Yüzük
TEMMUZ Sayı: 22 - Mayıs 2018

-annem için yaptığım güzel ve tehlikeli şeyi sadece size anlatacağım-

Evimin hemen yakınında, amcamların oturduğu apartmanın en alt katının sol tarafı benim ikinci evim sayılırdı. Burayı, son derece eski, püskü bir yer olarak hatırlıyorum. Bana bakan, ‘amca’ dediğim, ‘teyze’ dediğim ve ‘abla’ dediğim üç kişiden oluşan aile, işte burada oturuyordu. Ben günlerimin çoğunu işte bu aileyle birlikte, bu apartmanın en alt katında geçiriyordum. Aslında ilk olarak, annemler beni kreşe yazdırmışlar. Ama ben, kreşte kalmayı tercih etmemişim, günlerce ağlamışım. Her sabah annemin kucağında, annemin bana anlattıklarını dinler, aynı şekilde her sabah annemin güzel sözcükleriyle ikna olur, yolda yine karar değiştirir ve gözlerimi yaşlarla ıslatırdım. Ben bu tavrımı sürdürünce, beni kreşten almışlar ve bu bakıcı aileyi ayarlamışlar. Kreşten daha iyi bir ortam mı vardı burada? Sanmıyorum. Ama kreşe giderken çıkardığım zorluğu çıkartmadığımı hatırlıyorum, rol gereği böyle yaptığımı da. Kreşte beni ürküten bir koku ve ortam vardı çünkü, sebebini bilmediğim, hala bir anlam veremediğim bir tepkim vardı kreşlere. Kreşe böyle nefretle yaklaşınca, ikinci bir şansı hak etmediğinizi düşünürsünüz. İşte benim minicik aklım da, böyle bir tercih, cesaret ve fedakârlık göstermesini bilmiş, kreşe gitmeyi reddederken, bu aileyle kalmayı kabullenmişti.

Oturduğumuz odanın büyük bir kısmını kaplayan, odayı oturulamayacak kadar ısıtan bir soba vardı bakıcılarımın evinde. Ondan kaçmaya çalışsam da kaçamaz, 6-7 metrekarelik odanın içerisinde, karşı karşıya duran çekyatlara yönelir, dolu olduklarını görünce, ya bakıcımın ayakucuna, ya da diğerinin bir köşesine otururdum. Oturduğum yerde dalar dalar gider, bir süre halı motiflerini inceler, daha sonra da sobanın havayı bulanıklaştırmasını hayretlerle izlerdim. “Acaba nasıl oluyordu?” bunu çok düşündüm. Orada bulunduğum süre boyunca çok defa buna kafa yordum, ama bulamadım…

Bu evde kaldığım zamanlarda irademin olmadığını hissederdim. Çünkü hiçbir şey istediğim gibi olmuyordu, canımın istediğini yapamıyordum, canımın istediğiyle konuşamıyor, arkadaşlık edemiyordum… Tamamı, benim haricimde gelişen olaylardı ve ben bunlara uyum sağlamak gibi bir görevim olduğunu düşünüyordum. Bakıcılarımla birlikte, misafirliğe gittiğimiz, misafirin bize geldiği, dışarı çıktığımız, alışverişe gittiğimiz oluyordu. Öğle vakitlerinde yatırılıyordum, vakti gelince kaldırılıyordum. Hep bir diken üstündeydim sanki… Sokağa çıktığımda dikkat etmeliydim, herkesle konuşamazdım, insanlara uzak durmak durumunda kalırdım.

Bakıcılarımdan evin babası, M. Amcamı seviyordum sevmesine de, gözünün yaşına da bakmıyordum hani, unutamam... Yaramazlığım ve hareketliliğimle öylesine üzüyordum ki onu, hatırladıkça bir tuhaf oluyorum. Saçlarımı tarıyor, tarakla eline vuruyordum, başımı okşuyor, elini ısırıyordum... Hiç unutamam onu, beni her görüşünde, cebindeki paranın 4'te birini verişini, sigara paketlerinden özenle çıkardığı folyoyu bakkala verip bana meyve suyu alışını, gözlerime bakışını, hiçbir şeyini. Ahrette şimdi... Onun evde olmadığı anlar, benim için sıkıcı ve zorluydu. Bakıcı amcamın aksine sevmediğim, sevemediğim iki kadın. Anne ve kızı. Bu anne-kızı sevemiyordum işte, ne bileyim? Zorlanıyordum çokça. Bunu iyi hatırlıyorum, içinden çıkamadığım, benliğime kavuşamadığım bir ortamdı burası, yeni yeni anlıyorum.

Hafta içi akşamları ve hafta sonları beni memnun edebiliyordu. Kendim olabildiğimi ancak o zamanlar hissedebiliyordum. Belki sadece o zamanlar gönlüme göre yaşayabildiğimi düşünüyordum. Geriye bakması kolay. Şimdiyi görmek ise daha zor. Geçmişteyken yaşadıklarımı şimdi hatırlayamıyorum. Ancak bir kısmını hatırlayabiliyorum... Niye? bilemiyorum işte. Akşamları annem beni almaya gelirdi. Annemin geldiği vakitler, küçük düğünlerimdi benim. Bekleyişlerin sonu, bereketli bir karşılık, ziller, zurnalar ve anne, ev, benliğim. Onu mutlaka öpmeliydim, alnından. Onu ödüllendirmeliydim mutlaka. Ellerini bırakmamalıydım, yolculuk çetin ve ardımda, sadece onun nefesi, elleri, duası...

Bir hafta sonu... Mevsim benim için ilkbahar, çünkü hafta sonları ilkbaharlarımdı benim, mutluluklarımdı. Ve bakıcılarımda açtım gözlerimi, nasıl olur? Bilemem. Eve geçecektim birazdan. Gittim mutfağa sinsice. Kimse görmedi gözlerimi, bir çok şeyi gören gözlerimi. Adımladım küçük mesafeyi, araladım kapıları art ardına. Lavaboya tırmandım, mekan mutfaktı. Sıralanmış bardakların arasından, güzel bir halka çağırıyordu gözlerimi. Oraya koymuş gibi buldum onu, gördüm, çok güzeldi. Tam da annemin parmaklarına layık... Aldım elime, koydum cebime. Kanatlanıp uçmazdı umarım.

Genişçe bir bahçe, kendi evimin bulunduğu bina ile bakıcılarımın bulunduğu binanın tam arasındaydı. Yemyeşil bu bahçe, öylesine ilgimi çekerdi ki... Sarmaşıklar, damarlarından ekşimsi tatlar akan bitkiler, yaklaşmaktan korktuğum diğer bitkiler, ayva, ceviz, dut ağaçları. Bu zenginliği daha sonra çok aramama rağmen hiç bulamayacaktım. Çünkü bu yeşilliği özleyebilmekten başka elimizde bir şey bırakmayacaklardı, sağ olsunlar. Bu bahçeye yöneldim, uygun adımlarla, çamura bulaşmadan, meyve döküntülerini ezmeden yürümeye gayret ettim. Biri beni durdurmazdı umarım. Kapı her zamanki gibi kilitliydi, tırmandım. Dikenli tellere takılmamalıydım, bastım ayağımı, hiçbir yerimi takmadan zıpladım üzerinden. Başarmıştım, bizim taraftaydım artık. Kimsenin görmediğinden emin olarak koştum apartmanımıza doğru, bastım zilimize. Kapı hızlıca açıldı.

Öyle düşünüyordum ki annem, bu hediyeme bayılacaktı. Çok güzel bir yüzüktü, takmaktan memnuniyet duyacaktı. Üstelik beni de daha çok sevecekti. Öpecekti, teşekkür edecekti. Girdim hemencecik içeri, geçtim oturdum bir süre, ses çıkarmadan. Annem her zamanki gibi mutfakta, yemeklerle meşgul olurken, bir süre oturduğum koltuktan hızlıca kalkarak yanına doğru koştum. “Anne” dedim, “Sana bir hediyem var.”

Şaşırdı. Çok şaşırdı. Kızdı. Bu yaptığım hiç hoşuna gitmedi. Neden olabilirdi ki? Bilmiyorum. Başımı öne eğdim, hediyemi kabul etmeyen anneme biraz olsun sinirlendim. Oysa ben onun mutlu olacağını düşünmüştüm. Yaptığım aslında çok güzel bir şeydi. Hediye vermek? Bunun neresi kötü bir şey olabilirdi ki? “Derhal bunu geri götürüp yerine bırak” deyişi mıh gibi saplandı zihnime. Yine koydum yüzüğü cebime. Döndüm gerisin geri. Dış kapıyı kapatırken aklımda şunun mücadelesini veriyordum: “Annem acaba yüzüğü mü beğenmemişti?”

Anlamını çok sonraları öğreneceğim bir şey yapmışım meğer o gün. Sahibinden habersiz hiçbir ev karıştırılamazmış, bulunan şeylere el dahi sürülemezmiş. Yaptığım bir nevi hırsızlıkmış, çalıp götürmekmiş. Bunu öğrendikten sonra, epey bir süre “acaba ben hırsız mıyım?” diye düşünmeden edemedim. Bu size anlattığımı da kimselere anlatmadım. Anneme dahi sormadım. “Hatırlıyor mu?” diye. E zaten yerine de koymuştum yüzüğü, hatta farkına bile varmamıştı bakıcım. Yüzük ne ara gitti, ne ara geldi? Ne bilsindi...

(Bu arada anlatımın sonuna doğru hatırlıyorum ama... Yüzüğü bana soran bakıcımı, “görmedim, haberim yok” diye geçiştirmiş olma ihtimalim de hiç yadsınamayacak kadar fazla, ama emin olun, yüzüğü yerli yerine koyup, bulmalarını keyifle izlemişliğim var.)

Egemen Doğan Arşivi