Mustafa Aydoğan; Yalnızlık Mahşeri Alaeddin Özdenören adlı kitabında Rasim ve Alaeddin Özdenören kardeşlerle birlikte Cahit Zarifoğlu’nun Sezai Karakoç’la ilk tanışmalarını anlatır. Aydoğan; Onların 1962’nin bir Mayıs gününde Sezai Karakoç’un yanına gittiklerini -ki o zamanlar Karakoç, Karaköy’deki Vergi Dairesi’nde çalışmaktadır- ondan 27 Mayıs darbesiyle ilgili kimseden duyamayacakları yorumları, fikirleri duyduklarını ve onunla karşılaşır karşılaşmaz hayatlarında kırılma noktası arz eden bir dehaya çarptıklarını anlatır. Kitapta Alaeddin Özdenören’in söylediklerinden alıntılayarak bu üç kişinin, muhabbetin ardından, Karakoç’la birlikte merdivenlerden inerken onların “Türk Sanatı” adlı dergiden kendilerine derginin çıkarılması için teklif geldiğini söylemesi üzerine, Sezai Karakoç’un merdivenin ortasında birden durduğunu ve onlara dönerek “Ama biz Müslümanız!” dediğini de aktarır Aydoğan. “Ama biz Müslümanız!” ihtarının bu üç isimde bir kırılma anı oluşturduğunu da yine Özdenören’in söylediklerinden hareketle okuruz biz Aydoğan’ın kitabından. Bu güçlü bir mottodur. Güçlü olduğu kadar da çarpıcıdır.
“Ama biz Müslümanız!” ihtarının aslında herkesi biraz çarpması gerekir. Amalı, fakatlı, lakinli cümlelere baktığımız zaman bağlaçtan önceki cümlenin aslında olumlu bir anlam ifade ettiğini görürüz. Bağlaçtan sonra ise cümlenin olumsuz bir manayı yüklendiğini de akabinde görürüz. Mesela “Bu akşam sana yemeğe gelirim ama Ayşe gelmeyecek.” cümlesinde olduğu gibi… Bağlaçtan sonraki kısım bazen yapıca olumlu olabilir ama yüklendiği mana olumsuz olacaktır. Sezai Karakoç’un da işte bu “Ama biz Müslümanız!” ihtarından önce olumlu bir durum söz konusudur. Bir teklif var bu üç güzel adama. Türk Sanatı’nı çıkarmaları için. Yani gençlerin edebi kariyerlerinde bu hadise belki de bulunmaz bir fırsat. Çoğu gözü kapalı evet, der. Sezai Karakoç ise “Ama biz Müslümanız!” diyerek bunun olamayacağını söylemiştir. Evet, tam da bu noktada “Ama biz Müslümanız!” deyince hayatımızda gururumuzu okşayan, nefsimize hoş gelen ne kadar şey varsa bizim için geçerliliğini yitirir. Başkalarının can attığı, koşa koşa gidip yapacağı o eylemler “Ama biz Müslümanız!” dediğimiz zaman anlamını kaybeder. Bizim için onlar olumsuz manalar ifade eder. Hakk’ın istediği eylem alanının eşiğinde oluruz “Ama biz Müslümanız!” dediğimiz zaman. Ne zaman “Ama biz Müslümanız!” diyerek dursak, Hakk’ın rızasının alanına girmeye başlayarak O’nun razı olduğu bir kulluk bilincine ereriz. O’nun istediği gibi davranmanın eşiğinde oluruz ve o olumlu gibi duran eyleme geçmeden fren yaparız. Bu tıpkı şuna benzer: Hadisi şerifte orucun perde olduğu söylenir. Birisi o oruçluya yakışıksız bir söz söylese veya kavga edecek olsa o kişi karşısındakine “Ben oruçluyum” desin buyurulur. Ben oruçluyum, demek… Bu, o anda “Ama ben Müslümanım!”, demekle aynı şey olur.
“Ama biz Müslümanız!” diyebilmek ve orada durmak… Hakk’ın rızasının olmadığı alana girmemek… Bu çok mühim… Bu bilinçte daim bulunmak… Bu, bizi günlük yaşantılarımızdan başlayarak duruş sahibi yapar.
“Ama biz Müslümanız!” bilinciyle Şuara Suresi’ndeki son iki ayetlerde belirtilen; her vadide şaşkın şaşkın dolaşan şairlerden de olunmayacaktır. Zaten yazının başında bahsi geçen üç isim ve arkadaşları da esasında bu ihtarı/bilinci yitirmemişlerdir. Ki, onların şiirlerini, nesirlerini biz bu perspektiften algılıyoruz. Ve dahası da var; bugün bu isimler ders kitaplarında bile İslami Duyarlılığı Dile Getiren Şairler, Hikâyeciler olarak anılır. Dolayısıyla şairlerimizin şiiri, öykücülerimizin öyküsü, romancılarımızın romanı, tiyatrocularımızın tiyatrosu yani sanatçılarımızın sanatı, edebiyatçılarımızın edebiyatı “Ama biz Müslümanız!” bilinciyle/iç ihtarıyla duruş ve kimlik kazanır. O zaman Hakk’ın razı olduğu sanat ve edebiyat ortaya çıkar. Verilen o sanat ve edebiyat eserinden Hakk da razı olur.
Son söz: Ama biz Müslümanız! Yani Hakk’ın razı olacağı eylem alanından yanayız.


