İlişki Çıkmazı
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Ön Söz

Efendim şimdi benim size anlatacağım bu hikâye herkesin bildiği herkesin anlatabileceği hikâyelerden birisidir belki de. Ama insan yine de anlatmak gibi saçma bir durumun ortasında buluyor kendini. Ancak bu hikâyeyi sizin bildiğinizden biraz farklı anlatmaya karar verdim. Bu, farklı anlatma isteği nereden geldi benim aklımı karıştırdı, onu ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey var o da anlatacağım hikâyenin hiçbir gerçek tarafı yoktur. Hani dizilerin başındaki uyarı vardır ya, işte ben de onu burada tekrarlamak durumundayım. Bu anlatacağım hikâyenin gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir alakası yoktur, benzerlikler tesadüfîdir. Bir şeyleri bir şeylere benzetmeden nasıl anlatabilirdim ki? Hikâyemizin başlığına bakıp da bunun hazin bir aşk hikâyesi olduğu kanısına kapılan siz değerli dostlarım dedim ya gerçek olaylar anlatılmayacak yalnız anlatılan olaylar gerçekleşirse onun için bir şey yapamam. Bir sorun daha var sanırım bu hikâyeyi anlatmadan önce onu neden yazdığımı da anlatmalıyım. Kim bilir, belki bir gün neyi nasıl neden yazdığımı da anlatabilirim.

İlişki Çıkmazı’nın Tarihi

‘-Musa Dayı, hele şu hikâyeyi bir kere daha anlat da dinleyelim.’

Musa Dayı, sigarasından bir nefes çektikten sonra sesin geldiği yana döndü. Uzun uzun baktı. Bakışları boşluğun içinde vücut buldu sanki. Bir zaman öylece durdu. Benim daha sonra yazmayı düşündüğüm bu hikâyeyi anlatmaya başladı. Hazindir ki; ne ben hikâyeyi yazabildim ne de Musa Dayı anlatmayı bitirebildi. Musa Dayı’nın gözleri titiz bir nakkaş gibi etrafındaki her şeyi gözlerinin içine sığdırıyordu. Bütün dünyayı gözbebeklerinin içine hapsetmiş gibiydi. Deseler ki; bize bu dünyanın evvelini ahirini anlat Musa Dayı, yine sigarasından derin bir nefes çeker ve gözlerini kısarak sesin geldiği yana dönüp usul usul anlatmaya başlardı. Etrafında kim olursa olsun Musa Dayı’yı tanısın ya da tanımasın pürdikkat gözlerini bir an dahi kırpmadan onu dinlerdi. Musa Dayı’yı dinlerken zaman ve mekân mevhumu ortadan kalkardı. Onu dinlemeye başlayıp da günlerce hatta belki yıllarca onun dizinin dibinde oturan insanlar tanıdım derdi büyük dedem. Dedem bana her gece bir şeyler anlatırdı. Onu dinlemek benim için karanlık günlerin tek ışığıydı. Anlattığı hikâyeler hep mutlu sonlar biter, gökten hep biri benim payım olan üç elma düşerdi. O, yiyemediğim hayali elmalar hayatımın en lezzetli meyveleriymiş sonradan anladım. Benim anlattığım hiçbir hikâyede gökten üç elma düşmedi ne de benim payıma düşen bir elma oldu. Bir gece dedemin dizinin dibinde gürül gürül yanan sobanın yanında çok ilginç bir hikâye dinledim dedemden. Hep yazmak istedim. En azından okuduğum kadar çok yazayım istedim. Didem Madak dilinden Tanrı’ya dualar ettim. Saçma sapan şeyler istedim belki; ama bu istekler bana hep iyi geldi. Sobanın sıcağını, dedemin masmavi gözlerini hatırlattı bana hep. Belki de bir hikâyeye böyle başlanmazdı. Kafa karışıklığımın cezasını hep öyküler çekti. Onlara yüklendim, onlarla oynadım durdum. Zamanla bambaşka bir dünyaya geçtiğimi anladığımda artık her şey için çok geçti. Böyle başladı. Böyle devam edecek ve nasıl biteceğini ben de bilmiyorum. Dedem o hikâyeyi anlattığının sabahında can kuşunu uçurdu. Bana anlattığı bu son hikâyeyi bambaşka bir dünyada bambaşka bir zamanda yaşamama rağmen hiç unutmadım. Dedem hikâyeye ara verirken ‘Hadi balam şimdi yat yarın devam ederiz.’ dedi. Dedem hikâyeye devam edemedi. Ben de Musa Dayı’nın anlattığı o garip hikâyenin sonunu öğrenemedim. Aradan çok zaman geçti. Musa Dayı’yı kafamda yeniden kurdum. Anlattığı hikâyeyi de bambaşka bir şekle soktum. Sonra masanın başına geçip yazarım bir gün diye notlar almaya başladım. Asıl hikâye bu notlardan sonra ortaca çıkacak. Belki de Musa Dayı başka bir zamanda başka bir yerde hâlâ hikâyelerini anlatmaya devam ediyordur. Dedem de belki onun yanındadır. Gökten düşen üç elmanın ikisi onların hakkı olsun madem.

Musa Dayı sigarasının dumanını göğe üfürdükten sonra başladı anlatmaya. Ah balam bir görsen, bir orda olsan nasıl anlatırdı nasıl. Kelimeleri inci gibi ipe dizerdi. Onu dinlemek makûs talihimizin döndüğünü hissettirirdi bize. Böyle bir insan varsa bu dünya bu kadar da kötü bir yer olamaz derdik. Ama hepimiz de biliyorduk ki dünya kötü bir yerdi. Etrafımız kan gölünde, yaşamak pamuk ipliğine bağlıyken nasıl güzel bir yer olsundu dünya? Biz bu rezaleti bir anlığına da olsa unutmak için dinlerdik Musa Dayı’yı. Elinde kocaman bir asası vardı. Boyu iki metreyi aşkındı desem mübalağa etmiş olmam. Upuzun saçları bembeyaz sakalları bize güneş gibi görünürdü. O, karanlığa güneş diye gönderilmişti sanki. Musa Dayı anlatır, biz oradakiler tek kelimesini bile kaçırmadan dinlerdik. Sana bir sır vereyim balam, Musa Dayı her zaman anlattı biz de her zaman dinledik. Musa Dayı nerde yaşar diye sorduğumda dedem bana bakıp kim gerçekten yaşadı ki dedi. Neyse sözün uzunu israftır. Musa Dayı, her kelimeyi özenle seçer ve hiçbirini heba etmeden konuşurdu. Sana anlatacağım bu hikâyeyi iyi dinle balam. Sen bu hikâyeyi dinledikten sonra bambaşka biri olacaksın. Hikâyenin bundan sonrası sana kalmış. İstediğin gibi anlatmakta serbestsin.

Kahvenin en kuytu köşesinde yaşlı bir adam oturur. Elinde hiç bitmeyen sigarası ve önünde her dem taze olan çayı vardır. Etrafıyla hiç alakası yokmuş gibi görünse de her şeyi en ince ayrıntısına kadar görür ve içinde hisseder. Bu adam dedemin bahsettiği Musa Dayı’dan başkası değildir. Az önce anlatması istenen hikâyeyi anlatmaya başlamak için bir yudum çay içip bir nefes daha sigarasından çektikten sonra başladı anlatmaya.

Kırmızı gül demet demet dedi sustu.

Muhakkak aklına hazin bir hikâye geldi. Kendisi yaşamamış olsa bile şahit olduğu kesindi. Zaten olaylara şahit olmak da en az yaşamak kadar acı verir ve yer eder insanın yüreğinde. Musa Dayı böyle daldığı zamanlarda balam kimse onu ellemez lal ü ebkem beklerdi herkes. Bu bekleyiş ne kadar sürerdi. Saatler mi, yıllar mı asırlar mı? Kimse bunu bilmez hatta merak bile etmezdi. Çünkü orda olan herkes en mutlu zamanlarını o anda yaşadığını bilirdi. Bütün dünya oraya toplanmıştı sanki. Musa Dayı, elindeki asaya dayanıp gözlerini karşısında oturanlara çevirince kahvede bulunan masalar ve sandalyeler bile canlanırdı sanki. Musa Dayı, Hızır hikâyesini anlattıktan çok sonra… Keşke orda olsaydın. Sana anlattığım bu son hikâyedir balam, Musa Dayı anlatmasını burada bitirip ömrü boyunca bir daha hiç konuşmadı. Bize, onun sözü üstüne söz söylemek düşmez; ama sana daha önce de dediğim gibi, sana yasak olan bir şey yok. Yarın öğle namazını müteakiben müezzin salayı okuyup Mevla rahmet eyleye dedikten sonra. Yepyeni bir biçimde bunların hepsini anlat. Anlat ki bu gök kubbe altında bu rezil hayatın, ikiyüzlü insanların dinleyeceği adam akıllı bir hikâyeleri olsun. Sana vasiyetim budur. Dede dedim bir yere mi gideceksin? Musa Dayı beni bekler a oğul dedi. Yiğidim, biz bu dünyanın devranını sürdük benden sana kalacak bu hikâyeyi anlat. Tamam dede dedim. Zaman değişti, mekân değişti. Her şey birbirine girdi. Dedem bana dönüştü, ben Musa Dayı oldum. Dedem Musa Dayı oldu. Dedem ben oldu. İşte bu yüzden anlatılan hikâye tek bir ağızdan anlatılmıyor. Ve eğer bir gün yazılırsa o zaman da tek bir anlatıcı olmayacak. Çünkü bu hikâyeyi bir tek göz bir tek akıl bir tek yürek anlatamaz.

Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra olmalıydı -dedem zamanı bu şeklide tayin etmişti, ben de dokunmadım zamana- kar iki adam boyu yağmış, tipi bütün cihanı içine katmış gibi oradan oraya koşan deli bir atı andırıyordu. Kulağımıza gelen rüzgârın uğultusu mu, yoksa kurtların uluması mı, ayırt edemiyorduk. Soğuğa idmanlıyız amma bu seneki soğuğu ve karı anlatmaya hiçbir kelimenin kudreti yetmez balam. Vücudumuz soğuğa o kadar alışmıştı ki; artık hiçbir şeyi hissedemiyorduk. Tam yolumuzu kaybettik derken uzaklardan tüten bir duman görür gibi olduk. O dumana doğru yürümeye başladık. Dumana yaklaştıkça Azrail de bizden uzaklaşıyordu sanki. Ne kadar yürüdük bilmiyoruz oğul, bir yere geldik, bir ışık gördük. Sevinçten deliye dönmüştük sanki. Işığın olduğu yere koşmaya başladık. Kendimizi içeri atar atmaz hepimiz düşmüşüz. Kendimize geldiğimizde üzerimizde battaniyeler her birimiz bir sandalyede savaşta yolunu kaybetmiş bir asker gibi oturuyorduk. Biraz zaman geçince etrafımızı idrak etmeye başladık. Bir yer ki dünyada eşi benzeri yok gibi, aslına bakarsan balam damdan bozma bir kahvehane ama içine yayılan rahatlığı ve huzuru anlatacak bir kelime dünya kurulalı beri bulunmamıştır. İçeride oturan herkes bakışlarını tek bir yere dikmiş herkes tek bir göz kesilmiş kahvenin en köşesinde oturan yaşlı adamı dinliyordu. Ama nasıl bir dinleyiş, dinlemiyorlar da sanki ayin yapıyorlar balam.

Kırmızı gül demet demet dedi ve bakışları bize takıldı gözleri nemlendi. Bakışlarını üzerimizde gezdirdi, bana gelince sabitledi bakışlarını. Kafasını salladı. Sordu: ‘Yoldaşımdan bana haber mi getirdin?’ dedi. Şaşırdım. Dilimi yokladım sıcağı görünce çözülmüş biraz, ıhlaya ıhlaya meramımı anlatmaya çalıştım. ‘Dayı biz tipide yolumuzu kaybettik. Gele gele buraya geldik, neresidir burası?’ kahvede oturan herkes şaşkınlıkla bizim olduğumuz yere döndü ama kimse konuşmadı. Musa Dayı gülümsedi, asasını yere vurdu ‘Buraya O’nun yardımı olmadan gelmeniz mümkün değil. Biz asırlardır burada otururuz. Burası bir çıkmazdır. Yolun sonu yani. Bir girdap. Biz buraya girdab-ı alaka dedik. Ve İsrafil suru üfleyene kadar da burada kalacağız. Siz bu yaşadığınıza hiçbir zaman bir anlam veremeyeceksiniz. Rüya mı gerçek mi olduğunu hiçbir zaman anlayamayacaksınız. İçinizden sadece birisi bu girdaptan sağ çıkacak, o, bütün bu olanları torununa anlatıp ondan bunların hepsini yazmasını isteyecek amma hikâyenin sonunu anlatamadan can kuşunu uçuracak. Dedesinden dinlediği hikâyeyi yazmaya çalışan torun, notlar alacak, araştırmalar yapacak ama hikâyenin sonunu yazamadığı için de bir daha yazmaya tövbe edip kalemi kırıp toprağın en derinine gömecek. “Şaşkınlıktan dilim tutuldu adeta konuşmaya çalıştım ama ağzımı dahi açamadım. Sadece şunu söylediğimi hatırlıyorum: Ben bu hikâyeyi torunuma anlattım!”

İlişki Çıkmazı’nın Sakinleri

Orada ne kadar kaldık bilmiyorum. Belki sadece bir andı belki de bir asır boyu. Hatta oradan çıkıp eve nasıl geldiğimi de hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey Musa Dayı. Biz başka bir boyuta geçmiştik sanki balam. Allah’ın bir hikmeti işte bize ilk önce yolumuzu kaybettirdi sonra da buldurdu. Balam şu anda bile hangi zamandayım, hangi boyuttayım bilmiyorum. Ben oraya çok önce düştüm sanki sana bu hikâyeyi anlatmadan önce ama oraya düştüğümde sana hikâyeyi anlattığımı fark ettim. Daha sonra öldüm ben ama hâlâ sana bir şeyler anlatıyorum. Cenazem yıllar önce kalktı ama bana garip bir hal geldi sanki.

Dede, bu hikâyeyi bu şekilde anlattıktan sonra olan oldu. Torun, bu hikâyenin yükünü taşıyamadı, dedesinin vasiyetini yerine getirip yazmak için elinden geleni yaptı ama bunu başaramadı ve kalemi elinden bıraktı ama hikâye bütün hücrelerini ele geçirmiş gibiydi. Ne yaparsa yapsın içindeki yükü atamıyordu taşımak ise ölümden beterdi. Dedesinin anlattığı hikâye herkesçe bilinen Musa- Hızır hikâyesi değil miydi? Dedesinin iflah olmaz bir kaçık olduğunu düşünürdü ara ara; sonra dedesi hakkında böyle düşündüğü için kendisine lanetler yağdırırdı. Tekrar kalemi eline alsa yazabilir miydi? Yazmalıydı. Dedesinin vasiyetini yerine getirmeliydi.

Dedem öldükten hemen sonra bana ne anlattıysa yazmaya başladım. Araştırmalar yaptım. Notlar aldım. Bulduğum her bilgiye bir elmasmışçasına kıymet verdim. Ben dedemin anlattıklarına gark oldukça hikâye beni daha çok esir aldı. Bir zaman sonra hikâyenin içinden dünyayı seyreder buldum. Baktığım her şeyde gördüğüm ilk şey dedemin anlattıklarıydı.

Balam, orada olan kimse tek kelam etmedi. Biz orada bir belki bin ömür geçirdik ama bir kimse ağzını açıp tek bir kelam etmedi. Musa Dayı anlattı onlar dinledi. Onlar dinledikçe Musa Dayı anlattı. Musa Dayı ne kadar zaman anlattı bilmiyorum. Orda olan herkes gibi bende de zaman mevhumu yok olmuştu. Musa Dayı’ya hele şu hikâyeyi bir kez daha anlat da dinleyelim diyenin de benden başkası olmadığını fark ettim. Orası balam bilinmez bir diyar. Orası balam anlatmaya kelimelerin kudret edemeyeceği bir acayip âlem. Orası balam; bizden çok uzak ama içimizin bir yerlerinde var olan bir yer. Unutma balam; insana en uzak olan yer kendi içidir. “Dede ama benim içim bende nasıl bana uzak olsun?” dedim dedem hikâyeyi anlatırken. Bana baktı. Sanki zaman durdu. İşin içinden bir türlü çıkamıyorum. Aldığım notlar, kurduğum kurgular hiçbir işe yaramıyor. Boğuldum kaldım dostum. Bana bir akıl ver dedim. Biraz öykü teorisi üzerine okumalar yap dedi. Yaptım. Ne bulduysam okudum ama bu öyle bir hikâye ki; yazmak imkânsız bir hal aldı artık zira ben de artık o hikâyenin bir kahramanıyım. “Konuyu fazla dağıtma istersen, deden sana nasıl anlattıysa öyle yaz, geleneği değiştirme yani hem değiştireceksin de ne olacak dostum bizi anlamayanlar yazdıklarımıza çamur atacak basit olmuş diyecekler kimse satır aralarına gizlediğimiz şeyleri göremeyecek. Ve bizi geleneği bozmakla itham edecekler. Unutma eskiler her şeyin bir anlamı olmasını isterler. Şiir için kullandıkları tabire bakar mısın; ‘efradını cami ağyarını mani’ bu sözde bile bir kural ve bir anlam var. Vazgeç dostum. Ayrıca konuyu yine çok dağıtmışsın. İlişki Çıkmazı öykü çıkmazına dönmüş.”

Arkadaşıma hak verdim. Söylediklerinde çok haklıydı. Kafa karışıklığımı yazdıklarıma gizlersem her şey karmakarışık bir hal alır. Dedemin anlattığı hikâyeyi daha basit bir halde yazıp dergiye gönderdim. O ayın sayısında öyküyü yayımladılar. Ama içim hiç rahat değildi. Yapmak istediğim şeyleri yapamamış, söylemek istediğim şeyleri söyleyememiştim. İlişki Çıkmazı yarım, eksik ve amacına ulaşmamış bir şekilde yayımlandı. Öykümü okuyan birisi bana sosyal medya üzerinden uzunca bir yazı yazdı. Yazının tamamını ve yazanı burada zikretmek istemiyorum. Ama genel hatlarıyla bahsetmek isterim. Öykünün çok karmaşık olduğunu hiçbir şey anlatmadığını bunu bu halde nasıl yayımlatma cesareti bulduğumu bence bu işi bıraksam daha iyi olacağı falan filan bunun gibi birçok şey söylüyor. Ona ilgisi için teşekkür edip önerilerini dikkate alacağımı söyleyip konuyu kapattım.

İlişki Çıkmazı’nın Müsveddeleri

Dede toruna Musa-Hızır hikâyesine benzer bir hikâye anlatır ve kendisi öldükten sonra bu hikâyeyi yazmasını ister.

Torun dedenin dediğini yapmaya çalışır ama hikâyenin içinde kaybolur, ondan bir daha kimse haber alamaz.

Yazar bu hikâyeyi toparlar kendi ismini kullanarak yeniden yazar, o yazdıkça ölen dede dirilir, kaybolan torun ortaya çıkar, Musa Dayı, hikâyeyi anlatmaya devam eder.

Kaybolan torun gelip yazarı hikâyenin içinden çıkarıp kendi hikâyesine gönderir.

Kalemi gömdüğü yerden çıkarır.

Aklına çok eskilerden bir türkü gelir. Mırıldanmaya başlar.

‘Kırmızı gül demet demet

Sevda değil bu bir alamet’

Son Söz

Kendi hikâyemin içine düştüğümden beri aklım hep dede-torun-Musa Dayı üçgenindeydi. Ezeli aşk üçgenine benzeyen bu denklemi yıllar geçti hala çözemedim. İçimdeki yazma dürtüsüne engel olamadım. Gecenin bir yarısı elime kalemi aldım. Yazmaya başladım. Gerisini zaten biliyorsunuz. Radyoda ‘Kırmızı Gül Demet Demet’ türküsü çalıyordu.

Tanju Kildiş Arşivi