Çocukluğum tek katlı bahçeli bir evde geçti. Bahçemizde renk renk güller, akşamsefaları, elma, vişne ve de kocaman bir incir ağacı vardı. Üzüm asmamız da vardı tabii balkona bitişik, akşam çayları günlük oturmalar çok keyifli geçerdi. Babam her mevsim özenerek dikerdi mevsim sebzelerini. Her akşam gün dönünce onları sulardı.
Bir de balkonda saksı çiçeklerimiz vardı. Begonya, nazlı kızım, küpe çiçeği, zilli ayşe… İsimleri gerçekten böyle miydi yoksa babam mı böyle çağırırdı, o bende hala muallâk! Tek tek konuşurdu onlarla, yapraklarını okşardı. Onlarda birbirinden güzel çiçekler açarak teşekkür ederlerdi babama.
Biz çocuk aklımızla pek anlamazdık ama babam bize her akşam bahçeyi temizleme görevi verirdi. Hem de ödüllü. Aslında maksadı bize de toprağı sevdirmekti. Anlatırdı bize hangi çiçeğin ne kadar zamanda sulanacağını, toprağının ne zaman değişeceğini. Çam ağaçları yetiştirirdi bir de. Mezarıma mutlaka bir servi dikin ki bana yarenlik etsin derdi. Öyle uzun seanslarda çocuk gelişimi seminerlerine katılmamıştı. Hatta okuma yazması dahi yoktu. Ama toprağın dilini iyi bilirdi ve bize en iyi bildiği şeyi severek öğretmeye, emanet etmeye çalışırdı kendince. Biz bu çabayı yirmi yıl sonra idrak etsek de.
İnsan, kaybetmeden kıymet bilmiyor. O bahçenin huzurunu ilk oradan başka bir bahçeye göçünce anladım. Evet, burada da mutluydum ama o bahçe benim her zaman sığındığım limanım oldu. Derdim olunca ya da sevinince bir şeye koşar sığınırdım, o huzurlu gemiye. Çocuklarımın da burada yetişmesini çok isterdim ama işte diyorum ya kaybedince değerleniyor her şey. Kızım bir nebze de olsa bu hayalimi yaşattı da oğlum koklayamadı sarmaşıkları. Çünkü ilk önce o bahçenin emektar bahçıvanı sevgili babam hastalandı. Ardından balkondaki saksılar küstü tek tek bize, sonra vişne ağacı kesildi. Kimse anlamadı dilinden, o yüzden kurumaya yüz tuttu. Üzüm asması kısaldı kaçırdık hep budama mevsimlerini.
Babam eridi günden güne, toprak da çoraklaştı onunla beraber, mevsiminde sebzeler ekilmez oldu. Sonra bir gün yol çalışması var dediler, görevliler gelip bahçe kapısında bizi selamlayan elma ağaçlarını kestiler. Üzerinde elmalarıyla beraber ayrıldı bizden. Şimdi ne zaman yeşil elmaya uzansam, yutkunamam, kalır elimde yarım. Babam oturdu onlara saatlerce ağladı. Sanki kollarım kesildi, damarlarım çekildi derdi ne zaman hatırlasa bahçe kapımızın nazlı güzellerini. Kısa bir zaman sonra incir ağacımız da nasibini aldı bu kıyımdan. Güllerimiz kurudu en son, babam pencereden izleyebiliyordu onları sadece. Hatıraları dipdiri, hafızası eskiydi artık. Kim bilir, belki de böyle olması onun için daha güzeldi.
Ve bir Nisan sabahında babamı uğurladık. En sevdiği ömrünü sevgili bir dost gibi, dizinde geçirdiği toprağın koynuna teslim ettik. Sanki artık her şey yarım, her şey eksik, en kötüsü de tamamlanmayacak. Toparlanamadık biz daha sonra. O yıl yaz mevsimi gülsüz geçti. Artık biz bu eve sığamadık. Zaten kapının önünde sürekli bir şeyler yerini değiştiriyordu. Her gün yeni bir çalışma betonlaştı artık yeşile boyanan her yanımız.
Nihayetinde yeni bir eve geçildi. Kocaman genişçe bir ev. Her şey yeni cıvıl cıvıl ama eksikti bir şey. Bir türlü ısınmayan duvarlar soğuktu sanki, ısıtmıyordu bizi baba ocağımız kadar. Huzur da vermiyordu. Burası sığınacak bir kucak gibi gelmemişti. Ağladım, içlendim, babamı düşündüm. O da rahat edemezdi burada, biliyorum. Çiçeklerini özlerdi, kapıdaki eski koltuğu bile daha sevimli gelirdi gözüne. Sen iyi ki burayı görmedin babam, iyi ki görmedin bahçe kapımıza vurulan kilidi. Tüm güzellikleriyle ve yaşanmışlıklarıyla beraber asırlık bir çınar edasıyla yıkılmayı bekleyen ocağını.
Yol kenarında şimdi bir siluet çocukluğumuz. Artık bir tramvay yolculuğunda cam kenarı seçip izlemek kaldı bizlere. Seni çok özledim, özledik, özlem hiç bitmeyecek babam. Elma ağaçlarının, akşamsefalarının, vişne mevsiminin özlemi ve senin özlemin hiç bitmeyecek…

