Kimsesiz Çocuklar Donanması
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

Açtık, açıktık, yalnızdık, arkasızdık. Biz büyük, mazlum ve sahipsiz bir halktık. Kıştı, soğuktu. Yanımızdan yöremizden akıp giden; ses geçirmez, el vermez, dil bilmez bir boşluktu. Dost yoktu, derman yoktu, vicdan yoktu fakat düşman çoktu. Düşman her geçen gün çoğala çoğala bizi vurdu, hep vurdu, acımadan vurdu. Vurulduk. Yıkıldık. Yıkıldı evlerimiz, ocağımız yıkıldı. Erlerimiz, ermişlerimiz, kızlarımız, kızanlarımız birbiri ardınca devrildi. Yandık, yakıldık, toz olduk, toprak olduk. Kül olduk, kömür olduk, daha anne karnındayken acıya doyduk.

Ne yer vardı, ne gök vardı, ne su vardı, ne ekmek vardı! Ölüm kusan namlular, bombalar, zehirli gazlar altında anneler, çocuklar hiç durmadan yalvardı. Ne duyan, ne gören vardı. Katil yaklaştıkça yaklaştı ve bıçak boğaza dayandı. Boğazlarımız alaca bir nar gibi yarıldı.

Toprağımız kanla ıslandı. Akan kandı. Dövünen, çırpınan, irikilen, haykıran kan. Kan, kıpkızıl bir seccade gibi önümüze yayıldı. Kıpkızıl bir lale gibi taştı çitlerden, duvarlardan. Yırtılan seslerle dökülüp gitti yeryüzüne avazımızdan. Dökülüp gitti avuçlarımızdan, haritanın yırtık ucundan. Minarelerden, burçlardan, çarşılardan, yarım kalmış dualardan, göğsünü yırtan şarkılardan dökülen, başını sağa sola vurarak bir yol arayan kandı. Halep, dünyanın gözü önünde kana boyandı.

Kuşatıldık, kıstırıldık, boğulduk, enkaz altında çırpındık. Hep yalan sözlerle, içi boş vaatlerle, utangaç ve mecalsiz kınamalarla baş başa kaldık. Demeçlerle oyalandık. Ölüm sanki bin yıllık hısmımız, elinden bir şey gelmeyen akrabamız, elleri böğründe kalmış bir yakınımızdı. Onun avlusunda kaldırdık göğe avuçlarımızı, çığlıktan ordularımızı onun evinde çattık.

Gün sizin olsun, devran size kalsın. Hayat size sokulsun, ölüm bize koşsun. Biz yüzlerce yıldır tüten bir ocağın közüyüz, kapısını örtmeyen iyilik evinin bekçileriyiz, şerefelerinden ezan eksilmeyen Müslüman Halep’in çocuklarıyız. Göz göre göre kıydılar işte bize. Halep’in gümrah çeşmelerinden akan suyduk, kuruduk. Halep’in çarşılarında dövülen bakır taslarda biriken alın teriydik, kuruduk. Yiğitlerin arakasından el sallayan iffetli kızların gözyaşıydık, kuruduk. Hünerli avuçların eşlik ettiği kahve kokusuyduk, unutulduk. Yeryüzünü ışıklandıran güzellikler göğüydük, savrulduk. Yedi iklimi besleyen umut ekmeğiydik, kavrulduk. Dilimizi konuşan, konuştuğumuzu anlayan o eski şehrin surları, sokakları, taşlarıydık; yerle bir olduk. Ne turnalar kaldı, ne kurnalar ne de kınalı kuzular; göğ ekine kastedenlerin hoyrat elleriyle yolunduk.

Güneş bir umutla doğardı her gün üzerimize, güneşten umut toplar, direnç yontardık ve bir umut imparatorluğuna girer gibi başlardık her yeni güne. Sonra akşam bütün hüzün ordularını toplar, güneş elveda bayrağını çeker, yıkılmış bir sultanlığın ehramlarından yayılan hüzünle bir sonbahara girer gibi geceye yol alırdık. Gece başlar, bombalar gökyüzünde zalim bir ateş böcekleri ordusu gibi kızıllanır, sesler kurşunlardan önce kulaklarımızı yıkar, korku çocuklarımızın yüreklerini işgale yeltenirdi. Biz her gece daha büyük bir yürekle galip gelecek olanın yalnızca Allah olduğunu haykırırdık. Secdeler için ufacık bir toprak arar ve yüreklerimizi dağılmış kuş orduları gibi ürkek ve yaralı gecenin keşmekeşine yolculardık. Günler, geceler böylece uzayıp giderdi. Oysa biz ilmin gönüllü çırağı, merhamet ve kardeşliğin icazetli ustasıydık.

Uzayıp giden zulümlerle geceler daha uzun, gündüzler daha kirli yüzlerle işgal edilirdi. Dera’da çocuklarımız düştü, Hama’da, Humus’ta, İdlip’te, Deyrüzzor’da, Şam’da ve Halep’te bir bir düşerdik toprağa. Toprağa düşmesin diye onurun şanlı bayrağı, cihadın altın yaldızlı sancağı düşmesin diye bir bir düşerdik toprağa. Yüzümüzü yağmurlara verdik, dağlara verdik, soğuğa verdik, sıcağa verdik, susuzluğa verdik, açlığa verdik. Düşmana vermemek için diyarlarımızı, bedenlerimizi kurşunlara siper ettik.

Yetmedi. ‘Nasrun minallahi ve fethün karib’ nidaları ile cesaretin destanını yazdık. Bir halk ne yapabilirse, aklın sınırlarını zorlayan ne varsa işte, o kadar direndik. Direndik, açık düşmana karşı direndik, içimizdeki hainlere ve münafıklara karşı direndik, saflarımızdaki, meclislerimizdeki, mescitlerimizdeki gafil dostlara karşı direndik. ‘Ya Allah’, ‘Menna gayrek Ya Allah’ dedik.

Ne çığlığımız yetti sağır kulaklara, ne cesetlerimiz bir şey anlatabildi kör gözlere, ne de acılarımız bir yol buldu duyarsız kalpleri uyandırmaya! Biz öldükçe rakamlar büyüdü, yorumcular bereketlendi, haber bültenleri renklendi, yollarımız uzadı, menzillerimiz bitmez oldu. Hicretler çoğaldı, babasız çocuklar çoğaldı, kocasız kadınlar çoğaldı, hüzünlü analar çoğaldı, sevinci eriyen babalar çoğaldı. Ve fakat umudun boynu hep bükük kaldı.

Bir tufandı, bir borandı. Bir şehitler ormanından uyanmış yiğitlerimiz meydanlara, siperlere atıldıkça doğrandılar, parçalandılar bombaların ve silahların altında. Her gün Allah’a ne çok kervanlar yolladık. Her bir kervana yüzlerce çocuk doldurduk. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca duamızı bu kervanlara azık yaptık. Biz Allah’tan gayrısına inanmadık. Ne sesimiz kısıldı, ne cennet özlemimiz tükendi, ne de yorulduk bu yolda olmaktan. Ekmeğimiz tükendi, suyumuz tükendi ama kalbimizde bir olan Allah’a duyduğumuz güven ve teslimiyet tükenmedi. Gözlerimizde ışık azaldı ama görmekten vazgeçmedik. Hançeremiz yandı ama özgürlük şarkıları söylemekten vazgeçmedik.

Biz Halep’in sokaklarında koşturan yalın ayaklı çocuklardık. Göbek bağımızı gömdüğümüz Halep, suyunu içtiğimiz Halep, ekmeğini yediğimiz Halep, gecelerini rüyalarla süslediğimiz Halep, güneşinde yandığımız Halep, soğuğunda üşüdüğümüz Halep, hatıralarımızın anası Halep, kederlerimizin kutlu sandığı Halep! Şimdi seni sana bırakarak gidiyoruz. Şimdi sensiz gidiyoruz. Gözlerimizi geride bırakarak gidiyoruz, umudumuzu toprağa gömerek gidiyoruz. Toprağa düşen hangi tohum yeşermez ki? Meğerki o toprak şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış olsun.

Hadi artık başlayın nutuklarınıza ey sözü hiç bitmeyenler, kürsülerden inmeyenler, anlaşmamak için bir araya gelenler! Dilinizi şaklatarak bu uçsuz bucaksız kan deryasını, bu bitimsiz göç ve acı kervanını, bu hiç mola vermeyen ölümleri yorumlayın. Ey hocalar, sohbetine doyum olmayanlar, sosyal medya maymunları! Akademik dersler yapın, esneye esneye ayetleri tefsir edin, cinaslı şarkılar söyleyin, tefeül teorileri düzün. Derneklerinizi, mescitlerinizi ayetlerle süsleyin, cihadın türküsünü söyleyin, kanın ticaretini yapın. Fıkıhçı beyler, bizim kansız elbisemiz kalmamışken pirenin kanının bulaştığı elbiseyle namaz kılınır mı kılınmaz mı, bir güzel araştırın. Belagat hummasına tutulmuş yorumcular kelime kanserleriyle büyütün kendinizi ekranlarda. Bizim hikâyemiz size de yeter, sizin haleflerinize de nasıl olsa.

Biz Halep’ten gidiyoruz, geride büyük bir uğultu kalsın. Hoşça kal Halep, hoşça kal! Hoşça kal ey gözümüzün nuru Halep! Bir ince sevda gibi kal yüreğimizde. Türküsünü söylediğimiz Halep! Kabuk tutmaz bir yara gibi kal. Bir geri dönüş menzili gibi kal ey Halep! Ayaklarımızı vura vura geri döneceğimiz bir Mekke gibi kal ey Halep!

Ey kan tarlası, ey gelincik yamacı, ey umut meydanı, ey yaralı yüzümüz Halep! Hoşça kal! Bir peygamber kervanı gibi çıkıyoruz şimdi, bir hicret gecesi gibi dalıyoruz karanlığın koynuna. Bir sabah arayışı ile gidiyoruz. Bir ensar yüzü arayarak gidiyoruz, bir menekşe kokusu arayarak gidiyoruz, bir kanlı krizantem coğrafyasında. Ey Halep bizi düşünme, biz ölümlerden çok acılar gördük. Biz dostlardan çok düşmanlar gördük. Biz sevgiden çok nefret gördük.

Öldük ey Halep, unutma bizi! Senin için öldük, çocukların için öldük, öldükten sonra dirilmek için, gittiğimiz yerde umudu büyütmek için, çocuklarımızı emzirmek için, mezarlarımızı bilmek için, özgürce neşideler söylemek için öldük. İşte bak kapıların önünde ölüme yatıyoruz.

Ey yıkıntılar altında inleyen şehir! Ey kasapların mezbahanesine dönen uslu bahçemiz, kahvemizin kokusu, çarşılarımızın esintisi, bakır taslarımızın kalayı, minarelerimizin ezanı, dağlarımızın rüzgârı, zeytinliklerimizin sedası, çocuklarımızın çilli yanağı, ayağımızın çatlağı, ellerimizdeki nasır, gözümüzdeki nur, dizimizdeki fer Halep! Direnmenin şafağı Halep, geri dönmek için gidiyoruz.

Yüreğimizi avuçlarımıza alıp gidiyoruz, külümüzü savurarak gidiyoruz. Kanımızı verdiğimiz şehirden çıkıp gidiyoruz, türkümüzü dağlara verip gidiyoruz. Umudumuzu gömerek gidiyoruz, bir umut ağacı büyüsün diye gidiyoruz. Hatıraları diri tutmanın bilinci ile gidiyoruz. Yeryüzünün evimiz olduğunu bilerek gidiyoruz, geleceğimiz için çıkıyoruz, yarının tarihine onurlu bir sayfa bırakarak çıkıyoruz.

Mülteci kamplarında soğuğa gidiyoruz, yalnızlığa gidiyoruz. Gurbete gidiyoruz, hasretin koynuna giriyoruz, kimselerin bilmediği bir ağrı olup gidiyoruz. Kudüs olup gidiyoruz, Kahire olup gidiyoruz, Rabia meydanını kanlı bir gömlek gibi giyinerek gidiyoruz, Arakanlı bir mülteci olup gidiyoruz, Misrata’nın cihadı olup gidiyoruz, Kayravan’ın hasreti olup gidiyoruz. Diyarbekir’de bir sala olsun diye, İstanbul’da okunan bir Fetih suresi olsun diye, Hatay’da yankılanan ezan hiç bitmesin diye gidiyoruz.

Unutma bizi ey Halep! Öldük unutma bizi! Bu bizim ilk ölümümüz değil. Ölümlerle büyüdük, ölümlerden çok zulümler gördük. Çocuklarımızın gülümsemesi düşmesin diye gidiyoruz. Devasa bir şehitler kervanının elinden tutarak, milyonlarca muhacir olarak gidiyoruz. Şerefli bir Şam olup gidiyoruz, ihanetin kurbanı Hama olarak gidiyoruz, hüznün sancağı Dera olup gidiyoruz, vefanın kolyesi İdlip olup gidiyoruz, ekmeğimizin kokusu Humus’la gidiyoruz. Geride kalan dostların vefasını, düşmanların zulmünü, hainlerin ihanetini tarihe armağan ederek gidiyoruz. Bir gün dönmek için gidiyoruz!

Mustafa Yılmaz Arşivi