Sinemada Yapı Bozum (Mother 2017)
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

90’lı yılların başlarından itibaren sinema deneyimleri ve sinemanın kurgulanma şekli anlaşılmaz ve karmaşık bir durum arz etmiştir. Bu karmaşık öyküler psikolojik anlama yollarını tersine çevirip eskiye ait kodları yapı bozuma uğratarak yeni kimlikler oluşturmuştur. Eskiye ait bu kodlar ya da yaşanmış eski anlatılar bir şekilde sinemanın grameri içinde gizemini saklayarak bilmeceye çevrilmektedir. Bu popüler anlatım tekniği birçok seyirciyi zorlamaktadır. Bu yöntemle çok ‘uzak olan’ yeni sunumla ‘yakına’ getirilmektedir.

Yönetmenliğini Darren Aronofsky’nin yaptığı Mother’in (2017) konusu teolojik kodların sinemaya aktarımıdır. Film bir legodan farksızdır, şifreli ya da özel şaşırtmalar içermektedir. Kullanılan imgeler, metaforlar, filmde çokça yer edinmiş. Lakin bu öğeler filmde bir başka katmana saklanmış. İlk bakışta anlaşılamayan bu imge ve metaforların anlaşılması için filmin izleyici tarafından yeniden kurgulanması gerekmektedir. Filmi izlerken karmaşık hale getirilen örgünün orijinalini bulmak zorlaşıyor; bu durumda, bu tarz filmlerde sonraki sahneler için bir bellek oluşturulması da zorlaşıyor. Filmin Şair/Tanrı karakterinin şu ifadesi kurguyu daha anlaşılır kılmaktadır; “Hiçbir şey yeterli değil. Yeterli olsaydı yaratmazdım. Ama yapmak zorundayım. Ben yaratırım, çünkü yaratıcıyım.” Filmdeki Şair/ Tanrı karakteri bu şekilde tanımlanmıştır. Filmdeki anne/Maria karakteri ise bir erkek çocuğun doğumuna hazırlanır ve babası da Şair/ Tanrıdır. Filmin öznesi anne/Maria’dır. Şair/Tanrı ise yan karakterdir. Bu sebepten ötürü seyirci, anne/Maria karakterinin bakışlarıyla filmi yorumlamakta, onun kişiliğiyle bütünleşerek anlam boşluklarını doldurmaktadır. Bu film tamamen özel kurgular üzerine hazırlanmıştır. Filmin içindeki karakterlerin hiç birinin ismi yoktur. Bu da kurgunun parçasıdır ve bize Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ eserindeki; “Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin henüz daha adı yoktu ve bunlardan söz edilirken parmakla gösterilmekteydi.” ifadesini anımsatır.

Seyirci/izleyici, filmi izlemeye önce ipuçları ve çıkarımları kullanarak bilişsel bir anlam kurgusu ile başlamalı. Filmde, izleyici için ipuçları aktive edilerek boşlukların doldurulması sağlanmıştır. Öncelikle anne/Maria karakterinin bakış açısıyla ağırlıklı olarak yakın çekimler baş ve yüze yapılmış. Bu çekimler esnasında arka fonlar flulaştırılmış ve böylece seyirci de anne/Maria karakterinin yaşadığı bunalımı yaşamıştır. Bu bunalımı anlatmak için özenle saklanmış veya tamamen gizlenmiş bilgiler bulunmakta.

Kadraja giren nesneler ya da olaylar sadece sıklıkla kullanılmakla değil aynı zamanda diğer kavramlarla ilişkilendiriliyorsa önem arz eder. Filmdeki ev metaforu Jung’un tanımladığı insan psikolojisi üzerine kurgulanmıştır. Evin girişi; insanın günlük yaşamı, yemeklerin yendiği, misafirlerin ağırlandığı, kavganın ve cinayetin işlendiği, dış dünyayla bir telefon aracılığıyla bağlantı kurulan bölümdür. Filmde bu bölüm: “Bütün bunlar sadece bir dekordan ibaret” olarak tanımlanır. Çatı kat ya da en üst kat insanın ilk dönemi ya da çocukluk döneminin izidir. Evin bu bölümü, Şair/Tanrı’nın yazılarını yazdığı ve dokunulması yasaklanmış kristal bir taşın saklandığı yerdir. Ki bu taş, filmin kurgusunun ana taşıyıcılarından biridir. Çatı katı evin en güzel bölümüdür. Mahzen ise insanın bilinçaltıdır ve buradaki başka bir kapalı mekân ya da sandık, kutu vs. insanın kendisine kapalı ve karanlık bölgesidir. Filmde burası; “Görünüşe göre evin bu bölümüne hiç dokunmamışsın” şeklinde ifade edilir. Geçmiş ve benlik, oluşumun karşılığıdır. Burası evin kazan dairesinin bulunduğu ve kirli çamaşırların yıkandığı yerdir. Aynı zamanda filmin de yok oluşun ve parçalanmanın başlangıcıdır.

Evin iç duvarlarında gri renk hâkimdir ve bu bulutlu gökyüzünü anımsatmıştır. Evin iç dekorasyonunu anne/Maria tek başına yapmakta ve tercih ettiği sarı rengi bir ressammış gibi en ince detayına kadar titizlikle çalışmaktadır. Kendisi bunu şöyle ifade eder; “Burayı bir cennet haline getirmek istiyorum.” Gri rengin üzerine sarı tercih, Tintoretto’nun ‘Golgota’sındaki sarıyla parçalanmış gökyüzünü ve Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önceki ‘Son Akşam Yemeği’ resimlerinin hâkim sarı rengini anımsatmıştır. Alçıya dâhil edilen rengin yeşil değil de sarı olması gizli de olsa bir takım dürtülerin yansımasıdır. Alçıya atılan sarı renk, aynı zamanda anne/Maria’nın bunaldıkça içtiği antideprasanın rengidir. Bu nesne haline gelmiş bir bunalımdır. Onun gözünde duvarlar saydamdır. Hep kalbini evin duvarlarında katılaşmış bir şekilde görmektedir. Bunalım esnasında evin duvarları sürekli dökülür veya değişime uğrar. Bakışları onun kendi gerçekliğini oluşturmuştur. Şair /Tanrı nesnenin ötesinde konumlanırken anne/Maria ise nesneye yakındır. Bu aynı zamanda ‘müşahede ile batın’ âleminin kıyaslanmasıdır. Kadın doğurganlığıyla neslin devamının yegâne aracıdır. “Doğa ana” nasıl kendisini tahrip eden insandan birçok şeyi mahrum ediyorsa anne/Maria da evine ve mahremiyetine giren insanları eviyle birlikte yok etmiştir. Daha önce arzuladığı cenneti ayağının altından kaydırmıştır. Filmde bu görseller, saklı bir niyetin uzantısıdır. Yönetmen nesnelere veya teolojik öykülere tersten bakarak ciltler dolusu insanlık tarihini aktarmayı başarmıştır. Karanlık bir ruhun nesnelerle nasıl kaynaştığı ifade edilmiştir. Filmde çok zorlukla doğum yapan anne/Maria’nın erkek çocuğunun emzirme sahnesini durduralım, karşımızda Giorgione’nın “Fırtına” resmini buluruz. Bu resimde Maria yarı çıplak haliyle çocuğunu emzirmekte ve ona bir erkek bakmakta. Film bunu bize metafor halinde sunmuştur. Suyun maviliği ancak derinliğiyle daha da belirginleşir ve rengi daha da koyulaşır. Filmde de aynı yaklaşımı görürüz. Anne/Maria’nın çocuğunun doğum öncesi ve sonrasındaki olayları, kocanın davranışları, gelen misafirler ve çocuğunun linç edilmesi vs. filmdeki olayların düzenlenişi ve olayların birbirlerine dolandırılması derinliğin görülmesini zorlaştırılmıştır.

Her ne tür öğreti olursa olsun anlamaktansa ona inanılması esastır. Ferdi, ayrıcalıklı hale getirmek kendi önündeki engellerin aşılmasını kolaylaştıracaktır. Bunların hiçbiri aklın gücüyle gerçekleşmez, ancak kalple oluşur. İnançlar bu işin temel dayanağıdır. Her ne kadar kalbin kan akışını sağladığını bilsek de bu organ, teolojik algıda çok önem arz etmekte. Bütün kültürlerde kalp her zaman önemsenmiştir. Samimiyetin ölçüsü olarak iyi kalpli, kötü kalpli gibi kavramlar insanlığın ortak söylevidir. Kalp metaforu filmde çok yoğun kullanılmış ve belki de ana kurguyu oluştururmuştur. Filmin sonunda daha iyi anlaşılacaktır ki kristal görünümlü taş, sevgi ve aşkın karşılığıdır. Şair/Tanrı, anne / Maria’ya yalvararak şöyle bir ifade kullanır ve “Bana biraz olsun inancın varsa” diyerek kendi evini talan ve çocuğunu linç eden insanları affetmesini ister. Aslında bütün insanlığı etkisi altına alan bir gücün anne/Maria’yı ikna edememesi ile dünyevi hırs ve aklın öncülüğü vurgulanmıştır. Ahiretin kapısı kalple açılmakta. Kalbin diğer manası imandır. Tanrı, insanın yaratılışında kalbe ‘merhameti’ yerleştirmiştir. Anne /Maria’nın kalbi filmde katılaştırılmıştır.

Filmde yaratılışın, evin içinden başlayarak dışa doğru gösterimi yapılmıştır. Hıristiyanlık teolojisi ontolojik olarak ‘sevgi’ üzerine kurulmuştur. İslam ise aşktır. Yaratılan her şeyin işlevselliği vardır. Bütün varlıklar bir amaç için insanlığın hizmetine sunulmuştur. Bu amaçlar bir niyete bağlanmıştır. Hatta insanın ürettiği çok basit bir meta bile işlevselliğiyle niyeti ortaya koyar. Bir kibrit çöpü bunun en basit örneğidir. İşlevselliği ve niyeti ortaya koyar. Bu açıdan bakıldığında filmde erkek/Tanrı evi yaratmakla bir niyetliliği ve işlevselliği ortaya koymuştur. Bu sebeple Şair/Tanrı tarafından gelen insanlar kovulmamıştır. Filmde şöyle diyaloglar geçer:

Anne/Maria: Gönder onları.

Erkek/Tanrı: Yapamam.

Anne/Maria: Yapabilirsin sana tapıyorlar sözünü dinlerler. Neden gönderemiyorsun?

Erkek/Tanrı: Gitmelerini isteyemiyorum.

Ev Tanrı’nın evi, gelenler Tanrı misafiri. Aslında bu durum yaratılış niyetliliğiyle bu işlevselliğin karşılığıdır. Ev, aslında Şair/Tanrı’nın niyetliliğiyle onu en ince ayrıntısına kadar restore eden anne/Maria’nın niyetliliğiyle çatışma alanı haline getirilmiştir. Eve gelenler açısından bu durum Tanrı’ya iman iken anne/Maria için istiladır. Aynı zamanda anne/Maria’nın yaratılışı da bir işlevselliğin ve niyetin karşılığıdır. Bu da çocuğun insanlığa sunulmasıdır. Anne/Maria buna da itiraz eder. Çocuğu, Şair/Tanrı’ya teslim etmeyen anne/Maria filmin sonunda başka bir kadın karakterle değişir. Sadakat gayesini yitirmiş olup niyet ruhun istikametini göstermiştir.

Eve gelen ilk misafir bir erkektir. Ortopedist olarak kurgulanan karakter aslında ilk insandır. Filmde Şair/Tanrı karakteri ise bir yazar olarak tanımlanmıştır. Bir yazar olmasına karşılık yazdıklarını “kitap” diye isimlendirilmemiş “nüsha” demiştir. Gelen misafirin, Şair/Tanrı’ya “O sen misin?” demesi onun Tanrı arayışına örnektir. “Niçin bu kadar nüsha var?”, çok büyük hayranınım, elli kere okumuşumdur herhalde, kaleminiz hayatımı değiştirdi.” gibi filmdeki diyaloglar örnek verilebilir. Yeryüzünde en fazla okunan, kutsal metinlerdir. Daha sonra eve gelen insanların da buna benzer ifadeler kullanması kutsal metinlerin varlığının göstergesidir, hatta filmde metnin orijinal nüshası konusunda dahi tartışmalar yaşanır. En son yazılan nüsha şöyle anlatılır; “Dün geceyi ve tüm insanları, acılarını, acılarının arkasında sakladıkları sevgilerini ve seni, bizi ve bebeğimizi, hayatı” diyerek İncil’den bahsedilmiştir. Bütün kutsal metinlerde yaşanan bir talihsizliği de “Bayılmışlar, her kelimesini anlamışlar. Ama herkes farklı noktadan etkilenmiş” diyerek kutsallığın vurgusu yapılırken “farklı” kelimesiyle tevil konusu da işlenmiştir.

İlk gelen misafirin kurgu gereği evde kalabilmesi için ölümcül bir hastalığı mizansen olarak ifade edilir. Haddizatında bütün insanlar ölümlüdür. Daha sonra anlaşılacaktır ki vasiyetin öncülü olarak hazırlanmıştır. Geç saatte anne/Maria yatağından kalkar ikisini merakla aramaya başlar. Adam lavaboda kusmakta ve Şair/Tanrı yanında bulunmaktadır. Adamın kaburgasının kanadığı görülür. Bu hemen Şair/Tanrı tarafından kapatılır. Ertesi sabah hiç mevzusu açılmaz ve birden hiç beklenmedik bir misafir daha gelir. Gelen adamın eşidir. Anlaşılmaktadır ki, ilk kadın yaratılmıştır. Evin en önemli bölümünde Şair/Tanrı’nın yazı yazdığı ve yaratılışın kaynağı sayılan kristale benzeyen bir taş bulunmakta. Filmde bu şöyle tanımlanır; “Küllerin arasında bunu bulana değin, tekrar yaratabileceğime inanmıyordum. Her şeye tekrar başlama gücü verdi.” Bu taş, yaratılışın kaynağıdır. Bu imge üzerinden sevgi, aşk ve merhamet anlatılmak istenmiştir. Odaya girmek ve bu taşa dokunmak yasaklanmıştır. Meraklı olan karı-koca buraya girerler ve taşa dokunurlar, yere düşen taş parçalanır. Evinden kimseyi kovmayan Şair/Tanrı hiddetlenir ve onları azarlayarak kovar. Anlaşılmıştır ki yasaklanan ağaca yaklaşılmış ve emir unutulmuştur. Âdem ve Havva imgesi cennetten kovulma betimlemesiyle gösterime girer. Filmde Şeytan imgesi hiç işlenmemiştir. Onlar evden çıkmadan önce iki oğul çıkagelir ve miras yüzünden kavga ederler. Bu arada Şair/Tanrı araya girer ve genç olana şöyle der; “Şair demek sensin. Haşmetli yazar hiçbir şey bilmiyorsun, bana yalan söylediler.” Bu arada isyan sezinlenmiştir. Küçük olan büyüğün kafasına bir cisimle vurarak öldürür ve böylece ilk cinayet de işlenmiştir. Her ne kadar mirastan kaynaklanmış gibi görünse de cinayetin asıl sebebi şöyle bir ifadeyle daha belirginleşir; “Her zaman onu sevdiler beni yalnız bıraktılar.” Anlaşılmıştır ki, Habil Kabil’i kıskançlıktan öldürmüştür; normalde kıssaya göre Kabil Habil’i öldürmekteydi. Cinayetten sonra eve insanlar taziye için gelir ve kabullerden sonra ortalık sakinleşir. Bu durum fırtına öncesi sessizliktir. Yönetmen Hz. İsa’nın doğumunu mucizeye yer bırakmadan karı ve koca ilişkisiyle aktarmaktadır. Filmde ‘Kutsal Ruhtan’ hiç bahsedilmemiştir. Şair/Tanrı son nüshayı (İncil) yazmaya başlamıştır. Anne/Maria da doğum hazırlığı için ilginç bir cümle kullanır; “Ben de gidip kıyameti başlatayım.” Bu ifade ile hem Hz. İsa’nın doğumundan önce yaşanacak olaylar hem de büyük kıyamet kast edilmiştir. Bu başlangıç çocuğun doğacağı akşama denk gelir. Bu evin son akşam yemeğidir.

Filmde mahzende kadraja giren kurbağa, cama çarparak düşen arı, cinayetten sonra kanın suyla mahzene akması, erkek bebeğin linç edilmesi gibi kurgular Hz. Musa dönemine yapılan göndermedir. Bu da on lanet veya felaket olarak tarihte yerini almıştır, ancak filmde kurgu yapı bozuma uğratılmıştır. Hiç bir yazı ya da kurgu metinler arası geçişte alt zemine bağlanamadan betimlenemez. Aksi durumda insan muhayyilesi anlamlılığı kaybedecektir. Bütün kutsal metinlerde aynı gelenek kullanılmıştır. Yoksa insan denen varlığa söylenecek söz bulunamaz. Kurbağa aynen kullanılmıştır; arı çekirgeyle yer değiştirilmiş. Kanın suyla ilişkisi o dönemde Nil’in kan akması olarak görülebilir. Erkek bebeğin linç edilmesi Hz. Musa’nın kendi kıssası olarak anlaşılır. Burada yönetmen kıssayı hem yapı bozuma uğratmış hem de Hz. İsa’yla ilişkilendirerek kurguyu dolandırmıştır.

Doğum ile ölüm arasına sıkışmış olan insan, topluluk içinde kendisi olmaktan vazgeçer. Bunu sağlamak için uygulanacak en iyi yol, kişinin kolektif topluluğa tam bir şekilde bağlanmasıdır. Bireye kim olduğu sorulduğunda, o bir gruba ve topluluğa aitlik duygusuyla kendisini ifade eder. Bu filmde erkek/Tanrı’nın başparmağındaki bir boyanın, birsinin alnına bilinçsizce sürülmesiyle aitlik duygusu somut hale gelmiştir. ‘Seni işaretledi, İşaretlendin, beni de lütfen.’ ifadeleriyle bu ritüel yaygınlaşır. Birkaç sahne sonra evin bir köşesinde insanlar sıraya girerken alınlarına boya sürüp onları kutsayan kişi olarak vaftizci Yahya’yı görürüz. Bu tür ritüeller daha sonra toplu halde törensel harekete dönüşür. Bu yanılgı durumlarını sağlamlaştırmak için gruplara anlamlı ya da anlamsız hareketler yaptırılmıştır. Bu aitlik bireyin kişiliğini ortadan tamamen kaldırmıştır. Her dinin toplu halde yapılan ritüelleri de önce betimlemeye tabi tutulur. Böylece bireyler birbirlerine yakınlık duyarlar. O bireyin bağlanacağı cemaat, grup, kabile vs. ile kurulan yakınlık sonucunda kendisinin mutluluğu ya da mutsuzluğu ona anlam ifade etmez. Kendi varlığı grupla özdeşleşir. Filmde bu bağlamda gruplaşmalar keskinleşmiş ve çatışmalar başlamıştır. “Yahudi olmayanları kontrol et” ifadesi çatışmaların günümüze geçişini sağlamıştır. Yahudi olmayanlar artık bir grup tarafından öldürülmeye başlanmıştır, hatta anne/Maria dişleri kontrol edilerek Yahudi olmadığı tespitinden sonra ölüm kararı verilir. Evdeki gruplaşmalar o kadar katılaşmıştır ki, öteki üzerinden nefret ve kin başlamıştır. Artık gruba gelen zararı birey kendisine yapılmış gibi düşünerek kendini feda eder. Kendi kişiliği ön planda olan bireyler milliyeti ne olursa olsun her zaman gruplar karşısında boyun eğmek zorunda kalmıştır. Batı Avrupa Yahudisi bunun tipik örneğidir. Grup bilinci olmayan Yahudi aileleri Nazi katliamına direnç gösterememiştir. Tarihte İsrail devletinin bu açıdan bakıldığında aitlik duygusu yaratmak için kurulduğu anlaşılmaktadır.

“9/11” hattı bir başka gruplaşmanın imgesidir. Bu imge birkaç kez kadraja girer ve dış dünyaya açılan tek araçtır. Anne/Maria evde çatıştırmaların önlenmesi için bu gücün yardımını istemiştir. Modern insan kendi kendine yetebildiğini ve kendi kaderine hâkim olduğunu düşünür, bu da kibir ve güveni doğurur. Birey yok edilmeye düştüğü anda kendi gücüne güvenmesi imkansızdır. Bireyler aitlik duygusuyla bağlandıktan sonra güç kaynağı olmaktan çıkar ve ait olduğu grubun güçlü, görkemli ve yıkılmaz bir parçası olmayı seçer. Filmde Amerikan askerleri bu gücün temsil edilişidir. Aynı zamanda modern devletin göstergesidir. Filmin başından itibaren anne/Maria karakteri üzerinden aktarımın yapılması bize onunla ilgili kanaat sahibi olmamızı sağlamıştır. Taraf olmak insanın fıtratının bir parçasıdır. İnançlar doğamızın bir parçasını oluştururken, imansa daha çok düşünceden uzaklaşarak asıl kaynağa bağlanmaktır. İnsan seçim yaparken bağlarını inançla örer. Bu açıdan bakıldığında inançlar ve iman bir kimlik kazanımıdır. Dinin, ulusun, ırkın, siyasi partinin veya ailenin kaderine olan bağlılık inançtan başka bir şey değildir. Bu sebepten ötürü anne/Maria tercihini modern devlete yönelik yapmıştır. Filmde bebek İsa’nın linç edilmesi esnasında “Allahü ekber” nidasının duyulması İslamofobi’ye gönderme yapılmasından başka bir şey değildir. Anne/Maria evi mahzenden uçurmakla dünyanın kıyametini başlatmıştır. Bu da insanın kendi eliyle kıyamet öncesi yaşanacak Armagedon’dur. “Şimdi her şeye tekrar başlamalıyım” diyen erkek/Tanrı karakterine anne/Maria ise “Sana verecek hiçbir şeyim kalmadı” diye karşılık verir. Emanet olarak verilmiş olan ‘merhamet’i temsil eden kristal geri alınmış ve filmin başındaki sahneye tarihin sıfır noktasına geri dönülmüştür fakat farklı bir kadın karakterle. Bu da Tanrının sürekli yarattığının imgesidir.

İsmail Irmacık Arşivi
23 Sayı: 23 - Haziran 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler