Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber Nedim
Bir peri- suret görünmüş bir hayal olmuş sana
Nedim
Yağmurdan sonra bile boşalmayan kaldırımlarda yürüyordu insanlar benimle birlikte. Ayaklarım gideceğim yerleri çok iyi öğrendi artık. İşten eve dönerken gözlerime pek ihtiyaç duymam. Alışkanlıkların bazen en az bir duyuyu körelttiğini hatta öldürdüğünü bir yerlerde okumuştum. Ben de gözlerimi kaybettim. Yürümeye alıştıkça, ayaklarım yolları ezberledikçe kör oldum. Kör oldukça daha çok yürüdüm. Yürüdüm, kör oldum. Kör oldum yürüdüm. Zamanla yürümeye alıştığım gibi yürürken görmemeye de alıştım. Herhangi birisinin beni merak edip aramasını isterdim. Ama yağmur damlası olmak için yola çıkmış birini kim niye arasın ki?
Yağmur yeniden yağmaya başladı. Senin gördüğün her şeyi görmek isterdim dedim. Yağmuru dinle boş ver dedi. Benim gördüklerim yağmurun sesinden daha önemli değil diye eklemek isterdi belki de ama sadece başını gökyüzüne kaldırıp ellerimi tuttu. Yağmur için bir şiir de ben yazacağım, şiirin içinde sen hem yağmur damlasına dönüşmek isteyen birisi hem de öykü yazıcısı olacaksın. Sen de bir öykü yaz, öykünün sonuna benim kısa şiirimi zeyl olarak ekle. Ya da istersen öykünün ortalarına koy sen bilirsin. Ama unutma ki yanından ağlayarak geçen kızı bulmak zorundasın, yoksa o da bir yağmur damlasına dönüşüp bir yerlerde kuruyup kalacak sonra.
Yine bir akşamüzeri işten eve dönüyordum. Ellerimde geçmişimden kalan hayal kırıklıklarının kalıntıları ile. Yürürken bütün acıları geçmişte bıraktığımı hissediyordum. Geçmişimi eze eze geleceğe yürür gibi, umuda koşar gibi ve belki de gülümseyerek bir türkü dilimde her şeyi geçmişte bırakmışlığın rahatlığı ve umarsızlığı ile yürüyordum. Yürümek mi iyi geliyordu yoksa geçmişimi sildiğim hissi mi onu düşünecek halim yoktu. Bir akşamüzeri ve ben kendimi iyi hissediyordum. Hepsi bu.
Ne tuhaf. Şu anda bir şiirin içinde öykü yazıyorum. Biliyorum, şiiri hiçbir zaman göremeyeceğim. Çünkü yazılan bütün şiirler yağmur damlaları ile birlikte akıp gidecek. Onları sadece yağmur damlasına dönüşen kız bulacak. Yıllar sonra bir zeyl olacak belki bulduğu o mısralar. Paketten çıkardığım sigarayı daha sönmemiş sigarama ekleyerek yürümeye devam ettim. Bir şeylerin olacağını yahut ben şu anda bunu düşünürken bir şeylerin olduğunu hisseder gibiydim. Hemen telefona sarıldım. Arkadaşımı aradım. Açmadı. Oysaki ne kadar çok anlatacak şeyim vardı. Yolda yürüyen mi bendim, yoksa şu an bu satırları yazmazla meşgul olan el mi, yahut bir şiir içinde ve yağmur altında öykü yazan acayip adam mı? Arkadaşıma bunların hepsini teker teker soracaktım. Açmadı. Bazı sorular cevap alınmak için sorulmaz, içinde biriken patlamaya hazır bir volkanın kapağını açar sadece. Aslında ben volkanın kapağının anahtarını arıyordum hepsi bu.
Yağmur yağacak birazdan. Belki de yanımdan bir kız geçecek, gözleri yağmur damlaları ile yarışır gibi ıslak ıslak olacak, ellerindeki iki tokayı bana göstererek benden sadece bunlar kalacak diyecek, hiç umurumda değilmiş gibi yanından geçip gideceğim kızın. Ağlayan bir insan bir başına bırakılır mı, hiç? Diyeceğim kendi kendime ama tam o sırada aklıma bir türkü gelecek ve yoluma devam edeceğim. ‘Ağlama gözlerim Mevla kerimdir.’
Yavaş yavaş yürümeyi çok severim daha doğrusu böyle olmaya alıştım zamanla. İnsan zamanla nelere alışmıyor ki? Bir yere yetişme gibi bir amacım yok. Zaten hiç de olmadı. Ne bekleyen birisi var beni bu hayatta ne de benim hayattan bir emelim… Zeki Müren yanılmış olamaz; ‘Ne emelim ne arzum…’ derken. Buradan Zeki Müren’e bir selam gönderip yürümeye devam ediyorum. Dediğim gibi acele etmemi gerektirecek hiçbir sebep yok. Beni sadece şu an şu öyküyü yazan el bekliyor. Ona gidip her şeyi anlatmalıyım. Zaten o da beni her şeyi anlatayım diye yazdı. Yani demem o ki ben onun yazdığı kadarım. Bu hayatta ya da bu öyküde bana biçilen rolü oynayıp defolup gideceğim. Kimse beni hatırlamayacak. Yıllar sonra çürümüş bir ceset bulacaklar. Kimliğini tespit edemeyecekler ve yine bir yağmur yağacak, belki yanımdan ağlayarak bir kız geçecek. Bunların hepsi olacak mı olmayacak mı, işte ne bunları sormak benim görevim ne de bu sorulara cevap aramak. Ben sadece bana biçilen rolü oynuyorum. Lütfen bu konu hakkında daha fazla soru sormayın. Kafam karışıyor. Anlatacaklarımı karıştırmadan anlatmalıyım yazıcıma. Ama şunları da eklemeden edemeyeceğim. İşin tuhafı şu an bana rol biçen yani yazan el de bir şiirin içinde öykü yazıcısı. Üstelik yağmur yağıyor. Her şey çok karmaşık bir hal almaya başladı.
Yürümeye devam ederken yılların ne kadar çabuk geçtiğini düşündüm. Az önce yaktığım sigara daha bitmemişti. Hayatımda olup bitenleri hep bir yolculukta camdan dışarıyı seyreder gibi seyrettim. En büyük sevinçleri de en büyük felaketleri de… Hayat benim için gideceğim yere varmadan geçtiğim yerler gibiydi. Sadece bir anlığına görünüp kayboluyordu hepsi bu. Şiiri çok sevdim şair olamadım. Zaten benim için de kimseler şiir yazmadı. Dünya kurulalı beri yaşıyorum ben. Herkes beni başka başka isimlerle çağırdı. Hatırlıyorum da bir romanda Füsun’un büyük aşkı Kemal’dim. Başka bir romanda dağların aslanı İnce Memed. Bana Tehlikeli Oyunlar oynayan Hikmet Benol diyen de oldu. Ama bazıları da beni isimsiz olarak çağırdı. Çok savaşlara girdim. Çok aşk acıları çektim. Bazen bir konakta çapkın bir beyzadeydim. Bazen Galata’da bir külhanbeyi. Hâsılı kalemi eline alan herkes beni kendi kafasına göre yazdı çizdi. Ama ben en çok şiiri sevdim. Yağmurun altında dolaşırken bir şiirin içinde anlatılmayı çok istedim.
Bütün insanların sıkıntısını hep bana yüklediler. Hep bana biçilen rolleri oynadım. Ki zaten herkes öyle yapmıyor mu? Yaşamak aldanmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz. Hadi lütfen kandırmayalım birbirimizi şu an bir metnin içinde baş başayız. İçimizden kırdılar bizi hep. Bizi biz olmaktan uzaklaştırmak için içimize çok büyük sıkıntılar ve açmazlar yerleştirdiler. Sıkıntıyı ortaya koyup da çözüm sunmayan yazarlar bizi yabancılaştırdılar. Ben işte burada her şeyi söylüyorum. Bütün yazılanların kahramanı olan ben diyorum ki; çözümsüz öyküler, açmazlarla dolu metinler siz okurları mahvetti. Bunun bilincinde olduğum halde elimden bir şey gelmedi lütfen beni bağışlayın. Yazıcımı daha fazla kızdırmadan esas konumuza dönmek istiyorum yüksek müsaadenizle. Lütfen beni bağışlayın. Sevemedik. Çünkü kaybetmekten korktuk. Yaşayamadık. Çünkü önümüzde bizi yönlendirecek bir şeyler hiç olmadı. Herkes beni okudu; ama kimse bilmedi. Şimdi yine bir yerlerde bir maceranın içindeyim. Şu an yazıcıma sesleniyorum ne olur beni bu maceranın ortasında yalnız bırakma varacağım yeri bilemem sudan çıkmış balıktan beter olurum. Olduğum yerde kalakalırım. Ne ölebilirim ne de yaşamak için bir şey yapabilirim. Çünkü ben sadece bir kahramanım. Ama söylediğim şeyler benimdir. Yazıcım beni bağışlasın. Gerçekleri söylemezsem bu yazılanların hiçbir anlamı olmaz. Ehl-i okur bilir. Peki, aklıma bir şey takıldı affınıza sığınarak söylemeden edemeyeceğim. Beni bir saat gibi kurup bu metnin içine yerleştiren yazıcım da yaşadığı hayatta bir kurmaca değil mi? Ne tuhaf. Gerçek sandığı hayatı kurmaca olan birisi başka bir düzlemde kurmaca oyunları oynayabiliyor. Kahkahalarla gülesim var ama yazıcımı kızdırmaktan korkuyorum. Zaten söylediğim şeyler onu epey bir hiddetlendirmiş olmalı. Evet, bu öyküm bittiğinde içinde öykü yazdığım şiir de bitmiş olacak. Belki bu öyküyü okuyanlar her şeyin çok karmaşık olduğunu iddia edecekler. Hiçbir şeyin belli olmadığını hatta bu yazılanların bir öykü bile olmadığını olsa olsa deli saçması karalamalar olduğunu da söyleyenler olacaktır. Beyefendiler hanımefendiler biz öykü yazıyoruz. Bir şey anlatma çabamız, bir şeyi belli kılma uğraşımız ya da bunun gibi diğer şerlerle uğraşmıyoruz. Kahramanım adına sizden özür diliyorum. Biraz gevezedir kendisi. Kedi Behemont’a özeniyor galiba. Hani var ya canım şu şeytanın yardımcılarından birisi, işte o. Evet evet ta kendisi simsiyah büyük bir kedi. Doğaüstü güçleri olan o kediden bahsediyorum. Aslında efendim biz karmaşanın tam da ortasındayız. Her gün yeni bir gündeme uyanmıyor muyuz? Hangimizin yapacakları kafasında çok net? Belki de bu öykü bizim gibi karmaşayı içinde bir yürek gibi taşıyanlara bir ayna olur. Aynalar da çok tuhaftır. Her şeyin tersini gösterir de bir türlü insanların içlerini gösteremez.
Kalemi elinden bırakıp yarım olan sigarasından bir nefes daha çekti. Odada bir iki tur attıktan sonra karşısında boş duran sandalyeye baktı. Garip bir şeylerin olduğunu hemen sezdi. Karşıdan bakarken bir anda sandalyede kendisini oturur gördü. Dışarıda yağmur yağıyordu. Aslında hem yağıyor hem de yağacaktı. Bulması gereken yağmurla ağlayan bir kız vardı. Ve yürüyerek geçmişini ezen biri daha. Şiirin içinde öykü, öykü bitince şiir olacaktı. Sürekli oyunlar oynanıyordu. Dünya bir tiyatro sahnesi mi? Hangi tiyatro dünyadan bir sahne kadar gerçek ki?
Karanlık çok fena bastırdı. Hiçbir şey görmüyorum. Bir şey görmeye ihtiyacım yok. Olmadığını daha önce söylemiştim. Bana aynı şeyleri tekrarlatmayın lütfen. Şimdi hatırladım nereye gideceğimi. Geçen gün kahvede otururken yan masada konuşan ihtiyarlardan birisi eğer bir gün yolunu kaybedersen suyun akış yönünü izle demişti. İhtiyarların tecrübesine güvenmekten başka çarem yok. Yağmur damlaları yere düştükten sonra hangi yöne gidiyorlarsa ben de o yöne gidecektim. Bir daha geri dönmeyi düşünmüyorum. Bu belki de bu oyunda benim sonum olacak. Belki de bir yağmur damlasına dönüşüp bir yerlerde kuruyacağım sonra. Elimdeki sigara bitmeden bir yağmur damlasına dönüşmek için acele etmeliyim. Zira benim hikâyem birazdan bitecek. Hissediyorum. Ağlayan kızı bulabilecek miyim acaba? Ağlayan bütün kızları alıp annelerinin sıcak koyunlarına sokma gibi bir görevim olsun istedim. Hatta ağlayan bütün çocukları da… Yanımdan bir araba geçti. Daha önce duyduğum bir türkü çalıyordu radyoda. “Kurusa fidanım” diye başlıyor ve bir ömür boyu devam ediyordu. Benim sonum geliyor galiba, karanlık iyice bastırdı. Ben artık bu oyunda yokum. Zaten bu yağmur da eski yağmurlara benzemiyor. Birkaç kelam daha etmek isterdim ama onu da son görevime saklıyorum.
Ağlayan bütün kızların gözyaşlarını tespih taneleri gibi yüreğimde taşıyorum. Yazdığım hiçbir şey ne ağlayan bir anneye ne de ağlayan bir çocuğa merhem oluyor. Afganlı bir yazar Kahrolsun Dostoyevski diyordu. Başlarına gelen bütün felaketlerin tek sorumlusu oymuş gibi. Şimdi de ben söylüyorum. Ağlayan anneye umut ışığı ağlayan çocuğa gülen yüz olmuyorsa kelimeler. Yazı da öykü de roman da kahrolsun. Hep birlikte haykıralım Kahrolsun Dostoyevski!!!!!!! Sigaram daha yarım. Masamda otururken çevremde kimse yok. Karşıdan bakınca masamın başında bir şeyler yazıyorum. Beklediğim haberci henüz gelmedi. Çok gecikti. Yarım kalan sigaram bitmeden yetişmesi lazım. Bu şehirde bir yerlerde bir badem ağacına bakan birisini bulmaya gitmeliyim. Geç kalırsam yağmur onu götürecek. Belki de yağmur damlasına dönüşecek sonra. Camdan dışarıya bakıyorum. Elimde hâlâ yarım sigaram. Beklediğim habercinin gecikmesi beni tedirgin ediyor. Bazı şeylere çok geç kaldığımı düşünüyorum. Yağmur da pişmanlığım kadar çok yağıyor. Bugün hiçbir şey yazasım yok. İyi gelir diye çay demledim ama hiçbir boka yaramadı. Ne yağmur biraz olsun yavaşladı ne de beklediğim haberci geldi. Elim sürekli telefona gidiyor. Sanki beklediğim haber telefondaymış gibi. Bir ara cebimde duran iki tokaya dokundum. Yüzüm hatta gözlerimin içi aydınlandı. Tokaları elime alıp oynamaya başladım. Sahibinin saçlarında ne kadar güzel durduğunu düşünerek gülümsedim.
Yağmur sokağındaki Hayal apartmanının önündeyim. Kapı ardına kadar açık. Açık kapının önünde biraz tereddüt ettim. Hayatımda ilk kez ardıma baktım sonra. Her şeyin bittiğinden artık kesinlikle emindim. “Böyleymiş kara yazımız” deyip açık kapıdan içeri daldım. Merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Evin kapısı kapalıydı ama ben gireyim diye hafif aralık bırakılmıştı. Girdim içeriye. Karşımda kapısı açık bir oda vardı. İçerde camdan dışarıyı seyreden birisi… Beni bekleyen bu adam olmalı dedim kendi kendime. İçeri girdiğimi fark etmedi. Yahut fark etmiyormuş gibi davrandı. O anda bunu ayrımsayamadım. Yüzünü bana dönmeden konuşmaya başladı.
- Geciktin.
- Yağa yağa arınarak geldim
- Ben şimdi çıkacağım. Ne zaman döneceğim belli olmaz. Sen, ben gelene kadar şu iki tokaya iyi bak, benim döneceğimi hissettiğin zaman da tokaları masaya bırak, kendi hikâyenin içine dön.
- Ben hangi hikâyenin içindeyim dedim.
Odaya girdiğimden beri ilk kez yüzüme hatta gözlerimin içine baktı. Gülümsedi. Tokalar elindeydi.
- Herkes kendi hikâyesinin içinde olduğunu sanır ama çok azı kendi hikâyesini yaşar, hepimiz bir üst elin oyuncaklarıyız sadece. Sen de öylesin ben de öyleyim. Bunu sakın unutma dedi. Ve gitti. Onu bir daha hiç görmedim.
Nedim ani bir hareketle sandalyenin arkasındaki montunu alıp çıktı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Nedim’in elindeki yarım sigara biraz daha azalmıştı. Nedim hiç ardına bakmadı. Hızla kendini sokağa attı. Yağmurun içinde gözden ıradı gitti. Nedim çıktıktan sonra ne kadar zamanın hatta ne kadar mevsimin geçtiğini kimseler bilemedi. Nedim gittiği gibi döndü. Gittiği gibi dönenin ne kadar kaldığını kimse sorgulamadı.
Giderek azalan sigarasını küllüğe bıraktı. Masanın başına geçti. Sandalyeye oturdu. Bir süre gözleri odada gezindi.
Nedim ağlayan kızı koskoca şehirde bulamadı. Nasıl bulsundu yağmur damlasına dönüşüp kuruyan kızı? Ama bulmak için elinden geleni yaptı. En azından bu noktada içi rahattı. Mutlu hissediyordu kendini. Arkasındaki kitaplığa uzanıp Nedim Divanı’nı aldı. Rastgele bir sayfayı açtı. Karşısına çıkan ilk gazeli okumaya başladı. Gazelin son beytine gelince duraladı. Sonra gözleri daldı. Bu dalış sanki yüzyıl gibi geldi ona. Sonra beyti bir daha bu sefer yüksek sesle okudu.
‘Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim
Bir peri-suret görünmüş bir hayal olmuş sana’
Nedim, divanı kapattıktan sonra bu öyküyü yazmaya başladı. Öykü yazıldıktan çok uzun zaman sonra birisi öyküye kısa bir zeyl yazdı.
‘Biri sokaklarda yürüyordu
Biri masa başında onu yazmakla meşgul
Bu şiir bitti
Tek mısra gerekmez
Yıllar önce biri demişti
Bir yarım sigara
Bir yarım şiir
Bir kırık hatıra
Ve hep eksik bir öykü
Yağmur hâlâ yağıyordu…’


