etmek ve geleceğe dair umut yeşertmek için nostaljiye ihtiyaç duyarız ve ondan manevi bir kuvvet devşiririz. Ancak nostaljiye takılıp kaldığımızda bugünden koparak tarihin dışına düşeriz. Zihinsel zamandan fiziksel zamana geçmek için bu nostaljiyi şimdiye ve yarına bağlamak gerekir.
An öncekinin sonu, sonrakinin başlangıç noktasıdır. Sosyolojik ve siyasal zamanı da bizler medeniyet, toplum, tarih bilimi gibi kavramlarla inşa ederiz. Vakit değişkendir, zaman değişmeyendir. Değişen ölçülebilir. Onun için muvakkit denir. Vakitli! Dergilere de mevkute denmiştir. Çok anlamlıdır. Belirli bir vakit için yayınlanmaktadır. Vakti saatle anlarız ve bunu ölçebiliriz. Oysa zamanı bize en iyi anlatan çağrışım sonsuzluktur. Her halde an gerçek zamandır. Ve bir uzam olarak zaman ‘an’ların bir birine bağlanmasıyla oluşur.
Newton’da mutlak olarak görülen zaman ve mekân, Einstein ile izafiyete dönüştü. Çünkü Einstein, farklı uzaylarda hızın farklı olduğunu, sabit ve mutlak olmadığını söyledi. Ona göre zaman sadece geçen gidenin ölçülmesidir. İnsan da ancak kendi evrenindeki ölçülerle ölçülen zamanı anlayabilir. Aslında Kur’an’daki bazı örnekler de zamanın göreceliliğine vurgu yapar. Âshâb-ı Kehf kıssasında, uyuyanların uyandıklarında geçirdikleri sürenin çok az bir süre olduğunu düşünmeleri, İsra hadisesinde gece yolcuğu, Yunus suresinin 45. ayetinde dünya hayatının bir gün kadar algılanacak olması, Mearic suresinin 4. ayetinde olduğu gibi elli bin yıllık bir sürede inilip çıkılan uzaklığın ifade edilmesi, Hac suresinin 47. ayetinde, Allah indindeki bir günün insanların saydıkları ile bin yıl olması gibi örnekler zamanın göreceliliğini ifade eden anlatımlardır. Bu yönüyle zaman bir algıdır. Ölenlerin ruhları zamanı bilemez. Tekrar diriltildiklerinde ne kadar kaldınız dense, göz açıp kapayana kadar derler.
Esasında Kindi’nin zaman, mekân ve hareket birbirine bağımlıdır tespitini Einstein yeniden ifade etmiş oldu. Zaman, mekân ve hareket birbirine bağımlıdır ve farklı mekânlarda hareket farklılaşır. Böylece de zaman izafi hale gelir.
Her halükârda İslam düşüncesi açısından zaman işaretlenir. Zamanı işaretleyen Kur’anî kavramlar vardır. Mesela kıyamet anı için saat ve yevm/gün tabirleri kullanılır. Ölüm anı için yakin tabiri kullanılır. Bununla beraber fiziksel zaman işaretleniyor. Kadir gecesi, Ramazan ayı, bayram, şehr, necm, hac mevsimi, Cuma günü, fecr vakti, kuşluk vakti, beş vakit namaz, kamer/ay, şems/güneş, ve yıldızların hareketi ile oluşan zamanlar hep birer işaretlemedir. Bu işaretleme ile nesnel olmayan zaman dilimleri, maddi dünya içerisinde vakitler üzerinden mekânın ruhunu inşa eden birer dinamiğe dönüştürülüyor. Böylece insan zihninde, Allah’ın bu büyük ve girift ayetine bir anlam dünyası inşa ediliyor. Kıyamet saati dünyevi zamanın mührüdür. Mühür vurulur iş bitirilir. O bir işaretlemedir. İnsan için zaman, algılayabildiği bu maddi dünya içerindeki varlık ve mekân ile sınırlıdır. Allah için zamanın sınırı yoktur. Onun için ezel ve ebedden bahsederiz. Kıyamet vakti insanlar için bir ‘saat’tir ancak Allah için zamanda bir noktadan farksızdır. Kıyamet öncesi ve sonrası devam eden bir zaman akışıdır. Fakat biz o saatin sonrasındaki zamanın mahiyetini kavramak imkânından yoksunuz.
Habbeyi Kubbe, Minareyi Kule Yapma Cambazlığı
Modern epistemoloji seküler bir inşa faaliyetidir. Varoluşun zemini ve evreni olan zaman ve mekân ile bu ikisi bağlamında vuku bulan hareket olmadan varlığın anlaşılması mümkün değil. Anlaşılmayan da anlamlandırılamaz. Müslüman zihin, zamanı işaretleyen dikkati ile dünyevi yaşamı ahiret için bir azığa dönüştürüyor. Unutmayalım ki zaman gelecekten gelir ve geçmişe doğru gider. Yani zaman aslında ilerlemez, geriye doğru gidimlidir. Yaşadığımız anları geriye atarak ilerleriz zaman tünelinde. Böylece zaman da eskimeye doğru gider. Eskiye giden eskimeye gider. Fiziksel zamanda geri dönemeyiz. Zamanda yolculuk ancak zihinsel olarak gerçekleşir.
Zamanı işaretleyen Müslüman zihin modern dönemde bir muhayyile depremi geçirdi. Evren, insan, eşya algıları ile birlikte zaman ve mekân, tarih ve coğrafya, hayat ve ölüm gibi çok ehemmiyetli kavramlarda da yıkılmalar oldu.
Müslüman insan zamanı, tarihsel olarak ilk eğitim evreni olan sahabe devrinde namaza çağrı olan ezan ile anlamlandırıyordu. Ezan demek Allah’a çağrı vaktidir ve Allah müminlerle buluşmak için bu vakti belirlemiştir. Daha önceleri mescidin damından okunan ezan sosyolojik zaman içerisinde mescitlerin genişlemesi, estetiğin gelişmesi ile minare dediğimiz seslenme yerlerinden duyurulmaya başlandı. Minareler coğrafya üzerinde yayıldıkça da İslam’ın birer şiarı haline geldi. Biz herhangi bir memlekete vardığımızda o memlekette minareler görüyorsak, hemen orada bir Müslüman’ın mutlaka yaşadığını düşünürüz. Ezanlar nasıl İslam’ın şiarı ise minareler de aynı şekilde bir şiara dönüşmüştür.
Minare dediğimiz zaman, taştan, tuğladan, çamurdan müteşekkil bir yapının maddi varlığından bahsetmiyoruz. Onun bütün muhteviyatıyla birlikte ifa ettiği rolün zaman içerisinde kazandığı ve kazandırdığı bakış ve duyuş biçiminden bahsediyoruz. Düşünce ve bilimin üretildiği kadim şehirlerimizin minareleri tarihsel hafızamız olarak hala canlı bir şekilde yaşamaktadır. Kayravan Camii’nin, Zeytuniye’nin, Herat Musalla Medresesi’nin, Bursa Ulu Camii’nin, Diyarbakır Ulu Camii’nin, Selimiye’nin, Baş Çarşıda Hüsrev Bey Camii’nin, Sultan Ahmet Camii’nin minareleri, Mali Djenne Ulu Camii’nin minareleri, Buhara’daki Minare-i Kelan, Semerkant Registan Meydanı’ndaki minareler, Fas’tan Endonezya’ya, Kırım’dan Yemen’e, Tunus’tan Mali’ye kadar Müslüman coğrafyada yükselen minareler varlığımızın işaret taşları ve estetik duyuşumuzun ifadesi olmuştur. Bunlar basit taş yığınları değildir. Bir duyuş ve kavrayış biçiminin en zarifane biçimde inşa edilmiş inanç abideleridir.
Bu minarelerden günde beş defa yükselen ezanlar ile Müslüman halklar günlerini belirli vakitlere ayırarak dünyevi hayatı sekülerlikten kurtarıp uhrevi bir mahiyet ile anlamlandırıyorlar. Sabah ezanı ile güne çağrılan insanlar yatsı ezanı ile geceye yolcu edilir. Gün boyunca öğlen, ikindi ve akşam namazları ile gün işaretlenir, yaşamın Allah adıyla, Allah adına, Allah için yaşanılmasının zaptı tutulur. Böylece zaman, inanca dair kavramlardan yola çıkılarak işaretlemektedir.
Ahirete ayarlı bir zaman bilinci ile hareket etmek, zamana ahiret aşısı yapmak demektir. Zamanın durakları olan namaz vakitlerinde, yani günde beş defa insan tefekküre, tezekküre, murakabeye, muhasebeye çağrılır. Bu duraklarda durup nefeslenmeyen insan yürüdüğü yola bigânedir.
Modern hayat bir koşuşturmadır, bir unutmadır, bir uykuya dalmadır. Zamanla yarışı öğütleyen modern muhayyile, vaktin sınırlı olduğunu söyler, sınırlı zamanda sınırsız iş yapmayı koşullar. Ancak sınırlı zamanın son sınırında neyin başlayacağını, nereye varılacağını bize söylemez. Onun için zamanla yarışmak ister hâlbuki zaman geriye doğru gitmektedir. Modern insan ileri doğru gitmek istemektedir.
Zamanla yarışmak için vakit kaybettirici bütün işlerden uzak kalınmalı. Vakit tamamıyla bu dünya için harcanmalıdır. Vakti sırf bu dünyaya teksif etmek için modern şehirlerin büyük meydanlarına zaman ölçen kuleler dikilmelidir. Zamanı idrak etmek üzere muhasebeleştiren minareye karşı, dünyevi zamanı kutsaldan arındıran muhayyilenin saat kuleleri yükselmelidir şehirlerde. Sonuçta öyle de oldu.
Saat kulesi insanı yarışa sokuyor. Bu tüketime alıştırılmış zihnin eylemidir. Hız tutkusu zamanı kullanılan zamanı da nesneleştiriyor. Saat kuleleri çaldığı gonklarla sürekli bir dünyevi telaş icat ediyor. Bu telaşı sürekli hale getiriyor. Daha fazla hız, daha fazla koşuşturma. Hâlbuki minareden yükselen ezan haydi hep birlikte kurtuluş için bir tefekkür ve bir idrak inşa edelim çağrısıdır. Modern bilgi teolojisi zamanı seküler bir israf malzemesine dönüştürür. Zaman ihtiyaç gidermenin değil ihtiras kotarmanın oyuncağı haline geliyor. Bu sekülerleşme kuleden sürekli olarak ifade ediliyor.
Saat kulesi modern şehrin işaretidir. Modern şehirleşme olgusu Müslüman dünya için iki yüz yıllık bir tecrübedir. İlk saat kulelerinin on dokuzuncu yüzyılda Müslümanların kadim şehirlerinde görüldüğüne şahit oluyoruz.
Minarelerin sesinin kısıldığı, gökdelenlerin boyunun gitgide uzadığı, gökdelenler uzadıkça insanın küçüldüğü ve anlamsızlaştığı bir modern dönemdeyiz. Unutmayalım ki kadim kültürümüzde hane, ev, konak, sahibine nispetle anılırdı. Sami Efendi konağı, Ayşe Kadın evi gibi. Bugün insan plazalara, sitelere, park evlere nispet ediliyor. Nispet edilen nispet edildiğinden kıymet alır. Modern zaman insanı eşyaya nispet ederek kıymet üretmeye çalışıyor.
Müslüman insanlar saat kulesi ile zamana bakmaz, çünkü minare bir aşk ve aşkınlık ifadesidir. Yeryüzünün işaret parmaklarıdır minareler.
Binlerce Yılın Yabancısı Bir Ses Değdi Şehirlere
Çeşitli Batılı ülkelerde yüzlerce yıllık saat kuleleri vardır. Mesela Londra’da Big Ben Saat Kulesi, Floransa’da Palazzo Vecchio, Rusya’da Spasskaya, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da Orloj Astronomik Saat Kulesi, Tayland’da Chiang Rai Saat Kulesi, Münih’te Glockenspiel, İsviçre Bern’de Zytglogge Kulesi, Kanada Montreal Old Port Saat Kulesi gibi daha birçok önemli kentte saat kuleleri bulunmaktadır. Saat kuleleri tam da kent ruhuna uygun olarak inşa edilmiş seküler bir yaşama uygun yapılardır. Bu yapıların bazılarında yer yer ağır, yer yer hafif olarak Hıristiyanlığa ait motif ve desenler de yok değildir. Zamanı, Batılı bir muhayyile içerisinde algılayan seküler Hıristiyanlık ya da laik zihnin ürünü olsun, sonuçta bir değerler dizgesine aidiyeti ifade ediyor.
On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı modernleşmesi döneminde birçok alanda görülen değişikliklere paralel olarak modern kent algısı kadim şehir kültürünün yerini almaya başladı. Üretim tüketim, giyim kuşam, eğlence, sanat, ahlak alanlarında yargıların altüst olduğu bir dönemdir modernleşme dönemi. Bu dönemin ruhuna uygun olarak Osmanlı şehirlerinde de saat kuleleri yükselmeye başladı.
Mesela 1798 yılında Karabük’te Padişah III. Selim’in Safranbolulu sadrazamı İzzet Mehmet Paşa şehrin hakim tepesine 12 metre yüksekliğinde bir kule yaptırıp İngiltere’den de çanlı bir saat getirtir. Safranbolu halkı 1798’de kuleden gelen çan sesi ile irkilir. Her yarım saatte bir vuran çan, saatin kaç olduğunu duyurmaya başlar. Yine çok ilginç örneklerden bir tanesi de, bugün Erzurum’da Tepsi Minare olarak bilinen, 1174 yılında Saltuklu Emirlerinden İnanç Biygu Alp Tuğrul Bey tarafından İçkale Caminin minaresi ve gözetleme köşkü olarak yaptırılmış yapıya, Kırım Savaşı’ndan önce bir saat yerleştirilince ‘Saat Kulesi’ adıyla tanınmaya başlanmıştır. Kırım savaşından sonra bu saati Ruslar yerinden söküp almış ve bunun üzerine 1877 yılında İngiltere tarafından bugünkü saat armağan edilmiş.
1827 yılında Balıkesir’de, 1862 yılında İstanbul’da Tophane Nusretiye Saat Kulesi, 1866 yılında Amasya Merzifon’da, 1882 yılında Adana’da, 1884 yılında Ankara’da, 1885 yılında Muğla’da, 1885 yılında Kastamonu’da, 1891 yılında Bolu’da, 1894 yılında Çorum’da, 1901 yılında İzmir’de, 1895 yılında İstanbul Dolmabahçe Saat Kulesi, 1902 yılında Tokat’ta, 1905 yılında Bursa’da, 1906 yılında Kayseri’de yapılan saat kuleleri bunlardan sadece bazılarıdır. Cumhuriyet’le beraber furya devam etmiş ve 1923 yılında Bayburt’ta, 1927 yılında Şanlıurfa’da saat kuleleri yapılmaya devam etmiştir. Her birinin finansörlerinden yapılma biçimlerine kadar ayrı ayrı hikâyeleri yazılmaya değer bu yapıların ayrıntılarına girmek bu yazının sınırlarını çok fazla aşacağından sadece isimlerini saymakla iktifa ediyoruz.
Tarihlere dikkat edildiği takdirde kolayca anlaşılacağı gibi bir furya halinde peş peşe her tarafta saat kuleleri inşa edilmeye başlanmıştır. Saatlerin birçoğu Avrupa başkentlerinden getirilen hediye saatlerdir. Şehirlerimizin ruhuna müdahale anlamına gelen bu operasyon o dönemde heyecanla karşılanmıştır. Öyle ki İzmir Saat Kulesi İkinci Abdülhamit’in sadaretinin yirmi beşinci yılı anısına diktirilmiştir. Mimar Raymond Charles Péré’ye yaptırılan kulenin yüksekliği de 25m olarak tasarlanmıştır.
Müslümanların takvimi bir hicret hareketi ile başlar. Bu başlangıç bir işaretlemedir. Her inanç, zamanı, zamanın durakları olan vakitleri ve anları kendince anlamlandırır. Biz hangi anlam dünyası içerisinde dolaştığımızı gözden geçirmeliyiz. Zaman üzerinden sürekli bir bilinç inşa eden İslam, Allah’tan bağımsız bir zaman ve mekân algısını kabul etmez. Bu anlamda zamanda boşluk olmadığı gibi, boş zaman da olmaz.
Bugünün en büyük hastalıklardan birisi de ‘boş zaman’ olarak tabir edilen bir ikon yaratılmış olmasıdır. ‘Boş zamanlarında ne yapıyorsun’ sorusu da bunun pazarlama usulü. Müslüman için boş zaman olamaz. Çünkü bir işi bitirince başka bir işe koyul der Kur’an!
Büyük şair Fuzuli, ‘Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ'at’ demiştir. Gam çekilen gece zamanını ancak gam çeken bilir diyor Fuzuli. Müneccim ve muvakkit onu bilemez. Onu bilen, o zamana gam ile dokunan, gam ile anlamlandıran tutkun kişidir. Onun ağırlığını da uzunluğunu da ancak o müptela kişi bilir. Onun değeri, dertle dolan gamzedenin geceye gam ekmesinden gelir. Zamanı anlamlandırmak için onu müdrik olmak icap eder. Yoksa gerisi muvakkit için bir matematikten başka bir şey değildir.
Dünya hayatı kederlenmenin tarihidir. Her paylaşım insanda bir eksilmedir. İnsan eksile eksile çoğalır. Ben de kendimden eksilterek öğreniyorum. İnsan yalnızlıklar ülkesidir. Allah nefha-i ilâhisi ile aciz insanı tenevvür eyler. Ve insan acılarla olgunlaşır. Acı öyle bir nadide tohumdur ki mayası sağlam bir toprağa düşünce, kişiyi bir kıvama getirir de kişioğlu o kıvamla yüke mütehammil olur.

