Modern Zaman Seyyahı
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

“Sanat nedir?” sorusunu, oldum bittim önemserim. Sözgelimi elime bir şiir aldığımda, bir okul koridorunda alelade bir resme tesadüf ettiğimde, bir filmi seyre koyulduğumda veya bir hikâye, bir romana düştüğümde “bu eserin müessiri bize ne anlatmak istemiş olabilir?” sorusunu sormaktan kendimi alamam. Dolasıyla bir eseri önemseyebilmem için onun hangi evrensel duyguyu veya hangi evrensel düşünceyi dillendirdiği önemlidir benim için. Tabi bu soru burada kalmaz elbette. Kendimce iyi bir sanat eserinin kriterlerini belirlemeye başladığımı fark ederim sonraları. Bir sanat eserine bu perspektiften bakıldığında, onu benim için değerli kılan ölçütler oldukça basitleşmiş olur o andan itibaren. Öncelikle sanat eserini benim gözümde değerli kılan şeyin insana değen bir tarafının olduğunu fark ederim artık. Bu bazen nefret gibi, acı gibi, özlem gibi, yalnızlık gibi bir duygu da olabilir veya bireysel, sosyolojik, siyasal veya felsefi bir düşünce de olabilir. Bu andan itibaren aklımı veya gönlümü “Peki müessir eserinde bu evrensel duygu veya düşünceyi nasıl anlatmış?” sorusu meşgul etmeye başlar ki sanat eseri söz konusuysa ikinci soru birincisinden daha az öneme haiz değildir benim için. Hatta bu iki soru at başı gider diyebilirim. Sanatkârı değerli kılan şey eseriyle, bu iki soruyu ne ölçüde cevaplandırdığıdır artık. Bu noktadan sonra ise özellikle edebiyatta, daha özelde hikâyede, teknik unsurlar devreye girmeye başlar ki bu unsurların, eseri müessir kılmadaki etkisi de göz ardı edilmemelidir. Tüm bunların üzerine sanat eserinde, bir de samimiyeti zikretmek gerekir ki samimiyet sanat eserinin sesi, nefesi mesabesindedir. Hiç şüphesiz samimiyet hırkası giymemiş metinler soğuk, bayağı, sıradan hatta eksiktir. Bu genel girizgâhtan bakıldığında, Hüseyin Ahmet Çelik’in İz Yayınları’nın muhayyel serisinden yayımladığı bir ilk kitap, Sevinebilirsin Suada İşte Yalnızız dikkate değerdir.

Hüseyin Ahmet Çelik; Edebi Müdahale, Gerçek Hayat, Aşkar, Berhava Öykü, Ayraç, Fayrap, Yedi İklim, Dil ve Edebiyat ve İtibar gibi dergilerde yer almış, Berhava Öykü ve Ayraç gibi dergilerin mutfağında kendine yer edinmiş, şimdilerde ise Muhayyel dergisinin mutfağında çalışan ve dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış hikâye yazarlarımızdan diyebilirim. Çelik’in bu yıl yayımladığı ilk hikâye kitabı Sevinebilirsin Suada İşte Yalnızız bu yazının esas konusu. Kitap toplamda on bir hikâyeden müteşekkil. Kitabın ismi, içerisindeki bir hikâyeden seçilmiş. Burada bu hikâyenin üzerinde durmalıyım biraz. Suada ismi Çelik’in anlatımıyla Bosnalı ilk şehidin isminden mülhem tercih edilmiş. Yakın tarihimizin en büyük dramlarından Bosnalı bir şehidin isminin tercih edilmesi çok yerinde bir tercih olmuş kanaatimce. Zira sanat eserlerinin tip veya karakterlerinin böylesi anlamlı isimleri barındırması ayrıca üzerinde durulması gereken ve anlamlı bir davranım. Bu hikâyedeki Suada, kurgu bakımından tımarhaneden sürekli firar eden bir tipin açmazlarını, bunalımlarını, dertlerini, sıkıntılarını dile getirirken seslendiği kişidir. Bir bakıma Suada, modern dünyanın bypass ettiği insani her şeyi kendisiyle hasbihal edilen kişidir. Daha da ileri gidersek hikâye tipinin bizatihi kendisi… Hüseyin Ahmet’in hikâye tipleri genelde modern dünya sathında sürekli arayış içindeki kişilerdir diyebilirim. Modernite’nin tüm dayatmalarına alternatifler arayan, bu arayışla bir yerlere varmaya çalışan hatta varamasa da aramaktan usanmayan, mücadelesi yalınkılıç devam eden, yolda olmayı her zaman yeğleyen tipler gördüğüm kadarıyla… Aklıma hemen “kim bir yanlışlık görürse onu eliyle düzeltsin…” hadisi (Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.) neşet etti. Hüseyin Ahmet’in hikâye tipleri tam da hadisin tarif ettiği tiplerdendir. Görüp yaşamak zorunda bırakıldığı yanlışlıklara mütemadi reddiyeler yapan tipler hatta diyebilirim ki hadisin devamında gördüğü yanlışlıklara kalbinden buğz ettiği için imanın en zayıflığına muhatap olmak yerine onu düzeltmeyi, buna gücü yetmediğinde ise en azından onu dile getirmeyi önceleyen tiplerdir. Suada hikâyesi ciddi olay örgüleriyle yoğrulmuş bir hikâye değildir ayrıca. Esasen Hüseyin Ahmet’in hikâyeleri ciddi olay örgüleriyle yoğrulmuş hikâyeler değildir zaten. Mekân ise modern zamanların küçük diyebileceğimiz insanlarının ya küçük evi yahut bir apartman dairesidir. Sokaklar bugün dışarı çıktığımızda karşılaşabileceğimiz insanların sokaklarıdır. Aslında anlattığı bizim hikâyelerimizdir. Çelik, bizim hikâyelerimizi anlatırken kaybedip de bir türlü bulamadığımız eksik yanımızı arıyor gibidir. Onun hikâyeleri modern dünyada canı sürekli yakıldığı için, başkaldırıyı sürekli önceleyen tiplerin iç seslerinin sökünüdür bir bakıma. Özellikle Suada hikâyesini burada tekrar anmalıyım. Yeri gelmişken Hüseyin Ahmet Çelik’in kitabına Ömer Faruk Dönmez’in Hep Aynı Hikâye isimli eserini anarak başlaması elbette dikkatimden kaçmadı. Her iki eseri irdelediğimde, her iki müellifin de sanata bakışlarının birbirine benzer olduğunu anlamam hiç de zor olmadı. Zira Dönmez’in Hep Aynı Hikâye’sindeki tiplerin de modernizmle meselesi olan, kavgalı tipler olduğu ortadadır.

Hüseyin Ahmet’in bu eseri daha önce de belirttiğim üzere on bir hikayeden müteşekkil. Genelde nicelik bakımından birbirini anımsatan metinler. Hüseyin Ahmet’in gönül dünyasında Karakoç, Necip Fazıl hayli yer etmiş olmalı ki bir hikâyesinin ismine Karakoç dizesi misafir olurken, bir başka hikâyesi Necip Fazıl’ın bir şiirinin hikâyeleşmiş şekli olabiliyor. Zira bu beni hiç de şaşırtmadı çünkü Hüseyin Ahmet’in sanat anlayışı bu iki dev şairin sanat anlayışına hiç de yabancı olmasa gerek. Hatta onun Eve Dön isimli hikâyesinde, Dostoyevski’nin bir roman karakteri Yekov Petroviç Goladkin’e benzeyen bir tipi ve onun hayatını anlatmasını gözden kaçırmış değilim. Zira Hüseyin Ahmet, her ne kadar bu büyük sanatkârlardan etkilense de hikâyelerindeki tiplere kendi özgün sanat anlayışını elbise olarak biçebilmeyi bilmiştir.

Onun bu ilk kitabında ilgimi fazlasıyla çeken hikâyelerinden bir diğeri ise yukarda da zikrettiğim Eve Dön hikâyesidir. Bir sabah uyandığında evin bir köşesinde kendisiyle karşılaşmasını kurguladığı bu hikâye, kitaptaki hikâyelerinden ayrı bir kefeye konulması gereken bir hikâyedir bence. Bu hikâye hem kurgu hem işleniş bakımından farklı bir tarlanın hasadı gibidir. Onu farklı kılan en önemli şeyse kişinin felsefi anlamda kimlik kargaşasını başarılı bir şekilde anlatmasıdır hiç şüphesiz.

“Gözlerim ağrıyor sana bakmaktan...” yahut “Bir kalbi varsa insan, yolunu asla kaybetmez.” veya “Çünkü yaralar, kalabalıkta kanar, tenhada sızlar.” yahut da “Kendi rüyanda bile ezerler seni Suada.”, gibi cümleler kitabı okuduktan sonra havsalamda yer etmişti. Ha unutuyordum. İyi bir eser sona erdiğinde kendinden bir şeyleri muhatabında saklayabiliyorsa bu da sanat eserinin değerine yönelik önemli bir ipucudur diyebilirim.

Ezcümle Sevinebilirsin Suada İşte Yalnızız bence başarılı bir ilk kitap… Zeynep Acar “İlk kitaplar duygu ağırlıklıdır.”, diyor. Katılırım ayrıca unutulmamalıdır ki duygu samimiyetin ikiz kardeşidir. Duygu belki her şey değil ama bizi biz yapan aklımızla birlikte önemli bir niteliğimizdir. Vesselam.

Abdullah Yıldırım Arşivi
23 Sayı: 23 - Haziran 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler