16 Şubat. 2016.
Ankara yolculuğu için havalimanındayım. 10 yıl kadar görev yaptığım Atatürk Havalimanı dış hatlar binası şimdi iç hatlar olarak hizmet veriyor. Dış hatlar olarak da yeni yapılan üniteler kullanılıyor. Dış hat uçuşların yapıldığı bu tesis şimdi iç hat uçuşlarına bile yeterli gelmiyor. Havacılık, gelişen teknoloji ile birlikte büyük bir ivme kazandı son yıllarda. En hızlı gelişen sektörlerin başında geliyor havacılık. İşlemleri yaptırmak üzere bankolara doğru ilerlerken, eski günler bir film şeridi gibi geçti zihnimden. Aynı saatlerde uçakları sefere hazırlayışımız,giden ve gelen uçakları uğurlayıp, karşılayışımız, yolcularla ilişkiler, sorunlar, uçak arızaları, rötarlar,yaşadığımız bütün sorunlu hallere rağmen ‘gülen yüzlü olmak’ ve yolculara her zaman iyi davranmak noktasındaki titizlik.. Sorunsuz bir şekilde yolcuların işlemlerini tamamlayıp, bagaj, kargo yükleme işlemlerinin tamamlanması ile birlikte uçağın kapı kapatıp salimen pist başına gidip havalanması, çektiğiniz sıkıntıları, karşılaştığınız sorunları unutturuyor size. Bir de uçağın sorunsuz bir şekilde varış noktasına ulaştığı haberini aldığınızda artık rahatça dinlenmeye çekilebilir ve bir sonraki çalışma günü için kendinizi hazırlayabilirsiniz mutlu bir şekilde. İç salondaki güvenlik kontrollerinden sonra bizi uçağa götürecek otobüse bindiğimizde park yerleri ile ilgili anılar canlandı birden. Kimi zaman size bildirilen park yeri aniden zorunlu olarak değişir ve siz bunu öğreninceye kadar kalırsınız eski park yerinde.Uçak yeni park yerine ulaşmadan sizin oraya geçip hazırlıkları koordine edip tedbirlerinizi almalısınız. En çok sıkıntıyı uçağın park yerinde yapılan değişikliklerde yaşadığımızı hatırlıyorum. Yolcuların hazırlıklar tamamlanıncaya kadar uçağın içinde bekletilme zorunluluğu gerçekten çok sıkıcı bir durum. Şimdilerde çok yoğun saatlerde yaşanıyor bu durum. Uçak açığa parkettiğinde kapıya yanaşacak merdiven ya da yolcuları taşıyacak otobüsler geç geldiğinde yaşanıyor bu durum.
Uzun bir yolculuktan sonra (uçağımızın park yeri epey uzaktaymış) nihayet uçağa giriyoruz. Merdivenlere geçerken uçağın burnunda isminin ‘Ayasofya’ olduğunu görünce heyecanlandım, değişik duygular doldurdu içimi aniden. Geldiğimiz noktayı daha net olarak yeniden görmemizi sağladı. Yıllar öncesinde üniversiteli gençlik , mitinglerde ‘zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın’ şeklinde sloganlarla yürüyordu. Bu sloganlardan bu yana Ayasofya isminin uçağa isim olarak konması dışında, yapılan başka bir şey var mı acaba diye düşünüyorum.
Uçak kapı kapadıktan sonra pist başına kalkış noktasına varmak için taxi yolunda ilerliyor ve nihayet 29 dakika gecikmeli olarak havalanıyoruz. Uçak tekerlekleri yerden kaldırdığı andan itibaren aşağılara bakıyorum, Küçükçekmece, Sefaköy, Yenibosna, Haliç giderek küçülüyor altımızda. Kat kat beyaz bulutların arasından süzülerek uçan büyük bir kuş, sanki uçağımız. Kuşları seviyorum. Martılarla birlikte denizde yolculuk yapmak… onları simitle beslemek… Ankara’da bulabilecek miyim kuşları.. Martılarımı.. Orada eksik bir şey var sanki. Bütün kuşlar İstanbul semalarında mı uçuyor. Bütün martılar İstanbul Boğazı’nda ya da denizlerde mi yaşıyor.
21 Ekim. 2016.
Van uçağındayım. Sevgili Cihat Albayrak’ın nazik davetini geri çeviremezdim . Çok özel bir mazeretim nedeniyle gidebilecek durumda değildim fakat program çok daha önceleri kararlaştırıldığı için iptal etmeyi düşünmedim. Erciş’li Şair ve Yazarlar Derneği’nin düzenlediği ‘şiir yarışması ödül töreni’ne katılmak için gidiyoruz Van’a. Daha önce hiç gitme fırsatı doğmamıştı, ilk kez gidiyor oluşum nedeniyle heyecanlıyım. Yeni yerler, yeni şehirler görmek, yeni insanlar, yeni arkadaşlar, yeni dostlar tanımak her vakit heyecanlandırmıştır beni. Çok eskiden beri içimizde yer eden ayrı bir manevi havası var bu yörenin. Üstad Necip Fazıl’la birlikte başladı Arvasi’lerle yakınlığımız. Onun sayesinde tanıdık Seyid Ahmet Arvasi’yi. Üstadın şeyhi aslen Van’lıdır. İstanbul’da kendisiyle tanışması ile başlayan manevi iklimi mutlaka okumuşuzdur Üstadın yazdıklarından. İlk kez kendisini Taksim meydanına yakın bir camide dinlemeye gittiğini ve anlattıklarından çok etkilendiğini, ondan sonra hemen her Cuma onu dinlemeye gayret ettiğini anlatır Üstad.
Van’ın bizim dünyamızda ayrı bir yer tutmasını sağlayan Üstad’dan sonra rahmetli Cahit Zarifoğlu’dur. Bu ayrıcalıklı yerin anlamlı ve değerli oluşunu bir kez de Zarifoğlu’nun yaşamında görürüz. Üstad Necip Fazıl Van’a bizzat giderek şeyhinin yeğenini Cahit Bey için ister. Arvasilerden Berat hanımla görücü usulle evlenir ve örnek teşkil edecek güzel bir yuva kurarlar. Örnek bir eş, örnek bir baba olarak ailenin temelidir Cahit Bey. Bu evlilikten 4 güzel çocuk dünyaya gelir. Betül, Ayşe, Arife ve Ahmet. Bu çocukların yetişmesinde aile olarak hem Zarifoğlu’nun hem Berat hanımın çok emekleri vardır. Arvasilerin içinden gelen Berat hanım bir edep timsali olarak evde çocukların terbiyesi ile yakından ilgilenir. Cahit Bey ise çocukların eğitimleri noktasında çok çaba sarf eder. Onların dünyasına yakın olmak için kendisi masallar yazar. Bu işi çok önemsemiştir. Önceleri sık sık çocuklara masallar anlatırken, zamanla anlatacak masal bulmada zorlanır ve hemen zihninde kurguladığı masalları anlatmaya başlar. Masalın sonunun nasıl biteceğini bilmeden anlatır, sonucu görünce kendisi de şaşırır. Hatta bazen çocuklara sorar,masal kahramanının nasıl davranacağını,onların yönlendirmesi de etkili olur kahramanların davranışlarını belirlemede ve masalın devamını birlikte kurgularlar. Doğal olarak sürmekte olan bu anlatımdan pekala güncel masallar çıkabileceği sonucuna varır ve yazmaya başlar. Kendisi çocuklar için masal yazdığı gibi etrafındaki arkadaşlarını da şair ve yazar dostlarını da masal yazmaya teşvik eder, sık sık bu işin önemini anlatmaya çalışır. Zarifoğlu’nun bu çabası oldukça önemlidir. Bir şair olarak değişik türlerde ürün vermesi gibi kolay ifade edilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü yapmaya çalıştığı iş oldukça zor bir iştir ve kendisinin başardığı bu işi arkadaşları, dostları başaramayacaktır. İnsan şiir yazıyorsa, asıl işi şiir yazmak olduğu halde, pekala öykü de yazabilir, roman da yazabilir, günlükler de yazabilir. Bu alanlarda tür olarak birbirine yakın bile olsa, anlatım farklılığı ile birbirinden ayrı eserler ortaya konabilir. Ancak bir şairin, durup da masallar yazması ve etrafındaki pek çok kişiden de aynı şeyi istemesi böyle değişik türde ürün vermek gibi kolay anlaşılıp, yorumlanabilecek bir şey değildir. Yani yazarın, ya da şairin eserlerine bir de masal ilave edeyim diyerek oturup kolayca yazılabilen bir şey değildir bunlar. Doğrudan doğruya hedef aldığı çocukların eğitimi ile ilgili tasarlanan özgün çalışmadır bu masallar. Özellikle çocukların eğitimi noktasında eksiklerimiz olduğunu bilerek, onlara yönelik çok fazla eser bulunmayışını kendisine dert edinerek, üretmeye çalışmış ve masal türünü önemsemiş, geride özgün eserler bırakmıştır.
Cahit Beyin çocuklarına bu masallarla ilgili anlattıklarına baktığımızda, gerçekten bu çabanın ne anlama geldiğini, neden bu kadar önemsediğini daha iyi anlayabiliyoruz. Çocukların en büyüğü olan Betül, babasının anlattıklarını anlayabilen yaştadır ve her gün babasından masal anlatmasını istemektedir. Baba Zarifoğlu bildiği tüm masalları anlatıp tekrarlanmaya başladığını gördüğünde, bu konuda yeterli ürünlere sahip olmadığımız gerçeği ile yüzyüze kalır. Bilinen masalların yerini artık Cahit Zarifoğlu’nun yeni kurguladığı, kendine ait masallar almaya başlar. Anlattıkları tamamen kurgusal olduğu için, masalların yazımı da Zarifoğlu için çok kolay bir iştir. Çocukların fikrini de alarak geliştirdiği kurgusal hikayeleri hem anlatır hem yazar. Cahit Zarifoğlu şiir yazarken, düz yazı yazarken sergilediği kolay ve seri yazma başarısını masal yazımında da göstermiş ve zor olmasına rağmen oldukça başarılı ürünler ortaya koymuştur.
Bugün yetişmekte olan çocukların masalların dünyasından çok uzaklarda olduğunu gördükçe rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun neden masallarla bu kadar ilgilendiğini,neden masal yazmaya çalıştığını ve başkalarını da bu konuda hassas olmaya, masal yazmaya çağırdığını daha iyi anlıyorum.
Yeniden masalların dünyasına yakın olsak…
Bizim de çocuklarımıza anlatacağımız masallarımız olsa…

