Beterin Beteri
TEMMUZ Sayı: 22 - Mayıs 2018

Taşranın kurak bir köyünde bir feryat koptu apansız. İkindi vaktinin bunaltan sıcağı bastırmak üzereyken bir matem havası çöktü; bir bebek ölmüş köyde. Annesi, bebeği güzelce beşiğe yatırmış, ninnilerle uyutarak odadan dışarı çıkmış, geldiğinde de küçük yavrusunu ölü bulmuştu. Küçük bebek uykusundan erken uyanmış, ağlamamış ama beşiğinde de rahat duramamış. Beşik sıkmış onu. Debelenip dururken kolları beşikten sarkmaya başlamış. Durmamış körpe yavrucak, bir gayretle beşikten çıkıp aşağı doğru sarkıtmış kendini ama tam o anda beşiğin ipi boğazına geçmiş. Kendini geriye doğru çekemeyen yavrucak boğulmuş nefessizlikten. Nasıl olur böyle bir şey? Daha dört, bilemedin beş aylık bir bebek o! Bu olaydan üç gün önce, babası kasabadan geldiğinde, annesinin kucağındaki bebek gülerek babasına bakmış, kendini o sıcacık kucaktan kurtarmaya çalışarak babasının üzerine atmaya çalışmıştı. Babası onu kucağına alırken, “Ölecek mi ne bu kız? Neden böyle yapıyor şimdi?” demişti. Bir kız çocuğu bu; melek kadar masum ve temiz. Babasının kucağında mutlu… Gözlerindeki parıltılar görülmeye değermiş. Yüzü gülerken dönüp babasına bakmış, iyice sokularak dudaklarını babasının boynunda gezdirmiş, adeta baba kokusunu çekmiş içine. Cennetin kokularını çekmeden önce sevdiklerinin kokusunu çekmiş içine. Öpmek istemiş ama bebek işte, becerememiş. Öpmeyi beceremese de oradakiler anlamışlar, küçük bebeğin babasını doya doya öpmeye çalıştığını. Görülmemiş ve duyulmamış bir olaydı bu. Bir vedaydı belki de; elveda demenin başka bir yolu muydu yoksa? Dünya hep kahır, hep kahır doluydu!

Anne yasta, feryat figan ağlamakta. Daha demin öpmüş, koklamış ve ninnilerle uyutmuştu yavrusunu. Nereden bilecekti bir daha onu canlı göremeyeceğini? Bilseydi böyle olur muydu? Elinden gelse, onun yerine kendi canını feda etmez miydi?

Gene kasabada olan baba, haberi alır almaz evine gelmiş, bir kenarda oturmuş sessizce gözyaşları akıtıyordu. Karısının her feryadında yüreği paramparça olsa da elinden bir şey gelmiyordu. Üç gün önce yaşadıklarını hatırladıkça üzüntüsü katlanarak artıyordu. Nasıl da atlamıştı üstüne, nasıl da öpmeye çalışmıştı ve nasıl da mutluydu yavrucak… “Yavrum, evladım!” diyordu içinden ve ardından her bir damlasında feryatlar saklı olan gözyaşları akıtıyordu…

Tüm köylü toplanmış; herkesin yüzünde hüzün, bazılarının gözünde yaş... Nasıl verilecek bu körpe yavrucak şimdi kara toprağa, Temmuz’un sıcağında, ikindi vaktinde? Daha çok küçük o! Ölüm küçüğe, büyüğe bakmıyordu ki… Bu iş sırayla değildi ki… Herkese vardı ölüm ama sırayla değildi işte… Çok geçmeden hazırlıklar yapıldı. Bir mezar kazıldı ona; mezarı da tıpkı onun gibi masum ve küçüktü. Yeni beşiği orasıydı artık. Orada sallanacak, orada uyuyacaktı. Sevdiklerinin yolunu gözleyecekti belki de. Kalabalık bir insan topluluğu onu mezarlığa götürdü. Usulca, mezarın içine yatırıp üzerine yavaşça toprak attılar. Toprak onu bir anne misali bağrına basmalıydı ama incitmemeliydi. Hüzün kalplerde yer edinse de bırakıp geldiler onu. Bu, hayatın gerçeğiydi. Hep böyle olurdu zaten; götürürler, gömerler ve gelirler. Gerisini, orada kalan bilirdi. Hesabın başlangıcıydı orası ama bu daha küçücük bir bebekti; saf, masum, günahsız…

Zavallı anne, dur durak bilmeden ağlıyordu. Daha akşam bile olmamıştı ama küçük kızının hasreti bir kor gibi düşmüştü içine… Gördüğü manzara da cabasıydı; evladının beşikten sarkan cansız bedeni gözlerinin önünden gitmiyordu. Ne yapsa, acılarını unutturacak bir şey bulamıyordu. Diğer çocuklarına sarılarak teselli arasa da sönüp kül olmuyordu yüreğindeki yangın; kabuk bağlamıyordu içindeki yara… En sevdiklerinin çabaları bile nafile kalıyordu. Evlat acısı bir kor gibi oturmuştu yüreğine…

Aylar sonra bile kadıncağız kendine bir türlü gelemedi; hatta giderek daha kötü olmaya başladı. Ruh hâli bozulma derecesine geldi neredeyse. Canından bir parça kopmuştu ve bu parçanın yerini kimse dolduramamıştı. Onu en çok da gördüğü o manzara kahrediyordu. Darağacında sallanan birisi gibi olmuştu evladı. O hâli bir türlü kabullenemiyor, o masum yavrunun boğazına geçmiş ipi unutamıyordu…

Bir gün köyün en yaşlı kadını, yaslı annenin kapısını çaldı. Büyük bir hürmetle içeri alındı yaşlı kadın. Yüzünde sadece yaşlılığın değil, bir ömre dağılmış olan acı hatıraların izi vardı. Neler neler yaşamıştı ama her acının ardından şükredecek bir yol bulmuştu kendine. Kısa süren bir hatır sorma faslından sonra, acılı annenin iki elinden de tutup, konuşmaya başladı yaşlı kadın:

“Duyduğuma göre hâlâ ağlayıp, kendini kahrediyormuşsun kızım. Neden böyle yapıyorsun? Sana yazık değil mi? Hâline şükret evladım! Bak başka çocukların da var. Evladın biri de bir; bini de bir ama başka çocuğun olmasaydı daha zor olurdu kızım. Allah verdi ve gene Allah aldı. Bizim yapacak bir şeyimiz yok burada. Kader bu kızım, elden ne gelir?” dedi. Bu konuşmanın ardından gözyaşlarına boğulan anne:

“Doğru söylüyorsun teyzem ama bir türlü kızımın beşikteki hâlini unutamıyorum; hayali gözümün önünden hiç gitmiyor. Sanki o ip dönüp dolaşıp boğazıma geçiyor, her aklıma düştüğünde boğulacakmış gibi oluyorum. Güzel yavrumun o hâli beni perişan ediyor. Ciğerim yanıyor, kahroluyorum,” dedi gözyaşları içinde. Yaşlı kadın da ağlamaya başladı. Bir müddet öylece kaldılar. Daha sonra yaşlı kadın, hayatının en acı tablolarından birini hatırlayarak konuşmaya başladı:

“Ya o ip, o küçük yavrucağız büyüdüğünde, onun boynuna geçseydi ne yapacaktın kızım? O zaman kime ne diyecektin? Bir zamanlar bir kız kardeşim vardı. Mutlu bir yuvası, çoluk çocuğu vardı. Zalimlerin, onu çekemeyenlerin dilinden çıkan bir iftirayla ocağı söndü. Kendisini savunmasına bile izin vermeden öldürdüler onu. En yakınları tarafından öldürüldü. İçleri kan ağlasa da, elleri titremiş, istemeyerek yapmış olsalar da o tetiği bir defa çektiler kızım. İffetli bir kadının bedenini kurşunlarla deldiler. Kardeşimin iftiraya uğramış namusunu temizlemiş(!) oldular, kendilerince. Hem de beşikteki yavrusunun yanında öldürdüler onu. Çocukları öksüz kaldı ve annelerinin başına gelenlerin acısını yaşadılar. Bir suçlu gibi büyüdüler. Annelerinin masum olduğunu bildikleri hâlde içlerinde kanayan bir şeyler oldu her zaman. Kime ne diyeceklerdi ki artık... Anneleri, en yakınları tarafından öldürülmüş ve bu ölümle de o iftira gerçekmiş gibi kabul görmüştü. Temizlenen namus değildi; temiz olan bir şey kanla temizlenemezdi zaten. Bir kara leke oldu bu olay ve yakamızı bırakmadı. Kardeşim bir yabancı gibi toprağa verilirken ağlamamıza bile izin vermediler. Arkasından ağlamamızı bile çok gördüler ona… Onun yasını bile çekemedik… Öyle biri bu dünyaya hiç gelmemiş gibi, onun adını anmaz olduk. O olaydan yıllar sonra gerçekler gün yüzüne çıktı ama her şey için çok geçti. Kararmış hayatların telafisi yoktu artık…”

Yaşlı kadın olanları anlatırken, o karanlık günlere gitmiş acıları tazelenmişti. Gözyaşlarını usulca akıtırken, yanan yüreğindeki acıları anlamamak mümkün değildi. Yaşlı kadının konuşması bittiğinde acılı annenin içinde büyük bir değişim başlamıştı. Yüreği eskisi gibi yanmıyordu artık. Beterin beteri olduğunu hatırlamıştı. Ölümün yüzü hep soğuk gelse de, küçük bebeğinin tertemiz bir şekilde ölmüş olmasına şükretmişti. Gözyaşları içinde, yaşlı kadının ellerini daha sıkı bir şekilde tuttu ve o elleri, teşekkür edercesine defalarca öptü.

Sait Altın Arşivi