Etkileyici, Gerçekçi, Çarpıcı: Atları Uçuruma Sürmek
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

Emin Gürdamur’un Atları Uçuruma Sürmek isimli ilk öykü kitabı Ekim 2017’de Hece Yayınları’ndan çıktı. On altı öyküden oluşan, başarılı bir kitap bu. Biz yazımızla kitabı başarılı kılan özellikleri ortaya koymaya çalışacağız.

Bir şeyin nasıl başladığı önemli. Gürdamur’un kitaba adını veren açılış öyküsü bundan sonra bir şeyin nasıl başladığına daha dikkat kesilmeyi gerektirecek şekilde başlıyor: “Korkma.” Söze korkma diyerek başlayanın olumlu bir ifadeyle devam etmesi daha beklenilecek bir durumken öykücü sürpriz bir şekilde devam ederek ikinci cümleyle tokadı yapıştırıyor okuyucuya. “Bu balçıktan günler hiç bitmeyecek.” Bu tezat, bu sürpriz şiirsel bir etki de sağlıyor. Şiirsel etki Gürdamur öykülerinin belirgin özelliklerinden biri. “O yollar hep durur orda, çıplak ayaklar durur. … Başını kaldır, başını eğme.” gibi şiire çalan cümleleri var Gürdamur’un. Katı diyebileceğimiz gerçekçi bakış da öykülerin bir başka belirgin özelliği. Farklı örnek aramak gereksiz. Yukarıya aldığımız iki cümle bu özelliği de ortaya koyuyor. “Korkma. Bu balçıktan günler hiç bitmeyecek.” Sözü eğip bükmeden, okuyucuyu kandırmaya çalışmadan durumu olduğu gibi ortaya koyuyor öykücümüz.

Gürdamur öykülerinin bir başka belirgin özelliği de çarpıcılık. Soru cümleleri, bu çarpıcılığı sağlamanın bir imkânı olarak ustaca kullanılıyor. “Yüzünde bilenmiş testereler gibi gidip gelen gölgeler görüyorum, neden? Boşlukta şakırdayan şu gürz sesini duyuyor musun, kulaklarımıza dolan şu kadim uğultuyu? Gözlerin böyle miydi hep, sen doğduğunda da böyle mi, böyle iki çengel gibi mi bakardı?” Fark edileceği üzere şiirsel etki bu cümlelerde de devam ediyor. Bu, Türk şiirini çok yakından, çok sıkı takip etmekle faydalanılabilecek bir imkân. Gürdamur’un sıkı takibi çok net şekilde belli.

Kendini ya da kendinden bir şeyler bulamadığı metni sonuna kadar okumaya tenezzül etmiyor pek, inatçı ve ısrarlı olmayan okuyucu. Daha geniş bir okuyucuya ulaşmak isteyen yazar da bu yüzden okuyucuyu anlatıya dâhil etmenin bir yolunu bulmak zorunda. Bu ise Gürdamur için çok kolay. Sen ve bazen biz hitabı ile soru cümleleri bu kolaylığı sağlamanın iki imkânı. Bir diğeri duyguyu ortaklaştırmak. Bundan az sonra söz edeceğiz.

“Kuşlar kimi tenha gecelerde sebepsiz uyanırlar, derdi dedem, Allah’la konuşmak için.” Bu cümle de öykücünün bize hangi dünyadan seslendiğini net olarak ortaya koyuyor. Müslüman bir dünya bu. Kurduyla kuşuyla, dededen, babadan Müslüman bir dünya. “Sakallarını kestiği zaman yüzü daha tehditkâr bir ifade kazanırdı.” Bizce böylesi bir cümleyi ancak sağlam bir Müslüman kafa kurabilir. Buraya, sakalsız bir yüzü, Müslüman olmayan ya da Müslümanlığı konusunda gevşek olan biri ne kadar tehditkâr bulabilir diye bir soru bırakarak devam edelim.

Etkileyicilik Gürdamur öykülerinin en belirgin özelliği belki de. Yazar bunu, yukarıda belirttiklerimize ek olarak, bazen sözünü ettiği şeyin bütün sebeplerini belirterek, bazen de öykünün ya da paragrafın ilk cümlesinin fiiliyle devam eden cümleler kurmak suretiyle sağlıyor. “Kahverengi Zarf” öyküsünün olumsuz çekimli fiillerle kurulan ilk paragrafına bu dikkatle bakılabilir.

Etki bahsi önemli. Etkisi olmayan bir şeyin yokluğuna hükmedebiliriz çünkü. Bu anlamda duyguyu okuyucuya geçirmek de çok önemli. Yazarın ustalıkla başardığı şeylerden biri de bu. Duyguyu okuyucu ile ortaklaştırmak, ortaklaştırmanın ötesinde anlatıcı-persona ile neredeyse aynı şiddet ve tazyikte hissetmesini sağlamak. Demin sözünü ettiğimiz öykünün ikinci paragrafından: “Telefondaki ses, öldü dedi. Sözün tamamını dinlemeden ve yedi karış boyuna bakmadan akasya da o öldü dedi.” Burada ölüm haberi anlatıcı-personanın dışındaki dünyayı öylesine kuşatıyor ki o an başka bir şey hissetmesine imkân yok gibi. Bu ağır ya da çarpıcı etki, akasyanın da haberci durumuna sokulmasıyla veriliyor ki okuyucuda bu sayede karşılık buluyor.

Atları Uçuruma Sürmek, Kahverengi Zarf, Kiraz Çiçekleri, Vaveyla, Serander Kuşları başlıklı öyküleri daha başarılı bulduk. Yazar tecrübesine özgü diyebileceğimiz aynı duygu yüküyle, aynı çarpıcı etkiyi uyandıracak biçimde kaleme alınmışlar. Çok benzer duyguları Sabahattin Ali’nin Hasanboğuldu hikâyesini her okuyuşta yaşamıştım. Bütün öyküleri kat eden, andığımız öykülerde daha çarpıcı hale gelen Hasanboğuldu etkisi, duygusal katı gerçekçi tutum (Harçlık nedir bilirsin. Çoğalmaz. Uzamaz. Beter olası harçlık nedir bilirsin, sadece biter, güzelce biter.) öykülerin yazılış zamanlarının yakın olabileceğini akla getiriyor.

Gürdamur, izlediklerinden ustaca faydalanmayı da biliyor. “Gece yarısı bozkırın ortasında bir yol kıvrılıp gidecek. Sen bir kamyonetin kasasında uzanmış, fersiz gözlerle son defa göğü seyredeceksin. Gecenin çisesini kayalardan diliyle toplayan bir kertenkele, egzozundan patlak sesler çıkaran dev cismi seyredecek.” derken gözümüzün önüne Amerikan filmlerinden benzer bir çöl sahnesi geliyor mesela. Bu da bir imkân neticede. İş zaten biraz da bu, yani meşguliyetlerimizi, emek verdiğimiz şeyleri imkâna dönüştürmeyi bilmek değil mi?

Peki, ne anlatıyor anlatıcı-persona? Özellikle 80-85 aralığında doğup köy hayatını iyi bilecek kadar köyde yaşayanların “bizim dünyamız” diyebileceği, şimdi benim müthiş güzel hatırladığım (geçmişi niçin hep güzel olarak hatırlıyorsak artık) bir dünyayı, dedesini, babasızlığı, yaşanmadan hissedilemeyecek, hissedilmeden de anlatılamayacak türden acıları, çocukluk ve öğrencilik yıllarını. Cami, yarım asırlık ev, serander, değirmen ve çay ocağı bu anlatının özel mekânları. Genel mekân olarak şehir köye göre daha az görünür durumda ve köy gibi iyi sıfatlarla da anılmıyor pek. Kimleri anlatıyor denirse; Topal Hoca’yı, (öğretmen) Salih Hoca’yı, derviş meşrep Hüseyin’i, Deli Salih’i. Seni beni yani. Yani bu toprağın oğullarını, kadınlarını. Öykü anlatmanın dil ve teknikle ilgili meselelerini çözmüş, üslubunu da bulmuş olarak.

Sadık Koç Arşivi
19 Sayı: 19 - Şubat 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler