Cumhuriyet sonrası Türk romanı hakkında yazılan değerlendirmelerde belki de kendisinden en çok bahsedilen, zaman içinde yapılan eleştirilerin çoğunda adı asla ıskalanmayan yazarların başında gelir Oğuz Atay. Romancılığa başladığı 70’li yıllarda tanınırlığı az, eserlerine ilgi zayıf olmasına rağmen ölümünden birkaç yıl sonra gündem olmayı başaran bir roman mirası bırakmıştır Atay. Onun roman anlayışı, kullandığı teknikler, anlatı biçimlendirmeleri, birey-toplum meselelerine yaklaşımı gibi birçok husus eleştirmenlerin dikkatini çekmiş, Oğuz Atay Türk romanında bu yönleriyle ayrıcalıklı bir yer edinmiştir.
Oğuz Atay, 1935 yılında İnebolu’da dünyaya geldi. Hâkim olan babası 1939’da CHP’den milletvekili seçilince Ankara’ya yerleştiler. Lise dâhil temel eğitimini Ankara’da alan Atay, 1951’de İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünü kazandı ve hayatının İstanbul dönemi böylece başlamış oldu. Bu yıllarda hem çok fazla okuma imkânı buldu hem de edebi mizacına, sanat anlayışına derinden etki eden tanışıklıklar sağladı. Yanı sıra devrimci sol ideolojiye de üniversite yıllarında merak saldı. Özellikle bu yıllarda Turhan Türkel’le tanışması Marksist anlayışı benimsemesini kolaylaştırdı. Ne var ki daha sonra birçok ideolojiye mesafeli olduğu gibi devrimci solu da eleştiren bir tutum sergiledi. Üniversite hayatından sonra askerlik ve ardından başarısız geçen bazı ticari teşebbüsler sonrası tamamıyla edebiyata yöneldi. Oğuz Atay’ın kısa yaşamı çalkantılı geçmiş, evlilikleri, ayrılıkları, yaşadığı psikolojik sorunlar onun sanatsal yönünü de fazlasıyla etkilemiştir. Kısa sayılabilecek ömrüne birçok yapıt sığdırmayı başarmıştır. Ne var ki yaşadığı süre zarfında hiçbir kitabının ikinci baskını görememiştir. Atay’ın edebi anlayışına ve romanlarına ilgi onun ölümünden sonra yoğunluk kazanmıştır.
Klasik Romandan Farklılaşma ve Atay’ın Konumu
Atay 70’li yılların önemli romancılarındandır. Bu yıllarda Türk romanı orijinal eserler vermeye başlamış, kendi geleneğini oluşturma ve ilerletme konusunda bazı mesafeleri kat etmişti. Yazılan romanlar genellikle toplumsal gerçekçi türde romanlardı. Toplumsalla olan ilişkisini gerçekçi temelde ele alan romancılarla birlikte, dönemin siyasal ve sosyal şartlarını temalaştıran romanlar öne çıkmaktaydı. Kurguları benzer, anlatım teknikleri klasik yöntemlere dayanan metinler yazılmaktaydı. Ancak tam da bu yıllarda romanda farklı teknikleri, biçimde değişikliğe ağırlık veren yöntemleri kullanmaya başlayan romancılar da öne çıkmaya başlamıştı Türkiye’de. Özellikle hem batı klasiklerinden etkilenen hem de Batı’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen tekniklerle yazılan romanlardan etkilenen bu yeni jenerasyon, yeni bir roman diliyle, bambaşka bir anlayışla eserler vermeye başladı. Ancak Türkiye için yeni olan bu farklılık, Batı’da çok daha önceden başlamıştı.
20. yüzyılın başlarında Batı’da klasik toplumsal gerçekçiliği, temayı ve karakteri öne çıkaran kurgusal biçim, modernizmin formel etkisi altında yeniden yapılandırıldı. Artık ne gerçekçi anlatım biçimi ne karakter ne de tema modern anlatıda bir değer ifade ediyordu. Önceleri toplumsal gerçekçi anlayış ile ilerlemeci tarih yaklaşımının “gerçeğe” yaklaşımı benzeşiyordu. Öyle ki romanın, mesajı, etkili biçimde aktarma vasıtası olarak yoğun ilgi gördüğü bu dönemlerde, gerçekçi roman, pozitivizmin etkisi altındaydı. Dış dünyayı, toplumu ve sorunlarını, insan ilişkilerini ve olgusal gerçekliği olduğu gibi aktarmak, okuyucuya yansıtmak, okuru romanın bir parçası kılarak anlatının aktif öğesine dönüştürmek, pozitivizmin roman üzerindeki hâkimiyetini de gösteriyordu. Batı’nın bu roman anlayışı uzun süre etkisini sürdürdü, ilk romanlar da zaten bu anlayışla yazıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından “modernist” akımın etkisinde kalan romancıların gerçekliği sorgulaması ile birlikte toplumsalın ve de insan öğesinin romandaki ağırlığı yerini insanın iç çelişkileri ve düşünce dünyası üzerine yoğunlaşan bir eğilime bıraktı. Kurgunun esasını oluşturan olay örgüsü ve dayandığı hikâye, temalar, karakterler, romanın dünyası ve çevresi pek önemsenmedi. Romanda bilindik arketipler ve ortaklaşılan konvansiyonlar terk edilmeye başlandı. İdeolojik ve felsefi düzeyde tartışılan gerçeklik olgusu, romancının da düşün dünyasını, kurgusal bakışını ve estetik değerlerini alt üst etti. Romanın gerçeklikle ilgisi hem form hem mahiyet değiştirmeye başlamıştı bu dönemde. Roman özerk bir ilgi alanında ciddi müdahalelere uğradı. Gerçekliğin yerini “sanatın kendisi” almaya başladı. Gerçeklik sorunsalı modernist romancılar için anlam değişimine uğradı ve bizatihi sanat ve edebiyat, alternatif bir gerçeklik sayıldı. Bu hem biçimi hem de anlatımın zeminini köklü biçimde değişime uğrattı. Somuttan tinsele her alan romanda yeni bir değişime maruz kaldı.
Batılı bir edebi tür olan romanın ilk önce kopyalanarak daha sonra da uyarlanarak bu topraklara çok sonradan taşındığı biliniyor. Batı’daki ideolojik gelişmelerin romanı etkileyerek biçimi ve anlatımı farklılaştırdığı 20. yy. başlarında, Türk romanı, henüz emekleme aşamasındaydı. Buralarda yeni temalar üreterek yoğun toplumsal gerçekçi eserler verildiği dönemde Batı’da modern ve daha sonradan post-modern (metafiction, surfiction) eğilimlerle eserler üretilmeye, bu akımların dünya edebiyatını etkilemeye başladığı söylenebilir. Türk romanı her zaman hem Batı’nın gerisinde kalmış hem de onu geriden takip ederek ilerlemeye çalışmıştır. 70’li yıllara kadar standartlaşan roman anlayışıyla oluşturulan müktesebattan farklılaşan ilk romancılar Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay’dır. Bu isimlerden önce özellikle geç Cumhuriyet döneminde Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Attila İlhan gibi isimler öykü ve roman dalında kimi modern teknikleri kullanmış olsalar da 70’li yıllardan önce romanı kuşatan genel bir modernist etkiden bahsetmek pek mümkün değildir. Özellikle Oğuz Atay’la başlayan bu çaba onun Batı’dan etkilenme düzeyini gösterdiği gibi yeni arayışlar içinde olduğunu da gösterir. Türkiye’deki siyasal atmosferin ve sosyolojik gelişmelerin de edebiyatın yapısal yönden değişim ihtiyacını zorladığı bir dönemde, tekrara kaçan yığınla romancı arasından sıyrılarak adeta yeni bir akımı başlatmıştır Oğuz Atay. Hatta onun biçimde ve anlatıda yarattığı yeni açılım, ilk önceleri pek anlaşılmamış, metinleri eleştirmenler tarafından garip eleştirilere tabi tutulmuştur. Atay’ın edebi kimliği ve romanlarında kullandığı teknikler özellikle 80’li yıllardan sonra araştırmalara konu olmuş, hakkında birçok değerlendirme kaleme alınmıştır.
Tutunamayanlar: Romanda Değişimin İlk Adımı
1971 yılında Sinan Yayınları tarafından iki cilt halinde basılan Tutunamayanlar Atay’ın ilk ve en çok bilinen romanıdır. Bu roman, Atay’ın edebi anlayışını her yönüyle ortaya koyduğu önemli bir eserdir. Konusu, anlatım tekniği, kurmacası, örüntüsü ve farklı biçimi ile Türk romanında oldukça önemli bir yere sahiptir Tutunamayanlar. Atay 1971 yılında Doğan Hızlan’a verdiği röportajda bu eseri şöyle özetliyor: “Genç bir mühendis intihar eder (Selim Işık), yakın arkadaşı da (Turgut Özben) bu olaydan çok etkilenir. Bu intiharın nedenlerini araştırmaya başlar. İntihar eden Selim’in yakın arkadaşlarıyla görüşür, evinde notlarını inceler ve Süleyman adlı bir arkadaşından Selim’in yazmış olduğu uzun bir şiiri ve şiirle ilgisiz görünen açıklamaları alır. Bu 600 mısralık bir şiirdir. Uzun açıklamalar vardır bu şiirde, daha doğrusu bazı açıklamalara aracılık eder bu şiir. Araştırmayı yapan Selim’in yakın arkadaşı Turgut, Selim’in ilgilenmiş olduğu bir kızla (Günseli) tanışır ve ondan Selim’in günlüğünü alarak okur. Evli ve iki çocuklu olan Turgut, bu araştırması sırasında gittikçe çevreyle olan ilişkilerini kaybeder ve bir gün evinden çıkarak kaybolur.” Tutunamayanlar’ı böyle yüzeysel biçimde özetler Atay ancak romanın konusu hakkında söyledikleri roman hakkında belki de konuşulacak en son şeydir. Aslında Atay’ın sunduğu bu özetin romanın konusu hakkında da pek bir şey anlatmadığını söylemek gerek. Zira ne romanın konusu ne de karakterleri bu eseri tarif edebilecek fonksiyonel öğelerdir. İlla ki romanın konusu hakkında bir şeyler söylenecekse; içinde yaşadığı topluma yabancılaşan insanların kozmik yalnızlığı ve iç dünyalarında yaşadıkları bunalımlarla birlikte burjuva yaşantısının kurallarına, kalıplarına, tesis ettiği düzene bir başkaldırıdan söz edilebilir. Ancak bu değerlendirme Tutunamayanlar için bir kalkış noktası sayılır. Atay sadece bir şeyler anlatmaya çalışmamış, romanda bir şeyler de inşa etmeye uğraşmıştır. Tutunamayanların da farkı zaten konusu ve kahramanları değil, romanın yapısal karakteri ve anlatı yöntemleridir.
Atay Tutunamayanlar’da modern ve postmodern tekniklerle hem anlatımı inşa eder hem de biçimi şekillendirir. O, bireyin ve sorumlu olduğunu düşündüğü aydının burjuva düzeni içinde yaşadığı yozlaşmayı, çürümeyi farklı biçimde anlatmak istemiştir. Atay’ın “tutunamayan” kavramına yüklediği anlamlara geçmeden evvel bunu söyleyiş biçimi olarak tercih ettiği modernist ve postmodernist roman tarzının özelliklerine değinmek gerekir. Modernist romancıların çoğu, insan tekini yani bireyi, bir varlık sorunu olarak ele alır. Onun iç dünyasını, karmaşasını, yalnızlığını, toplumdan kaçışını işler. Bireysellik burada ön planda olsa da romancı insanın bilinçaltına yönelerek, imgesel anlatım, örüntü, ritim gibi öğelerle sanatsal bir kalıba döker anlatıyı. Yani olay örgüsüne mahkûm etmemeye çalışır eserini. Gerçeklik arayışı sanatın kendisidir modernist romancı için ve bu nedenle eserine şiirsel bir değer, müzikal bir tat katmaya çalışır. Berna Moran romanda modernist akım temsilcilerinin gerçekliğe yaklaşımlarını şöyle tanımlar: “Çoğu Tanrı’ya, dine inancını yitirmiş, yaşamı ve dünyayı anlamsız bulan modernistler bu anlamsızlıktan kurtulmak için sanata sığınmakta buldular çareyi. Örüntüye, yapıya, mitosa yaslanan sanatın kendisi ahenkli, alternatif bir gerçeklik sayıldı.”1 19. yüzyıl sonlarından 1930’lara kadar etkili olan bu roman tarzının gelişimine çok sayıda önemli romancı katkı sağladı. Marcel Proust, Henry James, Joseph Conrad, James Joyce, Franz Kafka, Virginia Woolf, Robert Musil, William Faulkner önemli modernist romancılar arasında gösterilen ve dünya edebiyatını etkileyen isimlerdir. Modernist romancılar sadece olay örgüsüne ve çevre-insan ilişkisine değil romanda zaman akşına da biçimsel müdahalede bulunurlar. “Dün-bugün-yarından” oluşan zaman zincirini kırarak yani zamanı ileri ve geri sararak, anı sabitlemeden romanın yolculuğunun bireyin içe dönük atmosferine odaklanmasını sağlamaya çalışırlar. Bu farklılık romanın ne zaman başladığı ne zaman bittiği ve nasıl biteceği ile ilgili teknikler için de söz konusudur. Sonu ve başı belirsiz, insan dışındaki dünyanın bilerek netleştirilmediği, iç katmanları öne çıkaran bir yöntemle bireyin iç dünyası belirginleştirilmek istenir. Bunu aktarmak için en çok “bilinç akışı, iç konuşma, iç diyalog” gibi tekniklere başvurulur. Bu teknikleri sözcüklerin imgesel çağrışımlarıyla besleyerek ve alegorik anlatımlardan yararlanarak şiirsel bir forma dönüştürmek ise modernist romancının sanata yüklediği gerçeklik duygusundan kaynaklanır.
Postmodernizm’in gerçekle-hakikatle ilgili sorunsalı belki de hala çözüme kavuşturulmamış bir muammadır. Gerçekliğin bizatihi kendisiyle sorun yaşar postmodernizm; onu göreceli ve alabildiğine sübjektif koşullara indirger. Birey ve hayatın gerçeklikten soyutlanarak her renge boyandığı kimliksiz bir dünyada herkesin doğrusunun kabul edildiği bir cümbüşü andırır postmodernizm. Ne ki ideolojik yüküyle dünyayı etkilese de bu akım özellikle edebiyatta da ciddi kırılmalara yol açmış, kurgu ve biçimi derinden etkilemiş, sanatsal estetiğin sorgulanmasına neden olmuştur. Kimilerinin surfiction ya da metafiction dediği, teknikle ve anlatımla ilgili yeni denemeler aslında çok çeşitlidir ve romanda postmodernizm derken ortaklaşılan ana boyutlarda ortaya çıkar bu farklılıklar. Modern romanın 30’lu yıllarda etkisini kaybetmesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan gerçeklik-doğru merkezli insana ve yaşama dair tartışmaların edebiyata da yansımasıyla postmodern etki görünür olmuştur. Vladimir Nabokov, Alain Robbe-Grillet, Kurt Vonnegut, John Fowles, Italo Calvino, Thomas Pynchon, postmodernist romancılığın dünyadaki öncü isimleri arasında sayılır. Bu roman akımı kendisinden önceki tüm roman geleneklerinin sanatsal çabalarını, estetik değerlerini yetersiz bulur. Postmodernistlere göre romanın amacı ne gerçekliği yansıtmaktır ne de biçim estetiği sunmaktır; sanat bir çeşit oyundur ve kurgulamak için kurgulanır… Bu biçimin görünür halde değişimi, temanın anlamsızlaşması, romanın kurgusunun daha fazla öne çıkması anlamına gelir. Roman yapısı, hikâyelerin sunduğu çerçevelerin iç içe geçtiği, okurla birlikte kurgulanan bir motife dönüşür. Postmodern romanlar üstkurmacayı (metafiction) görünür hale getirirler, yani okura bunun bir kurmaca metin olduğunu, nasıl kurgulandığını anlatırlar. Bilinçli bir tercihtir bu ve böylece romanın gerçeklikle ilişkisi soyutlanır. Gerçekçi romanla postmodern roman arasındaki farkı Moran şu sözlerle vurgular: “… Postmodern yazarlar ise, tersine, romanın uydurma olduğu olgusunun altını çizer ve gerçekçi romanın parodisini yaparak, anlatı öğeleri arasında oyunlar kurarak gerçeklikle kurmaca arasında varsayılan bağları sorgularlar.”2 Postmodern romancı bu oyunu bilinçli olarak oynar ve kurgulamayı okuyucuya bir oyun gibi seyrettirir, onu da oyuna ortak olmaya davet eder. Postmodern romanın bilinen bir diğer önemli özelliği de kurmaca metinlerin çerçeveler içine alınarak oyun içinde oyunlar oynanmasına devam edilmesidir. Kurmaca öyküler içine yine kurmaca öyküler yerleştirilir ve bunların çerçeveleri de belirlenir. Postmodern romanın üstkurmaca, metinler-arasılık, pastiş, parodi vb. öğelerinin tümünü ve postmodern romanın tarih-polisiye-gerilim gibi konularla ilişkisini irdelemek bu yazının sınırlarını aşar. Postmodernin alaycı tutumu, meseleleri ironiden nihilizme varacak düzeyde hiçsizleştirerek ele alması, yoğun bohemliği ve duyarsız bireyselliği ise ayrı tartışma konularıdır.
Temel yönleriyle romanda modern ve postmodern akımları bilmeden Oğuz Atay’ın romancı kişiliğini, beslendiği kaynakları, romanında yapmak istediği biçime-kurguya dair değişimi anlamak zor olur. Atay modern yöntemlere de başvurarak postmodern kalıplarla yazan ilk Türk romancısıdır ve Tutunamayanlar da ilk postmodern roman örneğidir. Zamansal dizgenin bozulduğu, dış ve iç dünyanın iç-içe geçen öykülerle ve anlatım teknikleriyle birbirine girdiği, kimi değer yargılarının alaya alındığı, hâkim düzenin ironiye boğulduğu bir üstkurmacadır aslında Tutunamayanlar.
Tutunamayanların yapısı karmaşık, anlattığı şeyler çok değişik gelebilir okuyucuya; hatta yazar aklına gelen her şeyi yazmış da denebilir. Alışılmış roman yapısının tanıdık konvasniyonları, standart kurgusu, biçimi ve anlatım teknikleri yer almadığı için bu roman her yönden klasik okuyucuya yabancı gelmiştir yayınlandığı dönemde. Bugün bile Tutunamayanlar’ı şaşırtıcı bulanlar olmakta. Ne var ki Atay, Tutunamayanlar’ı inşa etmek için çok titiz çalışmış, hatta modern ve postmodern romanın tüm öğelerini, bu akımlara dair bildiği bütün teknikleri Tutunamayanlar’da göstermek istemiştir. Öyle sadece bir öğe ya da teknikle bir roman yazılabilecekken Atay Tutunamayanlar’ı bir sürü tekniğe boğmuştur da denebilir. Ama bu karmaşık görüntü bir keşmekeşe yol açmamaktadır.
Romanı yapı ve anlam yönünden çözümlemeye başladıkça Atay’ın kimlerden ne düzeyde etkilendiği görülmekte, Atay’ın Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısına yönelik yaklaşımı da az çok belirmektedir. Tutunamayanlar’ın atektonik yapısı kadar Atay’ın Türk romanı hakkında söyledikleri de Tutunamayanların yazılma gayesini göstermektedir. Atay günlüklerinde şöyle der: “Türk romanının sorunu kişiliktir. İnsanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. Bunun için romanımız düzmecedir… Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi ne kendini ne gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kültür kopukluğudur. Kendilerinden yirmi yıl önce yaşamış bir romancıdan yirmi yıl ilerde olduğunu düşünme yanılgısıdır. Bir iki toplumsal gerçeği bir yerde duyan insanın başka şeyleri duyamamasından ileri gelen bir cahillik coşkunluğudur. Bir edebiyat çetesine yaslanmanın verdiği rahatlıkla yıllar boyunca bir arpa boyu ilerleyememenin zavallılığıdır.”3 Oğuz Atay, Türk romanının ve aydınının kat ettiği mesafeyi yeterli bulmamakla birlikte Türk aydınını da eleştirir. Tutunamayanlar’da da bu eleştiri saklıdır ve tipik Türk aydınının aslında burjuva değerlere yaslanarak çürüdüğü, yabancılaştığı anlatılmaya çalışılır bir yönüyle. Bu eleştiri sürekli ironi ve alaycılıkla da ilerletilir.
Tutunamayanlar, iki önsöz, esas roman metni ve sona eklenen Turgut Özben’in mektubundan oluşur ve bu yapı iç içe geçen ve birbiriyle bağlantılandırılan üç hikâye üzerine kurulur. Roman metninden önce “Sonun Başlangıcı” ve “Yayımlayıcının Açıklaması” isimli iki önsöz yer alır. Sonun Başlangıcı Turgut Özben’le bir tren seyahati sırasında tanışan gazetecinin yazdığı önsözdür. Bu önsözde gazeteci, Özben’le trendeki tanışıklıklarını, bunun ardından Avrupa’ya gidişini ve orda iki sene kaldığını, döndüğünde Özben tarafından kendisine gönderilen bir mektup ve büyükçe bir paketi masasında bulduğunu, bu paketin “Tutunamayanlar” olduğunu, Özben’in bunu yayımlaması için gazeteciye gönderdiğini ve yine Özben’in isteği üzerine romanda adı geçen Günseli ile birlikte romandaki gerçek kişilere ulaşarak bunların isimlerini değiştirdiğini anlatır. Gazeteci romanı bu şekilde yazar ve sonuna da Turgut’un bu romanla ilgili bilgi veren mektubunu ekler. Romanın dış çerçevesini “Tutunamayanlar” kitabının nasıl ortaya çıktığı, nasıl yazıldığı hikâyesi oluşturur. Diğer iki hikâye ise romanın ana iki kahramanının roman içinde anlatılan hikâyeleridir ve bunlar da iç içe geçmiştir; Selim Işık’ın ve Turgut Özben’in ayrı ayrı hikâyeleri… Turgut Özben’in hikâyesi, onun, Selim’in intiharını araştırması ve zamanla her şeyden soyutlanarak bambaşka birine dönüşmesi ile seyreder. Selim Işık’ın hikâyesi ise Turgut’un hikâyesinin içine yerleştirilmiştir ve Turgut’un araştırması sonucu Selim’le ilgili ortaya çıkan verilerden, hatıralardan, anlatılardan oluşur. Tutunamayanlar’da bir biriyle bağlantılı üç öykü var ve birbirini dıştan içe doğru sarmallar. Berna Moran bu üç hikâyeyi şöyle bağlar birbirine: “İlk önce gazetecinin yazısı ile birinci öykü (Tutunamayanlar) başlıyor; sonra Turgut’unki ve Turgut’un öyküsü sürerken Selim’inki başlıyor. Kapanışlar da tersine bir sıra izliyor tabi. İlk önce Selim’in öyküsü kapanıyor, sonra Turgut’un öyküsü, en sonunda da Tutunamayanlar kitabının öyküsü… Turgut’un öyküsü başladığı noktadan ileri doğru giderken, ikinci öykü aynı noktadan geriye dönüşlerle tamamlanır ve böylece iki öykü iç içe gelişir ”4
Turgut’un öyküsü kronolojik olarak ilerler ancak öykünün arasına serpiştirilen Selim’in öyküsünde zamansal ard-aralık bozulur; çocukluğu, eğitim hayatı, yaşantısı karışık bir seyirde işlenir. Romanın başında yer alan “Yayımlayıcının Açıklaması” isimli önsözde ise Atay kitaptaki olayların bütünüyle hayal mahsulü olduğunu, kişilerin gerçekte yaşamadığını ifade ederek şaşırtır okuru. İlk önsözde ise Turgut’un başından geçenlerin gerçek bir hikâye olduğu hatta tanıklarının yaşadığı, gazeteciden isimlerin değiştirilmesi için ricada bulunulduğu yer alıyordu. Bu iki önsözün çelişkisi, postmodern romanın doğasıyla ilgilidir. Atay oyun oynamak istemektedir. Romanda önsözün saçma olduğunu düşünür ve elimizdeki bu romanın sadece bir kurmaca olduğunu iyi bilmemizi ister; sonraki bölümlerle bu asıl oyunun içinde başka oyunlara da kapı aralanacağını ifade etmiş olur bu sayede. Metnin sonuna eklenen mektup ise bir ansiklopedi maddesi gibi görünse de aslında postmodern roman teknikleriyle ilgili bir tercihtir. Turgut’un kendi yaşamını özetleyen bir ansiklopedi maddesini gazeteciye yollaması ve yazarın onu sona eklemesi bir nevi okura eleştiridir. Aslında kitap hakkında açıklayıcı bir yönü bulunan bu mektubun sona eklenmesi okurun kitapların sonunda ve başında yazılanları sevmemesiyle ilgili bir eleştiri ve tepkidir. Mektubun mahiyeti de aynı eleştiriyi taşır ve okur mektupta yer yer eleştirilir. Burada şu vurguyu yapmakta yarar var: Tutunamayanlar’da Atay, önsözlerle açıktan alay edip kurguya vurgu yapmak için biçimi şekillendirmişken İletişim Yayınları tarafından basılan “Tutunamayanlar” nüshalarında Ömer Madra’nın önsözünün (1984) ve Enis Batur’un bir nevi yazarı takdiminin (1984) giriş kısmına eklenmesi oldukça komik ve tutarsız olmuştur.
Romanda Selim karakteri edebiyata ve sanata meraklı biridir ve sanat Selim için adeta oyun oynama merakını giderdiği bir araçtır. Selim’in hikâyesi ilerledikçe çevresindeki herkesle çeşitli edebi türleri kullanarak yaşadıklarını bir oyuna çevirmek istediği görülür. Selim’in yazdığı 600 mısralık “Dün Bugün Yarın” şiiri ve Süleyman Kargılı’nın buna yazdığı (öyle düşünmemizi istiyor Atay) alakasız “Açıklamalar” kısmı hem metinlerarasılığa hem de ikili arasında şiir türünün bir oyun şeklinde kurgulanmasına örnektir. Selim, roman kahramanlarını insanlardan daha gerçek bulduğunu söyler, gerçeği sürekli sorgular ve kendisini sanata verir, onu da bir oyun olarak değerlendirir. Moran, Selim’i şöyle tarif eder: “Selim’e göre düzene sokulmuş olaylar, kurmacaya dönüştürülmüş yaşam, şekilsizlikten kurtarılmış ve bir anlam kazanmış yaşamdır.”5 Selim’e göre yaşama anlam veren şey sanat ve edebiyattır. Bu tam anlamıyla postmodernin edebiyat ve sanattaki karşılığıdır. Romandaki metinlerarasılık örneklerinin çoğu Selim üzerinden verilir. Osmanlıca, Türkçe, Öztürkçe yazılan biyografi, şiir, piyes, günlük, ansiklopedi, mektup gibi türler bunun örnekleridir. Bu türlerin yoğun kullanıldığı en bilindik roman James Joyce’un Ulysses romanıdır. Atay bu öğeleri kullanarak ironisini devam ettirir, oyunlarına malzeme devşirir.
Atay postmodern roman kalıplarının çoğunu esinlendiği Batılı yazarlardan almıştır. Tutunamayanlar’daki birçok öğe ve teknik popüler yazarların başvurduğu yöntemlerin bire bir aynısıdır. Atay bunları derlemiş, kendince bazı yorumlar katmış ve birçok tekniği ustaca birbirine bağlamayı başarmıştır. Bu teknikleri Atay’ın buluşu gibi görmek doğru olmadığı gibi, kurguyu inşa ederken Türk romanında ilk defa bu kadar öğeyi pek hata yapmadan bir araya getirip postmodern bir roman inşa etmesi ustalık gerektirir. “Dün Bugün Yarın” başlığı altında yazılan şarkılar ve şiirler ile buna yazılan “Açıklamalar” kısmı da Vladimir Nabokov’un postmodern roman sayılan Pale Fire eserinde kullandığı yöntemi çağrıştırmaktadır. Ne var ki Nabokov’un bu romanı sadece bir şiir ve ona yazılan alakasız yorumlardan oluşur. Atay bu tekniği romanının bir kısmında kullanır. Atay şiir ve açıklamalar kısmında birçok şeye de değinir. Selim’in yaşam hikâyesini anlatmaya çalıştığı bu bölümde hem sistem ve toplum eleştirisi yapar hem de resmi tarih tezi, Güneş Dil Teorisi, Turancılık vb. gibi Cumhuriyet ideolojisinin bazı değerleriyle alay eder. Bu kısım olağanüstü bir hicvi ve Atay’ın mükemmel bir hayal gücüne sahip olduğunu gösteren eşsiz bir tasarımdır aslında. Aynı zamanda şiirlere yapılan açıklamalar güya şiirle birlikte anlamsız görünse de aslında pür bir mizah çabasını ortaya koyar ve Atay’ın mizah anlayışının da gösterişini yansıtır. Tutunamayanlar’da yazar birçok eleştiriyi ironi ve mizahla aktarır. Mesela Ankara’daki bürokrasiyi hicvederken Kitab-ı Mukaddes’teki “on emiri” iş takibi yapanlara uyarlayarak bir pastiş örneği ortaya koyar. Yazar anlatıcıları ve anlatım teknikleriyle bu romanda gösterişli bir çeşitlilik sergiler.
Genellikle Nabokov, Joyce, Dostoyevski, Shakespeare, Dickens gibi yazarlardan fazlasıyla etkilenen Atay Tutunamayanlar’ı Turgut’a yazdırmıştır ve Turgut bunu üçüncü kişi ağzından kaleme almıştır. Romanı Turgut’un gözüyle okuruz, ondan daha fazlasını da bilemeyiz ve Turgut da bir roman karakteri olarak karşımızda yerini alır. Üçüncü kişi ağzından anlatılan romanda Turgut’un ve Selim’in iç dünyasına girmek için “alıntılanan iç konuşma” yöntemi kullanılır. Dış dünyadan çok burada Turgut’un ve Selim’in bilinçlerine iç dünyalarına yönelmemiz istendiği için bu teknik daha işlerdir. Postmodern romanda sık kullanılan bilinç akışı, aktarılan iç konuşma gibi yöntemlere ise Atay pek yer vermemiştir. İç konuşmalar romanda bir hayli yer alır ve bu yöntemi geliştirmek tiyatro tekniklerine hâkim olan Atay’a hiç de zor gelmemiştir. Tutunamayanlar’da Günseli’nin Turgut’a Selim’i anlattığı on dördüncü bölümde; hicvin, eleştirinin, alaycı tonun ve oyun oynama arzunun yerini duygusal bir atmosfere bıraktığı, noktasız virgülsüz yazılan 77 sayfalık çarpıcı bir anlatıma tanık oluruz.6 Bu geçişleri ve ilginç teşebbüsleri ile Tutunamayanlar hem çok katmanlı bir anlatım çeşitliliği gösterir hem de ilk olması bakımından önemli bir aşamayı temsil eder.
Toplumsal Eleştiri ve Yerine Konulan Yenilgi Psikolojisi
Atay iğneleyici bir zekâya, güçlü bir mizah anlayışına ve tonu koyu bir eleştiri üslubuna sahiptir. Tutunamayanlar’da bu yeteneklerini yansıtmıştır yazar. Ancak romanın teknik açıdan başarılı bir üstkurmaca olması yazarın yaşama, bireye ve topluma bakışında da aynı oranda başarılı eleştiri ve tespitlere sahip olduğunu söylememizi sağlamaz. Oğuz Atay biçimi amaç konuyu araç olarak gören hâkim postmodern roman anlayışının biraz dışına çıkarak Tutunamayanlar’da toplumsal boyutta eleştirilere de çokça yer vermiştir. Öncelikle Atay küçük burjuva dünyasını, değerlerini ve mensuplarını alaycı bir tarzda ve ağır biçimde eleştirir. O yaşantı mensuplarını, Turgut’un ağzından “yumuşakçalar” kavramıyla tarif eder. Bu yaşamı terk ederek yalnızlığa düşenleri, ıstırab çekenleri, temiz kalpli olanları, toplumdaki yanlışlardan kaçanları, sevgiyi arayanları, merhamet sahiplerini ise Tutunamayanlar olarak tanımlar yazar. O, iyi bildiği burjuva yaşantısıyla hesaplaşır. Bildiği bu dünyayı geneller ve eleştirisini neredeyse toplumun bütün alanlarına yöneltir. O nedenle Selim’in ve Turgut’un hikayeleri bu toplumdan bir şekilde soyutlanmayla neticelenir Bu dünyada giderek yalnızlaşan ve 28 yaşında intiharı tercih eden Selim’in hikâyesinin peşine düşerek ailesini ve her şeyini geride bırakan Turgut, zamanla Selimleşir, o da bir tutunamayan olur ve eserin sonunda bir trenden inip gözden kaybolur.
Tutunamayanlar’da Atay’ın Selim’le bir özdeşlik kurduğu da hissedilir. Onu korur, anlamaya çalışır, Selim’e yönelik eleştirileri ise ironik biçimde savuşturur ve hatta yer yer bu eleştirileri etkisizleştirmek için nihilizme bile kaçtığı olur. Toplumsala dair o alaycı tutumu, eleştiri yüklü yargıları Selim söz konusu olunca ortadan kalkar. Selim’in tercihi, yaşam tarzı, hayata yüklediği anlam Atay’ın da düşünce dünyasının yansımasıdır adeta. Belki bir bohemlikten, bireyselleşmeye iten bir yalnızlıktan kendisi de muzdariptir ve bu nedenle toplumla barışık bir görüntü vermez. Devrimci solu, gençlik eylemlerini, insanların kültürel tercihlerini, diğer ideolojileri, hâkim olan düzeni, Cumhuriyet’in bazı değerlerini, geleneksel dini yaşantıyı, bürokrasiyi vb. sık sık eleştirir, alaya alır. Ancak yerine ne konacağını ya da önerdiği şeyin toplumsal-siyasal karşılığının ne olduğunu bir türlü söylemez. Selim’e hak veren yazar, eylemini de kaçınılmaz bir son olarak görür. Oysa küçük burjuva dünyası yegâne dünya değildir ve buraya takılıp kalmanın da bir anlamı yoktur. Türk aydının genelinin bu sapmaya ve bataklığa kendilerini mahkûm etmeleri, topluma buradan bakarak yaklaşmayı da anlamsız kılar. Sosyolojik temelde Atay’ın yaşadığı ruhsal çelişkiler, içinde yer aldığı dünyanın karanlığından kurtulma isteği, onu çıkmaza itmiş olsa da önerdiği şey yenilgi ve teslimiyetten başka bir şey değildir. Atay’ın tutunamayanları mutsuz, ümitsiz ve kararsız bir edilgen topluluğu temsil eder son tahlilde.
Atay, Doğu ve Batı arasına sıkışmış bir aydındır. Bireysellik, aydın sapması, küçük burjuva alışkanlıkları onun çevresinde sıkça gördüğü ve kendince yakıcı bulduğu en önemli sorunlardır. Ama roman kahramanları da sadece eleştiren, hakikati flulaştıran, bireysellik öğeleri taşıyan ve özerk yaşantı numuleri sergileyen kişilerdir. Atay tutunamayanlar olarak tarif ettiği bu karakterleri soyu tükenmeye yüz tutmuş değerli kişiler olarak tanımlar. Toplumsal çelişkiler nedeniyle bunalım yaşayan insanlara bir çözüm teklifi getirmez; belki de sanatçının-edebiyatçının böyle bir vazifesi olmadığına inanır. Ancak Tutunamayanlar’da İsa mitosunu güçlü biçimde kurgular ve bunu bir öneri olarak okumak mümkündür.
Toplumun ikiyüzlülüğünden, burjuva bataklığından uzaklaşarak sanata, edebiyata, kitaplara yönelen Selim, okuduğu kitaplardaki kahramanlarla sık sık özdeşlik kurar. Edebi dünyanın kahramanlarının yaşamdaki gerçek kahramanlar olmasını diler. Selim gerçeğin sanat ve edebiyatta olduğunun farkına varmıştır, ancak bunu topluma anlatacak gücü kendinde bulamaz, giderek hayatın dışına itilir ve yaşamına son verir. Selim’i anlamak, onun bıraktığı yerden devam etmek ise burjuva hayatı yaşayan Turgut’un zamanla Selimleşmesi ile mümkün olacaktır. Tam da burada bu ruhsal bunalımı, toplum dışılığı, Atay’ın, İsa metaforuyla eşitleyerek anlamlandırmaya çalıştığı görülür. Gerçekle düş arasında bir yerlerde yaşama tutunmaya çalışanların önderidir Atay’a göre İsa. İsa, tutunamayanların prototipidir, ilk kahramanıdır. O da yaşadığı toplumda egemen olan her şeye başkaldırmış, egemenlere isyan etmiştir. Bir davaya inanmış ve kendini ona adamıştır. Ancak ne yapsa da toplumsal kabul görmemiş, sahip olduğu o güzel değerler nedeniyle toplum dışına itilmiş, sonra da öldürülmüştür. Selim romanda İsa’ya sevgisini ifade eder, onu takip eder, örnek alır. İsa gibi yanlışları söyler, doğruları haykırır, yoldan sapanları doğru yola davet eder. İsa bir mitos olarak Selim’in hikâyesinin kahramanı ve onun rol modeli olarak biçimlendirilir. Ancak Hıristiyan teolojisinin egemen kalıplarının ürettiği İsa anlatısı etkisiz ve pasif bir karakterdir. Sevgiye, merhamete, dürüstlüğe, adalete, acıya katlanmaya, iyiliğe işaret etse de neticede İsa figürünün dayandığı ilahi öğretinin kalıplarının kısmi bir karşılığıdır bu özellikler. Bilinmektedir ki Hıristiyan teolojisi İsa’yı ölümünden sonra yeniden üreterek sahiplenmeyi kabul etmiştir ve ancak onu etkisiz bir aktör olarak kabullenmiştir. Atay da aynen bu etkisizliğe göndermede bulunur ve onu böylece kabullenir. Ancak İsa bir mitostan çok daha ötesi, ilahi bir mesajın taşıyıcısıdır. O kendine ait olanı değil ilahi olanı aktarmakla görevlidir. Onu kaynağından kopararak soyutlamak, mesajını sınırlandırmak ya da devamını görmezden gelmek sadece romantik bir yanılsama olur. Atay Batı’nın müsaade ettiği İsa’nın, sınırlandırılan değerleriyle yetinir ve bu topraklara yabancı kalmayı yeğler böylece.
Atay Tutunamayanlar’ı inşa ederken Batılı modernist ve postmodernist yazarlardan etkilenmiş, kendi toplumunu da bu değerler ışığında tahlil etmiştir. Onun alaycılığı, mizah anlayışı ve ironik yaklaşımı ile toplumsal tespitleri belli oranda haklı temele dayansa da yaşamı özerk ve yegane bir düzlemde tasavvur etmesi, teklif ettiği şeyin bir çıkmaza işaret etmesi Tutunamayanlar’ı pesimist kılmaktadır. Bununla beraber bildiği bütün teknikleri bu romanda uygulama heyecanı da romanın biçime hapsolmasına yol açmıştır. Atay zeki, mizah gücü yüksek ve romana dair bildiklerini ustaca uygulamayı başaran bir yazar olarak bu alanda öne çıkan önemli bir isimdir. Ne var ki onun kurmacaya dair becerisini, sosyal ve siyasal alanlarda da sergilediğini söylemek haksızlık olur. Atay’ı edebi becerisi ve romandaki teknik derinliği ile değerlendirmek kendisinden siyasal bir beklenti içinde olmamak onu anlamayı kolaylaştıracaktır.
1- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, s. 264
3- Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, s. 224
6- Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, s. 460-537

