Motivasyonun Kaynağı - Ahiret Bilinci, İnsanlık Vicdanı ve Anlam Arayışı Üzerine
HAKSÖZ Sayı: 422/423 - Mayıs/Haziran 2026

İnsan davranışını belirleyen şeyin ne olduğu sorusu, ilk bakışta basit gibi görünse de aslında son derece katmanlı bir yapıya sahiptir; zira insan yalnızca biyolojik ihtiyaçları olan ya da anlık çıkarlarını hesaplayan bir varlık değil, aynı zamanda anlam arayan, değer üreten ve kendisini daha büyük bir hakikatle ilişkilendirmek isteyen bilinçli bir özne olarak var olur. Bu nedenle motivasyon meselesini yalnızca haz, ödül ya da çıkar gibi kavramlarla açıklamak, insanı kendi derinliğinden yoksun bırakmak anlamına gelir; çünkü insan, zaman zaman kendi maddi zararına olacak kararları bile sırf doğru olduğuna inandığı için alabilmekte ve bu durum, onda salt fayda hesaplarının çok ötesine geçen bir içsel tutarlılık ihtiyacının bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Asıl soru şudur: İnsanı yüzeysel bir doğruluk duygusunun çok ötesine taşıyan, bedel ödemeyi göze alan, ısrarcı ve kırılmayan bir eylem kapasitesine kavuşturan şey nedir? Bu sorunun yanıtı, psikolojinin, dinî düşüncenin ve ahlak felsefesinin kesişim noktasında şekillenir. Motivasyon yalnızca bir hareket noktası değil, aynı zamanda bir direnç ve sürdürme kaynağıdır; bu kaynağın nereden beslendiği ise her şeyden önce insanın kendisini hangi anlam ufkuna yerleştirdiğiyle belirlenir. Psikoloji literatüründe de bu ayrım iyi bilinmektedir: Yakın amaçlar, yani gündelik somut hedefler, ancak arkalarındaki daha derin uzak amaçlara dayandıklarında sürdürülebilir bir motivasyon üretebilirler. Uzak amaç, yani insanlık için hizmet, Allah'ın rızasını kazanma, anlamlı bir iz bırakma zayıfladığında yakın hedefler havada asılı kalır ve motivasyon yavaş yavaş çöker.

Fıtrat: İçeriden Gelen Ses

Motivasyona yalnızca dışarıdan bakmak yetmiyor. İslam düşüncesi bunu çok önceden fark etmiş ve insanın içindeki bir şeyi işaret etmiştir: fıtrat. Yani yaratılışa yerleştirilmiş, sonradan kazanılmamış bir yönelme. Kur'an bu konuda doğrudan konuşur:

"Sen yüzünü hanif olarak dine çevir; Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun." (er-Rûm, 30/30)

Fıtrat soyut bir kavram değil. Şunu söylüyor: İyiyi hissetme, adaleti sezme, acıya karşı koyma kapasitesi insana sonradan öğretilmez, içine konulmuştur. İnsan bazen bir emri yerine getirdiği için değil, özüne uygun davrandığı için huzur bulur. Bu ikisi çok farklı şeyler.

İlginç olan şu: Modern psikoloji de benzer bir şeyin izini sürüyor. Richard Schwartz'ın1 geliştirdiği ‘İç Aile Sistemleri’ modelinde insanın merkezinde, yaralı ve tepkisel parçaların arkasında, daha sakin ve bütünleşik bir öz yapı bulunduğu öne sürülüyor. Schwartz buna self diyor. Bu öz yapının temel nitelikleri arasında sükûnet, merhamet, cesaret ve bağlılık sayılıyor. Bunların İslam ahlakındaki olgun insan tasvirlerine ne kadar yakın durduğunu fark etmemek mümkün değil.

Demek ki mazluma yardım etmek salt öğrenilmiş bir davranış değildir; insanın kendine sadık kalma biçimi de olabilir. Zulme öfke duymak ideolojik bir tutumdan önce fıtri bir tepkidir. Dinî kimliği olmayan insanların Filistin'deki acılara neden bu kadar şiddetli tepki verdiği bu çerçeveden biraz daha anlaşılır oluyor: Orada öğrenilmiş bir refleks değil, henüz bastırılamamış bir hak duygusu konuşuyor.

Ama fıtrat kendini korumaz. Alışkanlık, konfor, korku, çıkar; bunlar bu sesi bastırabiliyor. Kur'an'ın kalbin paslanmasından söz etmesi bu yüzden önemli. İnsan, özünden uzaklaştıkça motivasyonu da bozuluyor; artık doğru olana değil, rahat olana doğru hareket ediyor.

Yanlış Soru: Dünya mı Ahiret mi?

İslam'ın motivasyon konusundaki en çarpıcı tutumlarından biri, dünya-ahiret karşıtlığını baştan reddetmesidir. Bu karşıtlık birçok dinî söylemde çok güçlü görünür: Dünya geçici ve aldatıcı; ahiret gerçek ve kalıcıdır. O zaman neden dünyadaki işlere bu kadar ağırlık verilsin? Kasas suresindeki ayet bu soruya şaşırtıcı derecede pratik bir cevap verir:

"Allah'ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma." (el-Kasas, 28/77)

İki şeyin aynı anda yapılması gerektiği söyleniyor: ahireti aramak ile dünyadan nasibini almak. Bu bir çelişki değil, bir bütünlük çağrısı. Mesele iki değer arasında seçim yapmak değil; hangisinin merkezde duracağına karar vermek.

Dünya merkeze geçtiğinde ne olur? Ahlak yavaş yavaş pazarlık konusu olmaya başlar. Çıkar, ilkenin önüne geçer. İnsan hâlâ inanıyordur, hâlâ ibadet ediyordur; ama kararlarını artık ahiret değil konfor belirliyordur. Sapma çoğu zaman bu sessiz kaymada başlar, büyük bir kırılmayla değil.

Ahiret de yanlış anlaşılabilir. "Dünya zaten geçici" denilip sorumluluk askıya alınabilir. Bu da motivasyonu çökertir ama farklı bir yönden. Kur'an'ın önerdiği denge bu iki savrulmayı da reddeder. Dünya araçtır, ahiret amaçtır. Araç ile amaç yer değiştirince insan enerjisini harcar ama yanlış yöne doğru.

Ahiret Bilinci Neden Farklı Bir Motivasyon Kaynağıdır?

Müslümanın motivasyonu söz konusu olduğunda ahiret inancı merkezde durur. Ama hangi ahiret? Bu soruyu sormak şart. Çünkü ahiret iki türlü anlaşılabilir: biri ödül-ceza dengesi olarak ve diğeri hesap perspektifi olarak. İkincisi çok daha dönüştürücüdür.

Zilzâl suresi bu anlayışı çok sert bir biçimde ortaya koyar:

"Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür; kim zerre kadar şer yapmışsa onu görür." (ez-Zilzâl, 99/7-8)

Bu ayet ne cenneti vaat ediyor ne de cehennemle korkutuyor. Sadece şunu söylüyor: Her şey görünecek. Bu bilinç insanı pasifleştirmez; aksine, “Ne yapabilirim ki?” sorusunu anlamsız kılar. Hesap verilecekse ve kaçış yoksa o zaman elden gelenin yapılmış olması gerekiyor.

İhlâs: Dış Gözden Bağımsızlık

İslam ahlak geleneğindeki en güçlü kavramlardan biridir ihlâs. Salt samimiyet ya da niyet temizliği gibi anlaşılır çoğu zaman. Ama motivasyon açısından işlevine bakıldığında çok daha teknik bir şey olduğu görülür: eylemi dış onaydan bağımsızlaştırma mekanizması.

"Onlar ancak dini Allah'a has kılarak O'na ibadet etmekle emrolundular." (el-Beyyine, 98/5)

Alkış kesildiğinde, kimse görmediğinde, hatta sonuç alınamadığında, ihlâs sahibi insan yine de devam eder. Çünkü eylemi başlatan şey dışarıdan gelmiyor. Bu, psikolojik dayanıklılığın çok özgül bir biçimidir. İnsanların büyük çoğunluğu dış geri bildirim kesilince motivasyonunu kaybeder. İhlâs bunu kesiyor.

Tevekkül: Sona Sakin Bakmak

Tevekkül çok yanlış anlaşılan bir kavramdır. Zaman zaman hareketsizliğin meşrulaştırıcısına dönüşür. Oysa Kur'an bunun tam tersini söyler:

"İnsan için ancak kendi çalıştığının karşılığı vardır." (en-Necm, 53/39)

Tevekkül eylemin alternatifi değil, eylemin ardından gelen dinginliktir. Önce yap, sonra sonucu bırak. Bu denge kurulduğunda insan hem eylemde aktif hem de sonucun belirsizliğine karşı içsel olarak sağlamdır. İkisi birlikte var olabilir; ama sıra karışmamalı.

İnanç Alışkanlığa Dönüştüğünde

Tarihsel olarak baktığımızda bu motivasyon yapısının zayıfladığı dönemler çoktur. İnanç, hayatın bütününü dönüştüren bir kuvvet olmaktan çıkıp belirli ritüellere sıkışabiliyor. Namaz, oruç, hac gibi ritüeller, bir noktada ahlaki sorumluluğun taşıyıcısı olmaktan çıkıp kimlik göstergesine dönüşüyor. İnsan ritüeli yaşıyor olsa da anlamı yaşamıyor olabiliyor.

Kur'an bunu görüyor:

"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarının özünden gâfildirler." (el-Mâûn, 107/4-5)

Sorun namaz kılmak değil. Sorun namazı ayakta tutmamak. Namazın kötülüklerden ve fahşadan alıkoymadığı söz konusu bu durumda. Ve bu durum motivasyonu içten içe eritiyor; dışarıdan fark edilmiyor ama karar anlarında kendini gösteriyor. Bugün Müslüman toplumlarda gözlemlenen yaygın kayıtsızlık; mazluma acıyıp anında kendi gündemine dönmek, “Ne yapabilirim ki?” deyip oturmak bu sürecin yansımasıdır. Anlam kaybı, inanç kaybından önce gelir.

Din Olmadan da Harekete Geçilebilir mi?

Bu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor. Cevap net: Evet.

Viktor Frankl,2 Auschwitz'ten sağ çıkan bir psikiyatristtir. Orada gördüğü şey şudur: Hayatta kalan insanlar fiziksel olarak en güçlü olanlar değildir. Yaşamak için bir nedeni olanlardır. İnsanı ayakta tutan şey ne yemek ne de ısıdır; anlamdır. Anlam kaybedildiğinde en temel hayatta kalma güdüsü bile çözülüyor. Ama anlam bulunduğunda, çok küçük ve çok soyut olsa bile, insan inanılmaz koşullara katlanabiliyor. Anlam dinî bir içerik taşımak zorunda değildir; bir çocuğun bekleyişi, tamamlanmamış bir eser, başkasına karşı duyulan sorumluluk da aynı işi yapabilir.

Seküler motivasyonun kaynakları farklıdır: empati, adalet duygusu, tarihsel sorumluluk bilinci, "Tek bir hayat var ve bunu boşa harcamamalıyım." hissi. Bunlar gerçektir ve güçlüdür. Küçümsenmemeli diye düşünüyorum.

Ama bir kırılganlığı var. Empati tükenebilir. Görüntüler tekrarlandıkça, rakamlar soyutlaştıkça, mesafe arttıkça empati erir. Sosyal psikolojide buna acı yorgunluğu3 deniyor. Seküler motivasyonun büyük bölümü duygudan beslendiği için bu erozyona açıktır. Bir ilkeye, bir emre, hesap verilecek bir otoriteye dayanan motivasyon ise bu tür bir erozyon yaşamaz; duygu kesilse de bağlılık kesilmez.

Bedeli Göze Alanlar

Bütün bu tartışmayı teoride bırakmamak için birkaç isme bakmak gerekiyor. Filistin meselesi etrafında, yıllar içinde, kendi ülkelerinde rahat bir hayat sürebilecekken yüzlerce kilometre uzakta bedenini ortaya koyan insanlar var. Müslüman olmayan insanlar. Motivasyonlarını anlamak, motivasyon tartışmasının en öğretici kısmıdır.

Rachel Corrie (1979-2003) ABD’li aktivist, ISM gönüllüsü

Washington eyaletinden 23 yaşında bir öğrenci. Üniversitedeyken Filistin meselesini öğrendi, 2003'te Gazze'nin Refah bölgesine gitti. Amacı evlerin yıkımını önlemekti. 16 Mart 2003'te turuncu yeleğiyle buldozerin önünde durdu. Araç durmadı. Ailesine yazdığı son mektuplarda şunları söylemişti: "Burada insanların yaşayabilme kapasitesinin sistematik olarak imha edildiğini görüyorum. Bu inanılmaz derecede korkunç." Rachel ne bir örgütün temsilcisiydi ne de bir ideolojinin militanı. Sadece gördüğü şeye dayanamıyordu. Bu kadar.

Tom Hurndall (1981-2004) İngiliz aktivist ve fotoğraf öğrencisi, ISM gönüllüsü

Londralı bir hukuk ailesinin oğlu. Manchester'da fotoğrafçılık okurken Irak Savaşı'na karşı düzenlenen gösterilerde gönüllü insan kalkanı oldu, ardından Gazze'ye geçti. 11 Nisan 2003'te Refah'ta, keskin nişancıların ateş açtığı bir sokakta kalan çocukları taşımaya çalışırken kafasından vuruldu. Turuncu yeleği vardı, açıkça görünür durumdaydı. Dokuz ay komada kaldıktan sonra 22 yaşında öldü. Ailesi, ordunun örtbas girişimine rağmen yıllarca hukuki mücadele verdi ve sorumlu asker mahkûm edildi. Tom'un annesi ve kardeşi bugün hâlâ aktif Filistin dayanışması içindedir.

Vittorio Arrigoni (1975-2011) İtalyan yazar, gazeteci ve aktivist, ISM gönüllüsü Büyükbabaları İtalyan faşizmine karşı savaşmış bir aileden geliyordu. Bunu hep önemli buldu. Dünyayı dolaştı, gönüllü çalışmalar yaptı; 2002'de Kudüs'ü ziyaret etti ve geri dönemedi; yani döndü ama kafası orada kaldı. 2008'de Free Gaza Hareketinin ilk filosuyla Gazze'ye ulaştı; ablukayı delen ilk teknelerden birinin yolcusuydu. Sonra oraya yerleşti. Balıkçıları İsrail deniz kuvvetlerine karşı korudu, hastanelerde çalıştı, yazdı. Mottosu "Restez humains!" idi. Yani “İnsanlığınızı koruyun!” Hamas ona fahri Filistin vatandaşlığı verdi. 2011'de fanatik bir grup tarafından kaçırılarak öldürüldü. Cenazesinde bir Gazzelinin söylediği şey unutulmaz: "Kendisi İsrail ateşiyle öleceğini düşünüyordu. Filistin eliyle öleceğini hiç aklına getirmemişti."

Mairead Corrigan Maguire (1944- …) İrlandalı barış aktivisti, 1976 Nobel Barış Ödülü sahibi

Kuzey İrlanda'daki çatışmada çocukların ölümü üzerine kitlesel barış yürüyüşleri örgütledi ve Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. Şiddetin nerede olursa olsun aynı şeyi yaptığına inanıyordu. Batı Şeria'daki haftalık şiddetsiz gösterilere katıldı, plastik mermi yedi, yaralandı. Yine gitti. 2008'den itibaren Free Gaza Hareketinin en tanınmış destekçilerinden biri oldu. Kuzey İrlanda'dan Filistin'e uzanan bu yolda tek bir tutarlı şey vardı: Siyonizm’in kurbanlarının yanında durmak.

Desmond Tutu (1931-2021) Güney Afrikalı Anglikan Piskopos, 1984 Nobel Barış Ödülü sahibi

Apartheid'a karşı mücadelesini Filistin'e taşıdı. Gazze'yi bizzat ziyaret etti ve gördükleri için şunu yazdı: "Apartheid'ın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Burada da aynısını görüyorum." BDS hareketini açıkça destekledi ve dünyanın Güney Afrika'ya yaptığını Filistin için de yapması gerektiğini söyledi. Bunun ne kadar siyasi tepki aldığını biliyordu. Önemsemedi. Onun için bu teolojik bir zorunluluktu: tüm zulümlerin karşısında durmak. Başka seçenek yoktu.

Greta Thunberg (2003- …) İsveçli iklim ve insan hakları aktivisti

İklim aktivizmiyle tanındı. Ekim 2023'ten itibaren Filistin meselesi de gündemine girdi. Amsterdam'daki iklim protestosunda Filistinli kadınları kürsüye davet etti ve şunu söyledi: "Uluslararası dayanışma olmadan iklim adaleti olamaz." Bu çıkış ona hem ilgi hem de büyük eleştiri getirdi; Hollanda'da, Belçika'da, Almanya'da gözaltına alındı. Haziran 2025'te 11 aktivistle birlikte "Madleen" adlı yelkenliyle Sicilya'dan yola çıktı, Siyonist İsrail'in deniz ablukasını kırmak için. 9 Haziran'da tutuklandı, sınır dışı edildi. Atina'ya döndüğünde şunları söyledi: "İsrail'in hapishanedeki muamelesini anlatabilirim ama konu bu değil. Konu gözlerimizin önünde bir halkın yok edilmesidir."

Denizden Gelen Dayanışma

Bu isimlerin hikâyeleri birbirinden kopuk değil. Arkalarında onlarca yıla yayılan bir dayanışma geleneği var. Ve bu geleneğin denizdeki kolu, çoğunun sandığından çok daha eskidir.

Mavi Marmara 2010'da oldu. Ama deniz yolu girişimleri 2008'de başladı. O yıl, büyük çoğunluğu Müslüman olmayan Batılı aktivistlerden oluşan Free Gaza Hareketi iki küçük tekneyle Kıbrıs'tan yola çıktı. İsrail'in deniz ablukasının ilk kez fiilen delindiği anı yarattılar. Vittorio Arrigoni o teknedeydi. Mairead Maguire ve Desmond Tutu hareketi destekliyordu. 2008 ile 2016 arasında 31 tekne yola çıktı; beşi Gazze'ye ulaştı.

Mayıs 2010'da Mavi Marmara uluslararası sularda basıldı. Gemideki 10 Müslüman şehit edildi. Sonraki yıllarda yeni filolar hazırlandı, her biri durduruldu, aktivistler tutuklandı ve sınır dışı edildi. Ekim 2025'te 42 tekne ve 462 aktivistten oluşan Küresel Sumud Filosu saldırıya uğradı, yüzlercesi tutuklandı. Greta Thunberg o filodaydı. Nisan 2026'da Barcelona'dan 70'ten fazla tekne ve yüzlerce gönüllüyle yeni bir filo yola çıktı.

Bu insanlar bir seferinde tutuklanıp sınır dışı edilmiş ve kimisi fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Yine de bir dahaki seferde yerlerini almışlardır. Bu, acı yorgunluğunun öngördüğü bir davranış değildir. Motivasyonları teorik olarak zayıflamış olmalıydı. Olmadı. Burası önemli diye düşünüyorum.

Bu İnsanları Harekete Geçiren Neydi?

Rachel Corrie neden o buldozerin önüne geçti? Tom Hurndall neden o çocukları taşımaya kalktı? Vittorio Arrigoni neden geri dönmedi?

Bunlara dinî bir cevap vermek mümkün değil. Çünkü bu insanlar dinî bir sorumlulukla hareket etmiyorlardı.

Frankl'a dönersek: Anlam bulunduğunda insan neredeyse her koşula katlanabiliyor! Bu insanlar için anlam, başkasının acısını seyretmek değil, ona dokunmak ve onun tarafında durmaktı. “Adaletin coğrafyası yoktur.” fikriyle hareket ediyorlardı. Tutu için bu, soyut değildi; kendi halkının yaşadıklarını görmüştü ve Gazze'de aynı duvarlara bakıyordu. Maguire için de somuttu; şiddetin başka bir coğrafyada başka bir halkı nasıl tükettiğini biliyordu.

Greta Thunberg tutuklanma pahasına tekneye binmeye devam etti. Bu, dış onay için yapılan bir şey değil. Sonuç garantisi olmadan, kamuoyu dikkati bitmişken, diplomatik baskı altında devam etti. Farkında olmadan bir Müslümanın ihlâsına benzer bir şeyi yaşıyordu: dışarıdan beslenmeden devam etme kapasitesi.

Ama seküler motivasyonun sınırı da bu hikâyelerde görünüyor. Dikkatler dağıldıkça bazı sesler kesildi. Duyguya dayanan motivasyon için bu kaçınılmaz. Ahiret bilincinin tam bu noktada işe yaraması gerekir: Dış göz kaybolduğunda eylemi ayakta tutan şey, "Bu hesabı vereceğim." bilincinin kendisidir.

Filistin: Teorinin Gerçekle Buluştuğu Yer

Son birkaç yılda Gazze/Filistin, bütün bu tartışmayı soyuttan somuta taşıdı. Binlerce çocuğun hayatını kaybettiği, uluslararası hukuk kuruluşlarının belgelediği tarihsel boyutta bir insani kriz yaşandı. Ve bu kriz karşısında ne oldu?

Batı Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da önemli bir kısmı Müslüman olmayan yüz binlerce insan sokaklara, meydanlara indi. Üniversite öğrencileri kampüslerde çadır kurdu, sanatçılar mesleki risklerini göze aldı. Bu, adalet duygusunun ve fıtratın din ayrımı gözetmeksizin çalıştığını gösteriyor. Henüz bastırılamamış bir hak duygusu oradaydı.

Ama aynı zamanda motivasyonun sınırları da gözüktü. Aylar geçince protestolar küçüldü. Medya başka gündemlere geçti. Acı yorgunluğu, teorik bir kavram olmaktan çıkıp gözle görülür bir gerçekliğe dönüştü.

Ahiret inancına sahip olduğunu söyleyen topluluklar da benzer bir motivasyon erozyonu yaşadı. Bunu görmezden gelmek mümkün değil. Demek ki ahiret inancını teorik olarak taşımak başka bir şey, onu her karar anının içine sindirmek başka bir şey.

Son Söz

Motivasyonun dinî ya da seküler olması meselenin özü değil. Öz kısa olarak şu: İnsan kendisini nereye yerleştiriyor? Yalnızca kendi çıkarlarının merkezine mi yoksa kendisinden büyük bir şeyin parçası olarak mı?

Frankl bunu çok güzel söylemiş: Anlam yalnızca bir motivasyon kaynağı değil, insanın ayakta durmasını sağlayan temel güçtür. Anlam bulan insan inanılmaz koşullara katlanabilir; anlam kaybeden ise en konforlu yerde yıkılabilir. Kur'an'ın fıtrat anlayışı ve ahiret bilinci bu gerçeği doğrular ve ona metafizik bir derinlik katar. Vahiy bu özü hatırlatır, temizler, yönlendirir.

Rachel Corrie'nin buldozerin önüne geçmeden önce yazdıkları, Vittorio Arrigoni'nin "İnsanlığınızı koruyun!" sözleri, Greta Thunberg'in tutuklandıktan sonra söyledikleri; bunların hiçbirinin arkasında bir din yoktu. Ama hepsinin arkasında bir anlam vardı. Ve o anlam, onları oraya götürdü.

Nihayetinde asıl soru şudur: İnsan doğruyu yalnızca maliyetsiz olduğu sürece mi savunur; yoksa gerçekten doğru olduğu için, bedeli ne olursa olsun, onun yanında mı durur? Bu soruya verilen cevap, yalnızca bireysel ahlakı değil, bir toplumun tamamının vicdan kapasitesini belirler.

Ve her iki taraf da aynı tehlikeden azade değildir: teoride doğru, pratikte sessiz olmak. Müslüman, ahiret inancını kelimede taşıyıp eylemde askıya alabilir; ahiretin gerçekliğini kabul etmek başka şeydir, onu her karar anına sindirmek başka. Seküler insan ise evrensel değerlere söylemde bağlı kalırken, o değerler bedel istediği anda kenara çekilebilir. Her iki durumda da inanç ya da ilke yaşayan bir güç olmaktan çıkar, kimliğin süsü haline gelir. Hangi inancı taşıdığın önemlidir; ancak inancın değeri, seni hangi noktaya kadar eyleme geçirdiğiyle ölçülür ve onun uğruna neyi göze aldığın seni tanımlar.


1- Richard C. Schwartz, Amerikalı aile terapisti ve psikologdur. Özellikle geliştirdiği Internal Family Systems (IFS) modeliyle tanınır. 1980’li yıllarda aile terapisi çalışmalarından hareketle, insan zihninin tek parça değil; farklı “parçalardan” oluşan bir iç sistem gibi işlediğini ileri sürmüştür.

2- Viktor Emil Frankl (1905-1997). Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist. Genellikle "üçüncü Viyana psikoterapi okulu" olarak anılan logo terapinin kurucusudur. Varoluşçu psikoterapinin bir dalı olan varoluşsal analiz yöntemini buldu.

3- “Compassion fatigue” terimi ilk kez 1992 yılında, hemşire Carla Joinson tarafından kullanıldı. Joinson, hastane hemşirelerinin sürekli olarak hasta acil durumlarına maruz kalmalarının yarattığı duygusal tükenmeyi ve zamanla “besleyici olma yetilerini” kaybettiklerini fark ederek bu kavramı ortaya attı. https://www.renovatotr.com/medya-merkezi/sessiz-gercek-merhamet-yorgunlugu

Murat Kurt Arşivi