100 yıllık tarihiyle Türkiye, modern ulus devletler arasında kendisine müstesna bir konum elde etmiş durumda. 100. yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “yeni bir ulus” oluşturmanın tüm handikaplarını ilk günkü gibi yaşamaya devam ediyor. Kurucu aklın ümmet ile karşıtlık üzerinden inşa ettiği ideolojik yönelim Türkiye’de devlet ile toplum arasındaki derin uçurumu oluştururken 100 yılın sonunda karşımızda gerçek anlamda bir ucube olduğunu görmek gerek. Türkiye, Kemalistlerin inşa etmeye çalıştıkları gibi bir ülke olamadı belki ama Kemalizm derin sosyolojik, kültürel arka planlara sirayet etti. Devletin ideolojisi olarak Kemalizm’in kendisini kabul ettirme sürecinde kullandığı araçlar ise bugün hâlâ belki olması gerektiği kadar olmasa da tartışmaların merkezinde.
Ümmeti bir ulusa dönüştürme projesi toplumdaki farklılık ve özgünlüklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağı için Kemalizm, Osmanlı’dan geriye kalan birikimi reddedip büyük bir çatışma başlattı. Bugün Türkiye’de “toplumsal kutuplaşma” terkibiyle sıkça gündeme gelen bu durumun kökeninde yatan şey aslında kurucu aklın dayattığı iradenin bizzat kendisiydi.
Kemalizm’in iradesini dayatma şeklini ise milliyetçi sembollerin yanında kişi kültü oluşturdu. Mustafa Kemal’in şahsında kendisine anlam dünyası inşa etmeye çalışan bir ideolojinin adı boşuna “Kemalizm” değil! Kemalistler açısından kurucu liderin manevi liderliği belirli tören ve ritüellerle sık sık hatırlanması ve toplumun da bu yönde uyarılmasını gerektiren kurtarıcı bir figür anlamına geliyor. Türkiye’de Atatürk ismini taşımayan cadde, sokak, okul ve hatta caminin olmadığı bir belde/kasaba dahi bulmak mümkün değil. Türkiye’nin ulus devlet sınırları içerisinde Atatürk’ün adının anılmadığı tek bir metre kare toprak parçası bırakmamak için tüm imkânlarını sarf eden müesses nizam, heykelleri ise bu amacın en büyük aracı kıldı.
Ulus inşasında dil, etnisite, toprak gibi etmenlerin yanında karizmatik lider çerçevesinde bir birliktelik sağlanma amacı güdülmektedir. Birliktelik hissi o kadar güçlü olmalıdır ki yıllarca sürecek bir ulus milliyetçiliği etrafında devletin ve halkının varlığını sağlayabilecek süreklilik hissi inşa edilebilsin. Bu bağlamda hiç şüphesiz ki Kemalizm’in Atatürk kültü günümüzde hâlâ aktif en büyük ulus mitlerinden birisidir. Kuzey Kore vb. örnekler bir kenara bırakılırsa Türkiye’de ulus devlet ile aynı yaştaki milli bayramlar, tören ve anma günleriyle oluşturulan suni “birliktelik ruhu” eşine az rastlanan örneklerden birisidir.
Türkiye’de bulunan Atatürk büst ve heykel sayılarını gösteren resmî bir rakam yok. Ancak her okul ve hastanede büst ve heykel olduğu düşünüldüğünde 68 bin 589 okul ve 34 bin 559 sağlık kurumuna eklenecek olan meydanlardaki ve diğer resmî kurumlardaki heykellerle birlikte ortaya inanılması güç bir rakam çıkıyor. Pagan kültürün günümüzde hâlâ hâkim olduğu bazı Asya ülkelerinde dahi Türkiye’dekine yaklaşan sayı olup olmadığını bilemiyoruz.
Türkiye’deki Atatürk heykelleri söz konusu olduğunda yapılmış en kapsamlı çalışmalardan başında Aylin Tekiner’e ait olan “Atatürk Heykelleri” isimli eser geliyor. Tekiner kitabında Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesindeki Atatürk heykelinin absürt hikâyesini okurlarla buluşturuyor. Emirdağ Atatürk Anıtı’nın akıbeti Türkiye’nin kronik sorunlarına da işaret tutuyor.
Heykellerin Taşıdığı Lider Kültü
Birçok Atatürk heykelinde olduğu gibi estetik açıdan gerçek anlamda bir garabet olan Emirdağ’daki Atatürk heykeli o kadar kötüydü ki ilçedeki yetkili isimler bu akıl dışı duruma bir son vermek istediler. “Başın vücuda oranla çok büyük olması (baş vücudun 1/7 oranında olması gerekirken neredeyse 1/4 oranındadır), baş oranına göre çalışılan omuzlara bağlı olarak gövdenin iriliği, ellerin diz altına denk gelecek uzunlukta olması (kaputun kol seviyesiyle el ve kolun oranına bakıldığında sorun daha net anlaşılacaktır) ve başka ciddi anatomik hatalar, pigme görüntüsü veren figürü grotesk kılar. 1980 yılında Afyon Garnizon Komutanlığınca Emirdağ Kaymakamlığına “hediye edilen” bu alçı yığını, yirmi beş yıl kadar meydanda durduktan sonra, 2005 yılında tesadüfen ilçeden geçen bilirkişilerce “fark edilecektir”. Yirmi beş yıl kadar bu estetik düzeye mecbur bırakılan veya bu estetik düzeyin içine doğan yerel halkın anıttan kurtuluş prosedürü de trajikomiktir. Türkiye’de öznesi Atatürk olan anıtlar bürokratlar tarafından imha edilemez ve daha ücra bir kaza ya da köye “sürülmeleri” âdet olmuştur. 2005 yılında tesadüfen ilçeden geçen Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünün bilirkişileri tarafından kaldırılması sağlanan Emirdağ Atatürk Anıtı bir süre sonra şaibeli bir biçimde ortadan kaybolur. İlçede, anıtın Anıtkabir’e götürüldüğü ya da çok değerli olduğu için satıldığı yönünde söylentiler çıkar. Oysaki anıt, Emirdağ Belediyesi İtfaiye Amirliği Binasının bahçesindedir. Bu söylentiler ortaya çıkınca heykele sabotaj yapılmasından korkan belediye yetkililerinin uykuları kaçmaya başlar.”1
Sonrasında yaşananlar ise hem komik hem de sinir bozucu birtakım olaylar silsilesini içeriyor. İklim koşulları sebebiyle yıprandığı söylenen heykelin kaymakamlık tarafından imha edildiği bilgisi kamuoyu ile paylaşıldı. “İmha” şekli ise oldukça ibretlik süreçten ibaretti. “İmha tutanağında, Atatürk anıtının imha edilmesi için oluşturulan komisyonun (İlçe Milli Eğitim Müdür Vekili, Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni, Özel İdare Müdür Vekili ve Emirdağ Belediyesi İnşaat ve Fen İşleri Amiri) yaptığı inceleme sonucu, alçıdan yapılmış olan heykelin kullanılamayacak durumda olduğu, bakımının mümkün olmadığı, heykelin bu haliyle ortada kalmasının Yüce Atatürk’ün manevi şahsiyetine uygun düşmeyeceği anlaşıldığından, bahse konu heykelin, muhafaza edildiği Emirdağ Belediyesi İtfaiye Amirliği arazisine, büyük bir çukur kazılarak gömülmek suretiyle imha edilmesine oy birliği ile karar verildiği yazılıdır.”2
Atatürk heykelinin manevi şahsiyetine işaret edilmesi ulus-devlet inşa sürecindeki mitlerin devam eden ehemmiyetini gözler önüne sermektedir. Atatürk’ün binlerce heykelinden birisi olan ve estetik açıdan gerçek bir garabet olması bir yana fiziksel olarak da devamlılığını sürdüremeyecek durumdaki bir heykelin imhası dahi büyük bir bürokratik krize sebep olabilmektedir. Devlet erkleri açısından devletin kurucu baba figürünün dokunulmazlığı dinî temalardan güç alarak erişilmez bir noktaya ulaşmaktadır.
Bauman, ulus-devletlerin oluşturmaya çalıştığı birliktelik ruhunun yapaylığına dikkat çekerken milliyetçiliğin Avrupa dışındaki dünyada anlaşılma biçimini de eleştirir. Nihayetinde ise ulus-devletler heykellerle, marşlarla ve bayraklarla oluşturmaya çalıştıkları kutsallık rüyasına rağmen modern insanın anlam krizine çağrı olamadıklarını vurguluyor:
“Kabul etmek gerekir ki eski-moda milliyetçilik, özellikle de sömürgelikten kurtulan dünyaya, çöken kapitalist ya da komünist imparatorlukların bıraktığı enkaz altındaki Afrika ya da Doğu Avrupa'ya henüz tam olarak uğramadı. Kaybedilenler ya da kafası karışanlar için bir yuva yaratan ulus düşüncesi buralarda hâlâ taptaze ve hepsinden önemlisi de denenmemiş bir şey. Bu düşünce geleceğe aittir ve bir kişinin umut ve özlemlerinin beslendiği doğal yer gelecektir.
Hâlbuki en önemli başarısı olan ulus-devletle birlikte milliyetçilik (sömürge-sonrası kısımları hariç) Avrupa'nın tamamen geçmişine ait bir şey. Milliyetçilik, bugün bir kere daha çözüm bekleyen sorunu geçmişte çözemedi. Bugün ikinci denemesinde daha başarılı olacağını beklemek aptalca olacaktır. Sömürgelikten kurtulan bölgelerin bilmediği ya da pek önemsemediği şu gerçeği Avrupa biliyor: Ulus-devletin işleri sağlam temel ve güvenli bir yuva idealine yaklaştıkça yuvadaki özgürlük azalıyor ve evin havası kaçıyor. İşte bunlardan ve başka yerlerde açıklamaya çalıştığım başka sebeplerden dolayı, günümüzdeki ulus-devletlerin yaptığı, yapabildiği ya da yapmak istediği hiçbir şey, postmodern bireyin ruhsal kaynaklarını yutan belirsizlik sıkıntısı karşısında yeterli gelmiyor.”3
Manevi şahsiyeti koruma kanunlarıyla dokunulmazlık çemberine alınan Atatürk figürü devletin ideolojisinin vücut bulmuş hali olarak Türkiye’nin ölümsüz atasıdır. Onun ölümsüzlüğü manevi şahsiyetinin bedene büründüğü heykellerinin herhangi bir şekilde imha edilmesini dahi imkânsız hale getirerek tıpkı kullanılamaz hale gelen Kur’an-ı Kerim mushaflarına yapıldığı gibi anca gömülmesini mümkün kılar. Emirdağ’daki Atatürk anıtı Türkiye’nin mezardan yönetilen bir ülke olduğunu teyit eden bir absürtlüğün ilginç örneklerinden birisidir. Malatya'nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyünde okul bahçesindeki Atatürk büstünü kıran inek hakkında soruşturma4 açılan bir ülkede bunların yaşanmasını normal karşılamak da gerekebilir tabiî ki.
1- Tekiner, Aylin (2010), Atatürk Heykelleri-Kült Estetik Siyaset, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 215
2- Tekiner, Aylin (2010), A.g.e, s. 216
3- Bauman, Zygtmunt, (2000) Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, s. 277
4- Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyünde bir inek, otlanmak amacıyla girdiği köy okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırdı. Bunun üzerine İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından soruşturma açıldı. Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından açılan davadan korktuğunu söyleyen ineğin sahibi Gül Kılıç, soruşturma devam ederken ineği İnekpınarı köyünde ikamet eden bir yakınına satıp gönderdiğini belirtti. Kılıç, bu olayda bir kasıt olmadığını, olayın kendilerinden habersiz meydana geldiğini, fakat ceza almaktan korktuklarını ifade etti. (2009) https://www.yenisafak.com/gundem/ataturk-bustu-yikan-inege-surgun-185931


