22 Ekim 2016 / VAN.
Cumartesi. 06.00 / Erciş’te ilk gecemiz. Uykusuzuz ama yorgun değiliz. Akşam bizi havalimanından Erciş’e getirecek olan otobüs şoförüne Cihat’ın söylediği gibi, öğretmen evinin oradan geçiyor musunuz diye sorduğumuzda, hayır geçmiyorum , üst yoldan gidiyoruz cevabını aldık. Cihat’la yeniden yaptığımız görüşmede o zaman Toki Market durağında inin, biz sizi ordan alırız abi, dedi. Bu konuşma çerçevesinde Toki Market durağına geldiğimizde inmeyi beklerken, şoförün, öğretmen evinde kim inecekti şeklindeki uyarısı üzerine , biz inecektik fakat siz oradan geçmiyoruz deyince arkadaşlarımızla konuştuk, bizi Toki Market durağı’nda bekleyecekler, onlarla bir konuşalım önce dedik. Cihat’a öğretmen evi durağında olduğumuzu , burada inebileceğimizi söylediğimizde, tamam abi, inin biz oraya gelir alırız sizi deyince hemen indik otobüsten. İndiğimiz yer öğretmen evine 2,5 km. mesafede bir kavşak noktası imiş. Saat 20.30 sıraları ve hava müthiş soğuk, üşüyoruz, ceketimizle boynumuzu kapatarak soğuktan korunmaya çalışıyoruz. Ortada bir döner kavşak var, kavşak kenarında büyük ışıklı levhalar var Kürtçe yazıyor. Gece olduğu için biz göremedik, ertesi gün gündüz oradan geçerken arka yüzünde de Türkçe de yazılı olduğunu gördük. Yolun hemen altı Van Gölü.. Suya yansıyan ışıklar, titreşimlere rağmen gölün güzelliğini ortaya çıkarıyor. Göle yansıyan ışıkların sudaki parıltısı müthiş.. Bir ara aşağıya göl kıyısına inelim diye düşünüyoruz fakat, soğuk içimize işliyor, aşağıda daha çok üşürüz diye inmekten vazgeçiyoruz. 5 dakika kadar sonra Cihat, eşiyle birlikte gelip bizi alıyor ve öğretmen evine gidiyoruz.
Çay salonuna geçince ısınmaya çalışıyoruz. Dışarıdan gelen misafirlerle tanışıyoruz, biraz sohbet ettikten sonra odalarımıza geçiyoruz. Odada 3 kişi kalacağımızı öğrendiğimizde önce şaşkınlık içinde, nasıl olur diye düşünürken, kısmen tedirginlik duysak da çok fazla üzerinde durmadık. Çünkü yeni atamalar nedeniyle gelen öğretmenler tarafından öğretmen evi tamamen dolu. Ayrıca lokantada görevli arkadaşın önceden tek başına bir odada kaldığı halde, şimdi doluluk nedeniyle yer olmadığı için salondaki koltuklarda yattığını öğrendiğimizde daha iyi anlamıştık neden 3 kişinin aynı odada kaldığını.
Sabaha kadar uyuyamadım. Yatağın içinde döndüm durdum. Rüyalar aradım, gelmedi. Yaşadığımız sorunlar birbiri ardına göç ettiler zihnime yeniden. Yalnız olsaydım, şimdi kalkıp biraz okuyabilirdim, diye düşündüm. Belki okurken yol yorgunluğunun da etkisiyle daha çabuk uyuyabilirdim, ama oda sakinlerini rahatsız etmemek için yapamadım. Yalnız olsaydım ve uyuyamasaydım, belki de pencereden görüldüğü kadarıyla Van Gölü’nü seyrederek dinlenmeye çalışırdım. İster göl olsun ister nehir, isterse deniz, suyun her zaman müthiş bir sakinliği, huzur veren bir yanı olduğunu düşünmüşümdür. İç serinliğimizin, iç huzurumuzun kaynağı biraz da su değil midir?.. Müthiş bir rahatlık verir, su kıyısında olup,sessizliği yaşamak..
Sabahın yaklaşmakta olduğunu hissettiğimde yataktan çıkıp sessizce kapıya yöneldim ve dışarıya çıktım. Aynı kattaki mescide geçip abdest alıp sabah namazını kıldım ve hava aydınlanana kadar orada kaldım. Odaya döndüğümde oda arkadaşlarımız hala uyuyordu, içerisi aydınlık olduğu için yatağın içine girip okumayı tercih ettim. Güneş karşı kıyıdan yavaş yavaş yükselmeye başlarken hazırlanıp çay salonuna geçtim. Salonun balkon kısmına geçerek gündüz gözüyle Van Gölü’nü seyre dalıp oturdum sonra da günlüklerimi yazmaya başladım.
22 Ekim Cumartesi / ERCİŞ.
Erciş’te programın yapılacağı alana getiren araç bizi Sezai Karakoç Ortaokulu bahçesine bıraktığında bir an gözlerimi okulun tabelasından ayıramadım. Yaşayan en büyük şairimiz, düşünürümüz Üstad Sezai Karakoç’un isminin ülkenin bir ucundaki ilçede bir okulumuza verilmiş olması duygulandırdı beni. Sanırım bir de Diyarbakır Ergani’de bir liseye verildi adı. Yine Ergani’de adına açılan bir müze olduğunu fakat müzenin adeta bir kafe gibi kullanıldığını, gençlerin gelip oturdukları, çay içtikleri bir salon olarak kaldığını öğrenmiş olmak da o kadar üzdü bizi. Neyse ki buradaki ortaokulda yapılanları gördükten sonra içimiz biraz ferahladı.. Okulda görevli olan can kardeşimiz Cihat Albayrak ve ortak kaygıları olan birkaç arkadaş burada güzel işler başarmışlar. Dış kapıdan içeriye girer girmez sizi iki güzel çalışma karşılıyor. Hemen sağ tarafta Sezai Karakoç’un büyük bir resmi ve altında onun kim olduğunu anlatan bir yazı, sol tarafta ise bir dolap ve içinde Sezai Karakoç’un tüm eserleri bir arada sergilenmiş. Ne güzel. Okulda eğitim görecek olan çocuklar buraya geldiklerinde Sezai Karakoç’un kim olduğunu ve eserlerinin hangileri olduğunu ilk planda görsel olarak öğrenecekler. Sadece bu iki güzel çalışma ile yetinmemiş okuldaki bu güzel insanlar. Koridorlara ve bazı sınıflara Üstad Sezai Karakoç’un şiirlerinden örnekler yazıp asmışlar, çocukların rahat ulaşabilecekleri ve onu daha kolay tanıyabilecekleri küçük küçük çalışmalar sergilemişler.
Kimi arkadaşlarımız yapılan bu çalışmaların çok güzel olduğunu belirtirken Diyarbakırlı bir arkadaşımız, Ergani’de de böyle bir tanıtım yapıldığını, bir okula üstadın isminin verildiğini, bir serginin de açıldığını fakat Sezai Karakoç’un bu törene katılmadığını, oysa herkesin kendisini orada görmeyi arzu ettiklerini söyledi. O törene katılmak bu kadar önemli mi diye düşündüm bir an. Üstad yarım yüzyıldan fazla bir zaman boyunca idealize ettiği ve emek verdiği Diriliş düşüncesi ile yetişecek olan Diriliş neslinin beslenmesine kaynak oluşturan pek çok eser ortaya koymuş, kendi ifadesi ile ‘söyleyeceğini söylemiştir’. Artık bundan sonrasında yapılacak olan şey, bizlerin bu eserleri daha çok okumak, daha çok kişiye ulaştırıp okumasını sağlamak, kısacası gençliği Diriliş düşüncesi ile buluşturmak olmalıdır. Diriliş neslinin yetişmesi için çabalamak gibi sorumluluk vardır omuzlarımızda. Diriliş düşüncesine gönülden bağlı olanlar, Diriliş edebiyatının ürünlerini beslenme kaynakları olarak görenler omuzlarındaki sorumluluğu bilinçle taşımaya devam edeceklerdir. Bu konuda her gün daha çok çalışarak, esas yapılması gerekenin Üstadın eserlerinin daha çok okunup daha iyi anlaşılması için gayretleri artırmak olduğunun bilincine varmaktır. Esas önemli olan da bu değil midir? Yoksa şekil olarak Sezai Karakoç’un isminin her hangi bir okulda bulunması ya da onun için bir müze açılmış olması yahut büyük ödüllerle taltif edilmesi o kadar önemli değildir. Geçtiğimiz yıldı sanırım, sosyal medyada Üstadın isminin bir üniversiteye verilmesi yönünde bir talep ortaya konmuş, hatta Dicle Üniversitesi’nin adının değiştirilerek Sezai Karakoç Üniversitesi olması talebi zikredilmişti. Evet bu konuda geç bile kalınmıştır. En kısa zamanda Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nin adı Sezai Karakoç Üniversitesi olarak değiştirilmeli ya da ismi yeni kurulan bir üniversiteye verilmelidir. Peki bu adım yeterli mi, elbette değildir. Yeterli olmamalıdır. Üstadın isminin verileceği bu üniversitede akademik araştırmaların önü açılmalıdır. Çeşitli bölümler açılarak, onun eserlerinin araştırıldığı, görüşleri, düşüncelerinin akademik çalışma yapacak olan genç araştırmacı arkadaşların hazırlayacağı tezlerle incelenmelidir. Çeşitli üniversitelerde zaman zaman Üstadın eserleri ya da düşünceleri üzerine kimi tezlerin hazırlandığını görmek gönendiriyor bizi. Sezai Karakoç ve Diriliş düşüncesi üzerine hazırlanan ilk tez sanırım rahmetli Nedim Çeker’in Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde hazırladığı tezdi. Bütün bu çalışmalara yurt dışında düzenlenen kimi etkinlikleri de dahil ederek söylersek, bunların sayısal olarak çok önemi yok. Önemli olan bu çalışmaların Sezai Karakoç’u okumak ve anlamaya çalışmak noktasında ne kadar imkân sağladığı, ne kadar katkı sağladığıdır. Yapılan tüm bu etkinliklerin bu açıdan değerlendirildiğinde daha bir anlamlı olduğu açıktır.

