Mevsimlerle Direnmek
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

İnsanın eşref-i mahlûkat olduğunu öğrendiğimde yaşım çok küçüktü. Bu sözün anlamını kavrayacak kadar büyük değildim ama dünya büyüktü. Aslında çevremdeki her şey büyüktü. Dilimin kıvrımlarında söylemeye çalıştığım bütün sözler sanki kâğıt üstünde raks eden dizeler gibiydi. Dönüp duruyordu bir meczubun şehri kolaçan eden deli gözleri gibi / dönüp duruyordu.

İnsanın omzunda taşıdığı eşref-i mahlûkat olmak gibi bir yükün ağırlığını hissetmeye başladığımda babam hayatı anlamaya ve anlatmaya çalışan bir öğretmendi. Onun öğrencilerine öğrettiği her şeyi ilk önce ben öğrendim.

“İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı”

Benim de bir Eylül’üm vardı. Tankların sokakları doldurduğu, askerlerin kapılarda nöbet tuttuğu, babaların evlerinin yolunu unuttuğu bir Eylül sabahı doğdum. Sabah namazından sonra, hayatın gündüze uyandığı bir sabahta gözlerimi dünyaya açınca annem önce yüzüme bakmış, sonra dışarıda koşup duran askerlere bakmış ve “Eylül” demiş kulağıma.

Eylül’ün farkına varmam için aradan uzun yılların geçmesi gerekiyordu. Babam şiir okudukça evimizde ben büyüdüğümü hissederdim. Şiir bir kapı gibi açılırdı evimizde gökyüzüne. Güneyin en doğusunda olmak, bir damın üstünde yıldızları seyrederek büyümek çokça şiirsel gelse de ben ne olup bittiğini anlamak üzerine çok da derin düşünmüyordum. Çocuk olmak her şeyden bîhaber yaşamakla eş değerdeydi.

Sonra damları, dağları, kerpiçten evleri bıraktık. Tozlu yolları, dere kenarında çamaşır tokaçlarından gelen sesleri arkamızda bırakıp bir denizin koynunda uyandık.

Ben farkında değildim.

Farkında değildim. Çünkü küçük olmak bir denizi okyanus zannettiriyor insana. Evimizin penceresi denize bakardı. Ben denize bakarken sanki bir okyanus kıyısındaymışım gibi çok uzaklardan gelecek korsan gemilerini beklerdim.

Gelmedi hiçbir gemi.
Yük gemisi
gam gemisi
terk etmelerin yaşanan hayal kırıklığı geldi.

Gelmedi hiçbir gemi.

Ardından mendil salladığımız gemilerimiz vardı sanıyordum. Önüne gülden halılar döşeyeceğimiz beklediğimiz de yoktu ama gemileri beklemek çok yakışıyordu bir limana.

Bir limanı olmalı insanın diye düşünmeye başladığım yıllarda baktım ki arkadaşlarım olmuş. Sığınılacak liman sanmışım her birini.

Büyüdüğümü anladığım yıllarda lise sıralarının son demlerindeydim. Başıma uzanan kirli bir elle irkilmem ve hayat bir cendereymiş demem bir anda oldu. Benim gibi Eylül’de doğmuş biri için Şubat’ın soğukluğunu hissetmek hem de tüm hücrelerine kadar hissetmek kolay olmadı. Daha sonraki yıllarda da yaşadım bu savrulmayı. Bir yaprak gibi okul önlerinde, meydanlarda titrediğimi hissettim. Bırakmadım alanları kimseye. Bıraktığımda bir Eylül daha yaşayacağımı bildiğimden sımsıkı tuttum başımı. Bütün rüzgârlara karşı direnmeyi öğrendim.

Bir Temmuz akşamı bir kez daha sarsıldı, örselendi bedenim. Eylül’de sadece bana anlatılanlardan bildiğim tankların hainliğine şahit oldum. Soluğu meydanda aldım. Bu kez minarelerden tanıdık bir nida yükseldi. Bizi kendimize getiren bu ses uyuyan hücrelere şifa oldu. İçten vurulmaya bir kez daha şahit olduk. Aramızda olanlar aradan sıyrılıp bir kez daha namluyu millete çevirmeyi tercih etmişti.

Eylül
Şubat
Temmuz.

Mevsimler değişti. Yıllar geçti aradan. Ben örselenmek neymiş kendi kendime öğrendim. Okuduğum kitaplar beni ayakta tutmaya çalışsa da direncimi mevsimlerden aldım ben.

Açılan gökyüzü, edilen dua, yüzüme dokunup geçen deniz serinliği ve eşref-i mahlûkat olmak gibi bir sorumluluğu taşıyan herkes bu gökyüzünün kıymetini bilerek yaşamayı öğrenmeli. Bir daha kimse karartmasın diye gökyüzümüzü bir muştu için kapıları aralamak gerek. Bizi çağırıyor bir ses; hadi geçelim kapılardan.

“Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim el ele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerde”

Mustafa Uçurum Arşivi