Günlerin İzi
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

13 Ekim 2016/Üsküdar

Van-Erciş’te yayınlanan Hayal Bilgisi Dergisi bir soruşturma yapıyor, bize de soru göndermiş. Cihat Albayrak; şöyle soruyor: ‘Ülkemizde kültür, sanat, edebiyat alanlarında bir diriliş için neler yapılmalıdır? Devlet, hükümet, STK’lar, kurum ve kuruluşlar neler yapmalı, neler yapmamalıdır?’ Biz de böyle cevaplamışız:

Okumanın önemini kavramış toplumlar ancak ileriye dönük ciddi planlamalar yapabilirler. İçinde bulunduğumuz toplumda ne yazık ki okumanın önemi zayıflamış görünüyor. İlk adım yeniden bir okuma seferberliğine başlamak olmalı, diye düşünüyorum. Okumanın önemini kavramış sorumlular, yöneticiler, kurumlar, kişiler bulundukları bölgelerde bu hassasiyeti tam olarak yansıtabilirlerse etkili ve başarılı olabilirler. Kendileri okumayan kişilerin okumanın önemini anlatması manidar sayılacaktır. Kültürümüzü, tarihimizi, dilimizi tanıyan bir gençlikle birlikte yürüyebilmek imkanını mutlaka yakalayabilmeliyiz. Bunu sağlamak geç olabilir ama asla güç değildir. Hemen hemen hepimiz, özellikle kültürel çalışmalar içinde olan kişiler, idarecilerimiz, kurum ve kuruluşlar hep birlikte bu çerçevede yeni bir girişimle adım atarsak toprağa atılmış bir tohum gibi pek yakında filizlendiğini ve bir süre sonra meyve verdiğini pekâla görebiliriz. İlk önce buna yürekten inanan insanlar olarak öne çıkıp ilk adımı atabilmeliyiz.

Devlet ve hükümet yetkilileri bu konuda yapılan çalışmaları yeniden gözden geçirip kültürel anlamda var olan çalışmalara olan desteğini artırırken, yeni planlamalar için desteklerini büyütmelidir. Devletin imkanları ile sivil toplum kuruluşları gibi gönüllülerimizin imkanları birleştiğinde mutlaka güzel neticeler alınacağı açıktır. Kurum ve kuruluşların yapacağı çalışmalarla okumanın önemini öne çıkarmalıyız. Yeniden okuyan bir toplum olabilirsek, düşünen bir topluma dönüşebilir ve üretim yapabilir hale gelebiliriz.

İlkokullardan başlayarak gelin, önce okumaya başlayalım. Okuyarak yarınları aydınlatabileceğimizi unutmayalım. Her kes bu konuda ben ne yapabilirim sorusuna cevap verebilirse, düştüğümüz yerden yeniden ayağa kalkabilmek için ilk adımı atmış olabiliriz.

15 Ocak 2016 /İstanbul/Abbara Kahve

İstanbul’da bir lisede edebiyat sevdalısı bir öğretmenimiz gençlerin edebiyata ilgisini artırmak, onların sanatla edebiyatla ilişkilerini geliştirmek için çeşitli yöntemler deniyor. Bunlardan birisi edebiyatçıların, şair ve yazarların okudukları ilk kitaplar ve kendilerinde bıraktığı izler. Şöyle sormuşlar; “Lise yıllarınızda okuyup da çok sevdiğiniz, unutamadığınız bir kitabı ve bu kitabı hangi sebeplerle unutamadığınızı bizimle paylaşır mısınız?” Biz de böyle cevaplamışız:

İmam-Hatip’te öğrenciydik. Okulda düzenlenen bir yarışmada gönderdiğimiz şiirler derece aldı ve bizden iki dönem önce olan Mustafa Özçelik’le bu vesile ile tanışmış olduk. Bana bir kitap hediye etti; Sezai Karakoç’un ‘Gül Muştusu’ isimli şiir kitabıydı bu! Kitap daha yeni basılmıştı, yeniydi. O yıllarda Sezai Karakoç’un eserleri cep boy dedikleri biçimde küçük küçük kitapçıklar halinde basılıyordu. Gül Muştusu’ndan başka, Allah’a İnanma ve İnsanlık, Ölümden Sonra Diriliş’i hatırlıyorum, bunları da ben almıştım yayınlanınca. İlk edindiğim kitaplardı bunlar… En yeni kitap ‘Gül Muştusu’ydu. Hemen bir çırpıda okudum fakat pek bir şey anlamadım. Anlamadığım halde peş peşe birkaç kez okudum ve kitapta beni sarsan bir şey olduğunu fark ettim. Kitabın inanılmaz bir çekiciliği, büyüsü vardı sanki. İnsan anlamadığı halde bir şeyi nasıl sevebilir ve peş peşe okuyabilirdi. İşte şiirin gücü buradaydı. Şiirin güzelliğiydi bu… Sezai Karakoç şiirinin gücü, ayrıcalığıydı. Arkadaşlarım bahçede oyun oynarken ben bir köşeye çekilip bu çok sevdiğim, etkilendiğim şiir kitabını okuyordum. Okula gidip gelirken otobüs ya da minibüste de sürekli okuyordum. Sezai Karakoç’u ilk kez bu kitapla, bu şiir kitabıyla tanımış oldum. Ardından sırayla ‘Sesler’, ‘Körfez’, ‘Şahdamar’ ve ‘Hızırla Kırk Saat’ kitaplarını okudum ve şiire giden yolda ilk tanıştığım bu kitaplar yolumu aydınlatmış oldu.’

Gül Muştusu’ deyince hemen şu dizeleri hatırlarım; ‘Bir şey olacak ama ilerde’… ‘Çeşmeleri yosun bağlamış/Bir ülkedenim ben’… ‘Biz çocuklarsa/Güllerle döğdük birbirimizi her baharda/Gül fırlattık birbirimize taş yerine/Gülle ıslattık birbirimizi/Gül sularında yıkadık saçlarımızı/Gül sularında yıkandık leğenlerde/Gül taşıdık okullara kitaplar arasında/Pencereden uzanan bir gül/Güçlendirdi bizi imtihanlarda’… ‘Gül bardaklarından yudumlamakla/Ayağa kalkar bir insan’… Ve Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine şiirinin ilk iki dizesi gelir hemen art arda. ‘Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak/Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine’. Bize de şiire gülle başlamak nasip olmuştu böylece. Şiiri seçen, şiir yolculuğuna çıkan gençlerin mutlaka Sezai Karakoç’un şiirini okumalarını, oradan başlamalarını ve çok okumalarını, tekrar tekrar okumalarını söylemek isterim. Uzun bir yolculuğa çıkarken bu güçlü şiirlerle yol almak sağlam adımlar atmaya imkan sağlayacaktır mutlaka.

27 Oocak 2016/Ankara

Keçiören Fatih İmam-Hatip Lisesi’nde öğrencilerle söyleşimiz vardı bugün... Gittiğimiz okullarda görmek istediğimiz fakat pek çoğunda bulamadığımız güzel bir topluluk karşıladı bizi okulda. Öğrencilerin edebiyata ilgili olmaları, gelecekte edebiyat mahallinde sağlıklı çalışmalar üretebilecekleri umudumuzu sağlamlaştırıyor. Okulda önceleri bir okuma grubu oluşturulmuş ve daha sonra ‘yazarlık grubu’na dönüştürülmüş. Projenin başında öykücü Zeynep Satı Yalçın hocamız var. Çocukların dikkati, ilgileri, söyleşi sonunda sordukları sorular bu konuda ne kadar gayretli olduklarını gösteriyor. İlgi alanlarına göre seçilmiş bir grup öğrenci ile bir arada olmak, onlara okuma ve yazmanın öneminden söz etmek ve yazı hayatında nasıl bir yol izleyebilecekleri konusundaki söyleşimiz güzeldi. Gittiğimiz okullarda sürekli tekrarlıyoruz, böyle bir çalışma her yerde yapılabilir. Öğrencilerin ilgi alanlarına göre oluşturulacak gruplarla hem önemli okumalar yapılabilir, bu kitaplar üzerinde tartışılabilir, kitaplar hakkında yazılar üretilerek, gençlerin yazı yazma yeteneklerinin ortaya çıkması ve gelişmesi yönünde önemli çalışmalar ortaya konabilir. Hem de şiir, öykü, deneme türlerinde çalışma üreten gençlerin çalışmalarını daha sağlıklı bir zeminde geliştirmeleri noktasında yararlı olabilecek bu tür grup çalışmalarını öne çıkarmalıyız. Tabi bunu yaparken okullarda görevli öğretmenlerimize büyük iş düşüyor. Müfredata gömülmeden, derslerde edebiyatla, sanatla ilgili olan gençleri bulup çıkararak onların sağlıklı bir şekilde kendilerini yetiştirmeleri konusunda çaba sarf etmeliler. Hepimizin elinden tutan bir öğretmenimiz olmadı mı? Bizim elimizden tutup bizi kitapla, dergilerle buluşturan, edebiyatla, sanatla ilgili çalışmalar üretilmesini sağlayan öğretmenlerimiz nasıl olduysa, bugün okullardaki gençlerimize de aynı şekilde yardımcı olacak, ellerinden tutacak öğretmenler olacaktır.

09 Mart 2017/Üsküdar

Liselerde okuyan gençlerimiz arasında edebiyata meraklı olanların, yazı ve şiir çalışmalarını gördüğümde bir sevinç yumağına dönüşüyor içim... Aynı dönemleri yaşarken karşılaştığımız durumu hatırlıyor, nasıl yol aldığımız üzerinde yeniden düşünüyorum. Yazma eyleminin sadece bir heves olmadığının anlaşılması ile başlıyor asıl yolculuk. Bundan sonra uzun soluklu olmak gerekiyor. Zor bir yolculuğa talip olmak yazma işini ciddiye alanların yapabileceği, cesaret edebileceği bir durum. Yazma işini ciddiye alan, bunu bir eylem olarak değerlendiren gençlerle de sıklıkla bir araya geliyoruz. Onlara çıktıkları bu yolculukta izleyebilecekleri yöntemler konusunda yardımcı olmaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz günlerde böyle bir grup arkadaşla bir araya gelip bu konuda sohbet ettik ve şunları söyledik:

‘Yazmak uzun yürüyüşe başlamaktır’ diyor Üstad Nuri Pakdil. Bunun bir koşu olduğunu hatta bir yarış olduğunu, insanın da bu yarışta her şeyden önce kendisiyle yarıştığını söyler. Gerçekte böyledir. Yazarak insan kendisini açığa vurur. İnsanın bir yerindeki yarayı açıp başkalarına göstermesi gibi bir şey yazmak… İnsanın içine doğru yaptığı yürüyüşün, yolculuğun bir başka adı da yazmaktır. Kimi yazarlara göre de yazmak; arınmak, temizlenmektir bir bakıma.

Yazmak; insanın bir derdi varsa, bir meselesi varsa eğer ortaya koyabileceği bir uğraş, bir dışa vurum, ya da bir eylemdir. Yazmak için her şeyden önce insanın içini kemiren, içinde yara halinde büyüyen bir meseleye sahip olması, yani düşünüyor olması gerekir. Böyle bir düşünce taşıyorsa insan, mutlaka bu düşünce ile ilgili olarak hissettiklerini, duyduklarını, çağrışımları, sesleri, içindeki kımıltıları dışarıya vurma ihtiyacı duyacak ve bunları yazıya dökecektir. Bu oldukça zor bir iştir, meşakkatlidir ama zevklidir. Yazmadan önce dediğimiz gibi insanın bir meselesi olmalıdır, dedik. Bu meselesi etrafında çeşitli okumalar yapmalıdır, bu okumalar yapılmadan yazma eylemi de başarılı olmaz. İyi yazmak için okumak, çok okumak gerekir. Bir konu etrafında çalışma yapılacaksa, o konu ile ilgili yazılmış olan kaynakların hemen hemen tamamını okuyup incelemeli,daha sonra o konu ile ilgili düşünceleri ortaya koyma düşüncesi ile yazıya başlamalı.

Gençlere özellikle yazmadan önce çok okumaları, iyi değerlendirme yaptıktan sonra yazmalarını öneriyorum. Yazmaktan çekinmesinler. İlk denemeler kötü olabilir, istedikleri gibi olmayabilir ama bu ilk başlangıç önemlidir. Yazarak yine yazdıklarınızı geliştirebilir, daha iyi bir noktaya gelmesine vesile olursunuz. Hiç değilse her gün yazacakları günlük oluşturabilirler. Bir deftere her gün yaşadıklarını, hissettiklerini, düşündüklerini, beklediklerini yazsınlar bu da iyi bir başlangıç olabilir yazı için.

Şakir Kurtulmuş Arşivi
10 Sayı: 10 - Mayıs 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler