Peyami Safa Düşüncesinde Doğu-Batı Diyalektiği
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Cumhuriyet’in ilanıyla modernleşme olgusu radikalleşti. Doğu’ya ve geçmişe ait her ne varsa atılıp yerine; Batı’lı ve millî değerler kurgulanmak istendi! Bu kopuş ve inşa sürecinde, bizi geri bırakanın ne olduğu ve nasıl terk edileceği sorunu ile Batı’nın ne olduğu ve nasıl Batılı olunacağına dair sorunlar ise hala güncel! Bazıları geçmişe düşmanlıktan, bazıları moderne kompleks hastalığından, bazıları ise samimi olarak çıkış yolu arama endişesinden neşet eder.

Ortak yön ise; Batı’nın siyasi esaretinden kaçış yine Batılılaşmakla mümkün görülür! Bu ironik durum hayatta kalmanın zarureti gibi algılanır. Bu döneme, ideoloji kazandırma çabalarının iki bileşeni olduğu söylenebilir. Bu bileşenler aynı zamanda modernleşmenin trajedileri olur. “Batı’ya rağmen Batılılaşmak” ve “halka rağmen halk için!”

Dönemin atmosferi her kalem sahibinin bu olgu hakkında söz söylemesini gerekli kılmış gibidir. Peyami Safa (1899/1961)’da bunlardan biri. Onun edebiyatçı kimliği zihnimize kazınsa da özellikle Batılılaşma, Doğu-Batı diyalektiği ve tasvirleri üzerinden modernleşme tartışmasına dahil olması, incelenmesi gereken bir durumdur.

Safa; Cumhuriyet öncesi siyasi ve düşünsel birikim ile Cumhuriyet arasında bağlantılar kurabilen ender düşünürlerdendir. Enteresan yaklaşımlarıyla, Batı uygarlığının temellerini İslam ve Doğu’da arar. Elbette diğer düşünürler gibi, neden geri kaldığımıza dair tartışmalara o da dâhil olur ve karşılaştırmalar yapar. Doğu ve Batı’nın kaynaklarını anlamaya çalışır. Ona göre; Batı medeniyetinin kökleri; Grek-Latin kültürü, Rönesans ve Hristiyanlık’, Doğu’nun kökleri ise; Arap-Acem kültürü, Rönesans’ı idrak edememe ve İslam’dır! Türk düşüncesi ise bu iki medeniyet arasında sıkışmıştır. Görüldüğü üzere, din ve kültür dışında Rönesans iki medeniyet arasındaki temel ve net farklılıktır!

Safa kendinden önce Türk Devrimi’ni ele alan çalışmaların din, kültür, medeniyet üzerinde durmadan sadece hukuki ve siyasi boyuta vurgu yaptıklarını söyleyerek, Türk Devrimi’ni anlama çabalarının eksikliğine gönderme yapmaktadır. Safa, Türk düşünürleri hakkında şimdi de geçerli olabilecek bir eleştiri yapar. Ona göre; Türk düşüncesi kendine, Batılı filozofların aynasından bakmaktadır. Bu yüzden yerli düşünce gelişmemektedir. Bu itibarla herhangi bir Batılı felsefe ya da metodu şiar edinmeden, Avrupalılaşma ve devrim sürecini ele almak ister. Ona göre devrim, II. Meşrutiyet döneminden ilham almıştır. Devrimin temel umdeleri olan Garpçılık ve Türkçülük yine bu dönemden bakiyedir. Bu itibarla, devrimi tarihsel ve düşünsel gelişim boyutu içinde anlamlandırmaya çalışır.

Türk düşüncesinin değişmeyen çıkmazı; kendimizi ne orada, ne burada hissedemeyişimiz ve yeni fikirler üretemeyince “hiç olmazsa bunu yapalım”ın etkisi ile motive olan, “sentezcilik” Safa’da da ortaya çıkmaktadır. Safa; bilimci gördüğü Batı ile sezgici gördüğü Doğu arasında, bilimi sezgi ile sentezlemeye ve medeniyeti yaratan düşüncelerin kaynaklarının aynı olduğunu izah etmeye çalışır.

Safa, Türk düşüncesindeki yavanlığın, kıtlığın sebebini; fikirlerin nazarilikten aksiyona, yani siyasetin içine girmesine bağlamaktadır. Türk düşüncesine, daha önce tespit ettiği “kendini Batı düşüncesinin aynasında görmek” eksikliğine, “düşüncenin siyasileşmesi” ile yeni bir boyut eklemektedir. Türk düşüncesi hem taklit hem de siyasileştiği için kusurludur. Safa, harp sonrasında iki düşüncenin ayakta kaldığını söyler; Türkçülük ve Garpçılık. Bu düşünceler devrimin temel prensipleri halinde devam edecektir. Safa dönemin diğer aydınları gibi Batı’ya rağmen Batılılaşmanın stresi ile başa çıkabilmek için, Batı medeniyeti ve Batı emperyalizmini ayırma telaşına düşer! Ona göre; Kurtuluş Savaşı esnasında Batıcılık tehlikeli bir mecraya girmiştir. Batı medeniyeti ve Batı emperyalizmi karıştırılmaya başlanmış ve emperyalizme olan kin medeniyete yönelmiştir. Bunun göstergesi kurtuluş edebiyatında Batı; “tek dişi kalmış canavar” olarak tanımlanır. Mustafa Kemal bunun çaresini; Türkçülük ve Garpçılığın Osmanlılık mefhumundan gelen yanlarını kesip atarak bulmuştur. Safa da Osmanlılığı kesip atmak konusunda oldukça radikaldir! Onun için, devrimin değişmez iki prensibi milliyetçilik ve medeniyetçiliktir. Medeniyetçilik taklitçiliğin ötesinde Avrupa’nın metoduna, düşüncesine ve muaşeretine geçiş; milliyetçilik ise; Orta Asya köklerine yeniden bağlanmadır. İkisinde de Osmanlı yoktur!

Safa, Türk Devrimi’ni; ideolojiden çıkma değil, hayati bir hamle olarak tanımlar. Safa’nın devrimi; fikri değil reel şartların zorladığı bir hareket olarak görme eğilimi, dönemin yaygın anlayışıdır. Devrimi yüceltmek için geliştirilen bu anlayış, devrimin öncesinde ideolojik bir zemine dayanmadığı gerçeğini ifade ettiği gibi, devrimin pragmatist eğilimine de gönderme yapmaktadır. Koşulların belirlediği ve değişen koşullarda yeniden inşa edilen devrim!

Nitekim Türk milliyetçiliğinin doğuşu da Balkan Harbi gibi şartların ortaya çıkardığı ve “zilletin verdiği küçülme duygusunun telafisi”dir. Millet bunun için “şerefli” tarihine sarılmıştır. Safa’da da “zillete düşmek” ve “şerefe sarılmak” kavramları önemlidir. Türk Devrimi’ni “zilletten kaçış, haysiyete varış” biçimde yorumlayan genel anlayış içinden kelam etmektedir. Safa’ya göre bu durum, Kemalist milliyetçiliği doğurmuştur! Ve bu milliyetçilik Osmanlı’yı yüzde yüz reddettiği için Türk’tür! Ancak faşist değildir! Kemalizm; anti-liberal, anti-demokratik olduğu gibi anti-faşist ve anti-sosyalistdir! Bütün bu çabalar Türk Devrimi’ne ve sonrasındaki rejime orijinallik yükleme amacını taşır.

Bununla birlikte Safa’ya göre Atatürk; İslamcılık ve Turancılık kadar insaniyetçiliğin de hayal olduğunu görmüştür ve Türk milliyetçiliğini “reel bir politika” olarak beyan etmiştir! Savaş yıllarında yayımlanan Yeni Mecmua’da Gökalp, Türk milliyetçiliğini coğrafi olarak üçe ayırdığında (Turancılık, Türkmencilik ve Türkiyecilik) üçüncüsünün uygulanabilir bir politika olduğunu belirtmişti. Neticede Atatürk’ün milliyetçiliği de Anadolu ile sınırlanan bir biçime kavuşur. Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan “evrensel insanlık birliğine” olumsuz bakışı Safa’da da görmek mümkündür. Devir ne sınıf, ne birey dönemidir; dönem millet dönemidir. 19. yy.da ortaya çıkan tek bir bütün vardır; o da millettir. Aslında reddedilen Ümmet’tir!

Safa, Türk inkılâbını izah etmeden önce Garp ve Şark medeniyetlerini izah etmeye çalışır. Mademki Türk inkılâbı Doğu’dan Batı’ya geçiştir, önce bu medeniyetler anlaşılmalıdır. Safa’ya göre; Kemalizm ne din, ne de gelenek düşmanıdır! Ancak laiklik, ezanın ve Kuran’ın Türkçeleştirilmesi bu sanıya neden olmuştur! Oysa Kemalizm sadece dinden batıl inançları atmış ve dini millileştirmiştir! Çünkü Türk toplumu millî esaslar üzerine kurulmalıydı! Safa için milliyetçilik ile laikliğin birbirinden kopmayan bütün olduğunu görmekteyiz. Ona göre Türk Devrimi; dinî, millî ve medeni geleneklere dayanmaktadır. Çünkü Batı’dan aldığımız medeni adetler arasında Hıristiyan gelenekler de vardır. Ancak bu gelenekler Hıristiyanlığın dinî mahiyetini bırakarak medeni bir mahiyet almıştır ve Avrupa ruhu yalnız dinî bir yapı değildir. Gökalp’in “İslam ümmeti” vurgusuna rağmen devrimin “Hıristiyan geleneğini” tercih etmesi Safa’da ifadelenir. Ancak Batı’nın bu geleneği, tıpkı tekniği gibi kendinden sıyrılarak birden uluslararası yapılmakta ve yürekler ferahlatılmaktadır! Gökalp’in üçlemesine devrimde İslam’ın yerine “medenileştiği” varsayılan “Hristiyan gelenek” geçirilir!

Safa, 19.yy. Avrupa medeniyetini “makine medeniyeti” olarak tanımlar ve bu medeniyetin temelini coğrafi olarak Akdeniz havzasına bağlar. Doğu ve Batı uygarlıkları aynı kökten gelen iki ayrı daldır. Ancak Batı ile Doğu sonradan farklılaşmıştır. İlki çalışmaya devam etmiş ikincisi ise hareketsiz kalmıştır. Avrupa bir makine olduğuna göre Doğu’dan aldığı maddi ve manevi hammaddeyi işleyerek gelişmiştir. Doğu hammadde deposu, Batı sanayi! Avrupa medeniyeti üç büyük tesir ile meydana gelmiştir; Yunan’ın zekâ disiplini, Roma’nın toplum disiplini ve Hıristiyanlığın ahlaki disiplini. Demek ki Avrupa bir “disiplin” medeniyetidir.

Modernliğin bir yanı özgürleşme, diğer yanı ise akılcılaşmadır. Akılcılaştırma; şeylerin düzen, disiplin ve denetim altına alınmasıdır. Safa’ya göre, Avrupa her şeyden önce bilimin yaratıcısıdır. Matematikleştirme; her şeyi denetim altına almanın önemli bir yoludur. Matematik tamamen akli bir bilim olduğuna göre Avrupa medeniyeti rasyonalite ile eşdeğer görülmektedir. Batı modernliğinin bir diğer ilkesi, Roma’dan miras, kanunların akla dayalı olmasıdır. Roma Avrupa’ya bir toplum düzeni ve site disiplini getirmiştir. Safa, Batı’nın toplumu da rasyonelleştirdiği ve bu şekilde disiplin altına aldığını kabul etmektir. Avrupa’yı tamamen akıl ile her şeyi disiplin altına alan bir uygarlık olarak ve tamamen modern bir şekilde tanımlamaktadır. Kaldı ki 1930’lar modernitenin toplumu akılcılaştırma ve disiplinleştirme sürecinin yaşandığı, oldukça totaliter bir modernlik anlayışının yürürlükte olduğu, bireyin ve onun özgürlüğünün baskılandığı bir zaman dilimidir. Bu durumda Safa’nın Batı’yı, “rasyonalite ile disiplin altına alma” biçiminde görmesi şaşırtıcı değildir.

Safa, Hıristiyan etkiyi de benzer biçimde yorumlar. Hıristiyanlık ile Avrupa vahdet fikrine ulaşmıştır! Roma’nın tek hukuk anlayışı, tek tanrı ile tamamlanmıştır. Dünya için tek hukuk, öte dünya için tek tanrı. Hıristiyanlık vicdanları birleştirmiş, ahlaki bir disiplin yaratmıştır! Böylece aklı, toplumu ve ahlakı ile disiplinli bir medeniyet vücuda gelmiştir. Safa’ya göre; Yunanlaşmış, Romalılaşmış ve Hıristiyanlaşmış her yer Avrupa’dır! O halde biz de aklımızı, toplumumuzu ve ahlakımızı disiplin altına alabilirsek Avrupalılaşabiliriz! Avrupa’nın kendi somut şartlarından kopartılan disiplin kavramı ve disiplinleşme süreci ile Batılılaşmanın altın anahtarına kavuşmuş olduk; hem de millî onurumuza hiç halel getirmeden!

Avrupa bu ise o halde Şark nedir? Bu soruya Safa’nın cevabı, öncelikle Asya’da, Avrupa’da olduğu gibi birliğin olmadığıdır. İki Şark vardır: İslam ve Brahman-Budist Şark. Bununla birlikte Avrupa fert ve bilim ise, Şark’ta bunların esamisi okunmaz. Üstelik Şark’ın kendine ait bir bilinci bile yoktur. Batı ne ise onun tersi Doğu’dur. Oryantalizm işlemeye devam ediyor; Şark ilgisiz, sessiz ve telaşsızdır. Akıl ve bilim onda yoktur. Şark’ta felsefe değil inanç vardır. Şark bilmez, inanır. Safa, bu Şark’tan kendimizi sıyırmanın yolunu da bulur! İslam Şark, Budist Şark’a göre daha Avrupalıdır! Batılılaşırken hemen kendimizi Doğu’dan sıyırarak, Batı’nın yanında yer alarak, Doğu’yu Batı gibi suçlamaya başlarız! “Biz de Batılıyız” o halde bize yöneltilen suçlamalardan sıyrılmalı ve bu suçlamaları bizden daha çok Doğu’ya yöneltmeliyiz! Yeni Batılı Türkiye’nin aydını, Batı’nın safında yer almaya çok heveslidir!

İki şark arasında ne fark vardır? Öncelikle İslam Şark’ta kadercilik ve nirvana yani dünyevi arzuların susturulması yoktur. İslam, Garplı bir düşünce tarzına sahiptir. Hz. Muhammed (s); “Hiç ölmeyecekmiş gibi çalış” demiştir! Avrupa, çalışıyor ise İslam’da da çalışmak esastır. Üstelik uyuşuk olan İslam değil, Budist olan Şark’tır. Avrupa, Şark’ı hep bütün olarak görür. Bunları hep birbirine karıştırır, birine ait olanı hepsine yayar. Hatamız ise; Avrupa’nın bizi Budist-Şark ile karıştırmasını, bizim hakkımızdaki ön yargılarını hemen benimsememizdir. Türk milletinin “Asyalı iptidai kavimlerden” olmadığını göstermeliyiz! Safa’nın asıl çabası burada ortaya çıkar; üstelik milliyetçilik ilkesinin köklerine dinamit koyma pahasına, Türk milletinin Asyalı olmadığını ispat etmeye çalışır!

Türk milleti Avrupalılaşabilir mi? Evet. Çünkü Türk milletinin içinde olduğu İslam-Şark medeniyeti Akdenizlidir. Batı medeniyeti de bu havzadan doğduğuna göre biz de bu kafayı alabiliriz. Ne olmuştu da aynı kökten gelenler bu kadar farklılaşmışlardı? Safa’ya göre, İslam Türk ve Yunan düşüncesinin atası Aristo’dur. İslam skolâstiği; Aristo ile Eflatun’u ve hikmet ile şeriatı birleştirmeye çalışmıştı. İşte bu birleştirme çabası Garp ile aramızdaki mesafenin ve Türklerin Avrupa Rönesans’ını idrak edemeyişinin nedeni oldu! Rönesans; dinden sıyrılıp, insan aklını özgürleştiren dolayımı ile önem verilen bir olaydır. Rönesans, laiklik ve bilimsel düşünce temelinde tanımlanan, Batı’yı Batı yapan olgudur. Bizim buna yabancı kalmamız, Batılılaşmamızı geciktiren kritik bir dönüm noktasıdır!

Safa’ya göre, bugünkü Avrupa kafasını teşkil eden Türk ve Arap rasyonalizmi Doğu’da, Batı’da olduğundan daha fazla hücuma uğramıştır. Böylece Gazali ve Muhyiddin İbn-i Arabi ile Doğu’da mistik ve ilahiyatçı görüş egemen olmuştur. Batı, temelde rasyonel düşünce olduğuna göre, Doğu’nun rasyonaliteden İslam felsefesinin etkisi ile uzaklaşması, Doğu’nun rasyonelleşmesine, dolayısı ile Batılılaşmasına engel olmuştur. Neticede Batı rasyonalitesinin temeli olan İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt Batı’yı Doğu’dan daha fazla etkilemiştir. Bu düşünürler teolojiyi kozmoloji haline getirmeye çabalamışlardı. Ancak İslam felsefesi tam zıt bir yola girmiştir. İslam felsefesinin akılcı ve tabiatçı kolu Hıristiyan Garb’a, iman ve ilahiyatçı kolu Şark’a tesir etmiştir. Batı akılcı düşünceyi İslam’dan alırken, Doğu imancı düşünceyi Hıristiyanlıktan almıştır. Hülasa Safa’ya göre; Batı rasyonalitesinin temeli Doğu, Doğu mistisizminin kökeni Batı’dır. Gazali, mistisizmi, İncil’den öğrenmiştir! O halde Batı’yı ilerleten Doğu düşüncesi, Doğu’yu gerileten Batı düşüncesidir! Bu şekilde hem “geri kalmamızın” sorumluluğunu Batı’ya atarak rahatlıyor, hem de Batı’nın ilerlemesinin saiki olarak kendimizi görerek Batı’nın üstünlüğü karşısında ezilmekten kurtulmuş oluyorduk!

Safa, Batı’nın düşüncesinde İslam, Doğu’nun düşüncesinde Hıristiyan olmasını, “çaprazlama tekâmül” ve “kafa değiş-tokuşu” olarak nitelendirir ve bunun nedenlerini araştırır. Ana nedenin, Hıristiyanlığın merkezinin Kudüs’ten Roma’ya alınması olduğunu söyler. Bu hadise, Batı’nın yükselişi ve Doğu’nun düşüşüne neden olmuştur. Türklerin Batı’dan geri kalmasını bu şekilde açıklar. Bütün hadise Hıristiyanlığın merkezinin yer değiştirmesidir! Buna bağlı olarak Batı ile aramızdaki zamansal mesafe altı asırdır. Türk aydının da ne kadar geri kaldığı önemlidir; bu zamansal mesafe bize ne kadar hızlı koşmamız gerektiğini söyler!

Safa’ya göre; İslam, Hıristiyanlığın anti-tezi değil tamamlayıcısı olduğu için, dinsel faklılıklar Doğu ile Batı’yı ayırmaz! Aradaki farkı, Roma ve İran’ın siyaset felsefelerinin farklılığı ile açıklar. Hem Roma, hem de İslam eşitlikçidir ve siyasi otorite kaynağını topluluktan alır. Ancak İran’ın Zerdüşt dini, siyasi otoritenin kaynağını Tanrı’ya bağlar. Böylece Doğu ile Batı birbirinden farklılaşmaya başlamıştır. İslam-Şarkı’nı, Batı’dan uzaklaştıran İran olmuştur.

Görüldüğü üzere siyasi otoritenin kaynağının bu dünyadan öte dünyaya geçişini Doğu’nun handikabı olarak görür. Bu söylem Safa’nın laikliğe verdiği öneme işaret etmektedir. Ancak Doğu’nun rasyonalite ve laiklikten uzaklaşması, Batı ile farklılaşmasına ve Batı ile arasına mesafe girmesine neden olmuştur. Safa bütün bunlardan sonra Batı medeniyetinde iki temel unsur bulur: Matematikleşmek ve kentleşmek! Doğu ise, mistisizm ve step uygarlığıdır!

Türk düşüncesi çocuk ve dişi sezişine sahiptir. Bu fikir oryantalizmin Doğu’yu “dişi” olarak tanımlaması ile de uyumludur. Safa bazı Türk aydınlarını, “Batı bizi nasıl görüyor” ise öyle gördükleri için eleştirirken, kendisi de aynı hatayı tekrarlar. Batılılaşmanın iki sacayağı vardır: Düşüncenin riyazîleşmesi ve cemiyetin siteleşmesi. Riyazîleşmek ise siteleşmeye bağlıdır. Bunun için de nüfus kentlerde yoğunlaşmalıdır. Bunun yolu ise endüstrileşmektir. Şimdiye kadar düşüncenin-kafanın değişimi ile Batılılaşmayı bir görürken, şimdi tersinden giderek sanayileşmek gibi alt-yapısal bir hadiseyi getirip Batılılaşmaya bağlamaktadır. Geç modernleşmenin telaşı Safa’da da fazlasıyla hissedilmektedir!

Köklü bir medeniyetin reddi ve bize ait olmayanın kabulü o kadar ağır bir sorumluluk olmalı ki; bu dönemde olguyu anlamaya, anlatmaya, kabul edip, ettirmeye çalışan her düşünürde bunun gelgitlerini görebilmek mümkün. “Ne yardan geçerim ne serden” ikilemi ile “biz de sizdeniz” kompleksi dönemin hâkim psikolojisi olsa gerek! Sorunu kronikleştiren yapay çözümlerin, yeni sorunlarla vakayı daha da içinden çıkılmaz bir boyuta taşıdığını çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Belki de bugünden baktığımız içindir, kim bilir?

Sinan Ön Arşivi