Her gün biraz daha azalıyoruz dedi Fatih. Nurettin yoktu askerdi. Sarıkamış’taydı. Nurettin olsa öyle hemencecik söyleyemezdi. Bu sefer bir çırpıda söyledi. Elimdeki çay bardağını yere koydum, sigarayı söndürdüm, yüzüne baktım uzun uzun. Kızıl saçlarının uçlarına düşen beyazlara baktım. Seyrek sakallarındaki kıvrımlara. Her buluşmamızda dalga geçtiğim neye benzediği aramızda tartışma konusu olmuş burnuna. Sinirlenince beliren alnının buruşukluğu yoktu ama. Demek sinirlenmemiş, sakince söylemişti. Sakince söylenen her söz hakikat midir Fatih dedim. Sustu başka bir şey demedi. Közü bulduğu kalınca bir odunla iyice karıştırdı. Kara demliğe uzandı. Bir çay doldurdu kendine. “Azalıyoz emmoğlu neyini anlamadın bakam” dedi.
Ramazan Bayramı’ydı. Büyüklerin elleri vardı hala. Öpmüştük. Küçüklerin gözleri yavaş yavaş anlamsızlaşmaya başlamıştı o sıra. Bunu da bana Fatih söylemişti. O zaman da sinirli değildi. Alnı kasılmamıştı mesela. Ama ben ciddiye almadım. Küçüklerin de gözlerinden öptüm. Ne bulsak… Öyleydik. Yerde bir ekmek kırıntısı görsek öperdik. Dalda yeni çiçek açmış bir badem çağlasını izlerdik yol boyu. Sonra yolun bir yerinde iner çağlayı öperdik. Rahmetli dedem Fatih’e, bana bir de bizim deli oğlan Nurettin’e çikolata alırdı bakkaldan. Bakkalı öpmezdik, sevmezdik çünkü. Bu tırmık suratlı adamı öpmem ben emmoğlu derdi Fatih. Gülerdik. Ama dedemin bize aldığı çikolatayı öperdik.
Bir gün yine bir bayram ertesi gurbetten her kapalı kapıyı açan el koşmuş gelmişti. Camiydi, bayramlaşmaydı, şekerdi, kurbandı derken Fatih geldi eve emmoğlu dedi. Ne oldu demeden anlattı da anlattı. Emmoğlu sen aşk nedir bilen mi? Yok bilmen. Şu şu şu it gülüşlü bakkalın bir torunu gelmiş görsen bana bir baktı. Ömrümün sonuna kadar orada öyle kalaydım lan. Gardaşım yanımdaydı. Ona dedim ki beni ahan da buraya göm. Gömmedi namussuz. Adı Nurdan’mış. Bana nasılsın dedi bir de. Bana ha. Nasıl olak Allam aha yuvarlandık gidiyoz dedim. Güldü. Öpem dedim. Yanlış anlar diye öpmedim lan. Nasıl edek emmoğlu kaçıram ben bunu ha ne dersin?
Odadaki yuvarlak halının işlemesindeki ceylan yavrusunun anasına bakması gibi baktım Fatih’e dur hele dedim. Daha dün bir bug.. Yok len yok bugün oldu bu olay az önce dedi. Tamam dedim. Sakin ol. Dışarı çıktık. Fatih’i bahçeye götürdüm. Karpuz kestim dilimlemeye kalmadan indirdi mideye Fatih. Emmoğlu bu aşk adamda iştah yapar mı dedi. Ben bayağı acıkmışım. Yapar yapar dedim. Eğleştik epey bir. Günler geçti. Nurdan gurbete döndü. Fatih, Nurdan’dan döndü. Olmaz şeherli bize yaramaz Allam dedi. Haklısın dedim.
O sıralarda Nurettin askerden gelmişti. Askerde biriktirdiği parayla teyp almış. Yanına nereden bulmuşsa Müslüm’ün son kasetini de iliştirmiş. Üç beş gece kaseti öne arkaya sara sara dinledik Nurettin’in evinde. Babası bir gün sabah namazına giderken biz son ses açmıştık Müslüm’ü. Nereden Sevdim O Zalim’i diyordu baba. Alayına resti çekiyorduk ki Hacı dayı resti havada yakalayıp elindeki tepsiyle bizi buyur etti, doğruca camiye. Emmoğlu az önce Müslüm diyorduk şimdi camiye gidiyoz çarpılmayak dedi, güldüm. Camiye girdik. Hocayı git öp dedik Nurettin’e, kırmadı bizi, öptü.
Günler günleri kovaladı, köyden şehre giden bir daha dönmedi. Haberlerini alıyorduk çoğunun. Biri Koç’un bir okuluna atmış kancayı, kantin işletiyormuş. Biri zengin bir kadın bulmuş içgüveysi gitmiş. Muhtar iki katlı ev almış. Kamil avradı boşamış. Bu olmadı dedi Fatih. Bu iyi bir örnek değil. Kamil eşiyle anlaşamamış uzun zamandır aşk yaşadığı iş arkadaşıyla evlenmek için yenge hanımı boşamış. Sevmiş ne yapsın. Bak bu oldu.
Ben Fatih, Nurettin ayak direttik. Gitmedik. Hem buralar der başlardı Fatih “Buralar emmoğlu cennetten bir köşe gibi. Beni buraya gömün. Anama da dedim. Buraya gömün beni. Sen ben Nurettin emmoğlu ahan da buralardan gidersek soyumuza sopumuza bit ilişmiş gibi olmaz mı? Köşedeki söğüt ağacının her yaprağının hakkı yok mu üzerimizde? Ramiz dayının bile hakkı var. Bayramlarda tekbir getirip de tam kurbanı boğazlarken attığımız o torpil yüzünden bayılıp zorla kendine gelen Ramiz dayı. He de bana yanlış mı?
Doğrudur derdim hep. Doğruydu da. Akşamları çekirdek çitleyerek konuşurduk tüm bunları. Gündüz herkes işinde gücündeydi. O akşam maç varsa radyodan maçı dinler yorum yapardık. Saf Galatasaraylıydık. Hagi, Jardel, Taffarel vardı. Bu gavurlar bizi muhasır medeniyetler seviyesine yükseltecek emmoğlu derdi her maçtan sonra. İlkokulda bir hocamdan duymuştum bu sözü. Hiç unutmam.
Ama unuttu. Fatih unuttu. Nurettin unuttu. Ben unuttum. Öpmeyi de unutuyorduk yavaş yavaş. Büyüklerin elleri artık nasırlaşmış morlaşmaya başlamıştı. Bazısı elini çekmişti. Öpemiyorduk. Toprağına bakıyorduk uzun uzun. Küçükler desen. Gözleri büyümüştü. İçi boş değildi ama. Hırs vardı, öfke vardı. Daha çok diyorlardı. Daha çok çalışmak, daha çok kazanmak. Biz kazanamamıştık. Üçümüzün de yaşı geçmeye başlamıştı. Evlenememiştik. Gözlerinden öpeceğimiz çocuklarımız yoktu. Ne zaman bunalsak her zamanki tepemize çıkar, çay sigara yapardık. Yine öyle yaptık. Nurettin’i bulamamıştık. Yoktu. Balık avlamaya gitti dedi anası. Babası ölmüştü zaten. Diyecek bir anası kalmıştı geride.
Fatih, meşe odunlarını topladı, ben sıçan otlarını altına dizip çaktım ateşi. Çay kaynadı. Sigaralar yandı. Durmadan anlatıyordu Fatih, nefes almadan. O anlatırken çalılıkların oradan bir çıtırdı koptu. Fatih’in en küçük kardeşi Salih. Sıtma tutmuş gibi titreyerek bir şeyler demeye çalışıyordu. Hele de abim ne oldu dedim. Nurettin abi göle elektrik verip balık avlarken suya düşmüş. N u r e t t i n a b i ö l m ü ş. Fatih’e baktım o da manasızca bana bakıyordu. ‘’Azalıyoz bee Fatih’’ dedim. Azalıyoz.

