“Bir Eski Umudun Dalgınlığı İle Geldim”
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

“Defterler açılıp, yayıldığı zaman...”
(Tekvir-10)

Öğrencilik yıllarımın bir kısmını, Üsküdar'da arkadaşlarımdan birkaçının ikamet ettiği öğrenci evini sık sık ziyaret ederek geçirdim. Eski İstanbul'dan bugünlere zamanla yıpranmış bir mahallede, Şair Talât Sokağı'nın çaprazında bulunan Fıçıcı Rüstem Sokak'ta oturmak düşmüştü bahtımıza. Bu sokakta tüm keşmekeşliğine rağmen güzel olan bir şeyler vardı. Sokaktaki çocuk sesleri hiç susmazdı mesela, sıkış tıkış mahalleye sıcaklık katan belki de bu olmalıydı; ayrıca sokağı ince işlenmiş dantel bir örtü gibi güzelliği ile süsleyen, asmalı bir konak vardı hemen sokak başında. Tarihi sessiz ve kendi halinde yaşatan bu konak sokakla bütünleşmiş ve muhitin en eski sakini olarak yoldan geçenleri mütevazı bir duruş ile selamlıyordu. Her bahar yeniden yeşeren asma dallarının aksine, vakit geçtikçe yıllanan konak dikkatleri üzerine çekiyordu. Önünden geçtiğimiz onca zaman, pencereden ağaçlık bahçesine baktığımız onca sabah, hiçbir kıpırtıya şahit olmadığımız bu evin bembeyaz perdeleri ise pencerelerdeydi. O halde zaman zaman, belirsiz vakitlerde bu konağa birileri girip çıkıyor, belki de daimi olarak birileri yaşıyordur diye düşünüyorduk.

Mahalleli olmayı kısa sürede benimsemiş, Fıçıcı Rüstem Sokak'ın bir parçası olmuş öğrenciler olarak mahalle ile uyum içinde yaşıyorduk. Bir gün komşulara mukabelede bulunup, aşure dağıtmak isteğiyle, tüm güzel hatıralarımda bir parça yeri olan Özge ile beraber asmalı konağın zilini çaldık. Kapının önünde sessizce beklerken üst kattaki pencerenin perdesinin hafifçe kıpırdadığını gördük ve kapı açılacak mı diye bekledik. Bir kez daha kapıyı çaldıktan sonra yan apartmanlardan birinin penceresinden olay mahalline müdahale için çıkan Aysel Abla seslendi: "Kızlarım, orada Mehveş Teyze yaşıyor, sakat aşağı inemez. Boşuna kapıyı çalmayın." Kimdi bu Mehveş Teyze, geleni gideni yok muydu, merak içinde Aysel Abla’ya sorduk. Öyle ya, duyma kaybı yaşadığı için kimseyle diyalog kurmadan bir hayalet gibi kendi halinde, tüm gün sokakta elinde bir avuç çekirdeği, başında yaz kış çıkarmadığı renkli beresi ile dolaşan Aysel Abla’nın babası Rıfat Amca kadar renkli bir karakter olması muhtemel olmasa da, Mehveş Teyze’nin hikâyesinin ilginç bir tarafının olduğunu hissediyorduk. Hiçbir muhabbeti yarıda bırakmayı sevmeyen Aysel Abla, ocakta yemeğinin olduğunu söyleyerek ve sallandırdığı sepetine bıraktığımız aşureler için teşekkür ederek içeri girdi. O günden sonra biz biraz üzüntü ile biraz merakla ne zaman önünden geçsek Mehveş Teyze’nin evine dikkat kesilmeye başladık ama ne gelene ne gidene, ne ufacık bir kıpırtıya, ne de herhangi bir yaşama ibaresine rastlayabildik...

Baharın şehrin sokaklarını yavaş yavaş yoklaya durduğu vakitlerde, kadınlar pencereden pencereye daha sık muhabbet kurmaya, ödev başına oturtamadıkları çocuklarından dert yanmaya, düğün dernek, mevlit haberlerini paylaşmaya başlamışlardı. Bizimse son sınav dönemimiz gelip çatmış, sıkı çalıştığımız, evde uzun vakitler geçirdiğimiz günler kapıya dayanmıştı. Böyle bir günde pencerenin önünde konuşan kadınların arasında Mehveş Teyze’nin evinden söz açıldı, yıkılıp satılacak diyorlardı. Aysel Abla araya girdi, "İmkânı yok, Mehveş Teyze başka yerde yaşayamaz. Bak oğlu, kızı uzaklara gitti o bir yere gitmedi. Burası onun memleketi gibi. Hiç yoktan biz çocuklarından iyiyiz yaşadığını biliyoruz, kapısını çalıyoruz."

Modern zamanın bencilliği ve bireysel yaşamı vazgeçilmez bir değer gibi önümüze sunduğu günlerde, işlerini görmek için yerinden ancak kalkabilen ihtiyar Mehveş Teyze'nin bir kabre gömülür gibi, tabutsuz ve kefensiz olarak yalnızlığına diri diri gömüldüğünü anladık. Öğrendik ki, hiç arayıp sormayan bir kızı ve birkaç ayda bir uğrayan oğlundan başka kimsesi olmayan Mehveş Teyze, tüm mahalleyi imrendiren ihtişamı ile o koca asmalı konakta tek başına geceler ve gündüzler boyu bir çeşit mahkûmiyet hayatı sürüyordu. İnsanlar, onun kimsesi olmadığı zamanda da komşulara kapıyı açmaz olduğu için, sessiz sessiz tüm gün kendi kendine konuşmaya başladığını söylüyorlardı. "Yalnızken yüksek sesle konuşulmaz; çünkü yalnızlıkta tüm sesler farklı bir tını edinir." diyordu bir düşünür, belki de haklıydı. Biz çocukken, yine babaannem: "Yalnızlık sadece Allah'a yaraşır." derdi. İnsanın acziyetine işaret eden bu sözü galiba yeni yeni idrak ediyordum. Mehveş Teyze ile ilerleyen günlerde birkaç kez camda göz göze geldik, ruhu bedeninden çekilmek üzereymişçesine donuk bir yüz ifadesi, solgun bakışları vardı. Belli belirsiz yüzümüze doğru bakıp, perdenin diğer tarafına doğru yavaşça kayıp gitti. Ne selam alacak, ne verecek mecali var gibi bezgindi sanki. Sınavların sonuna yaklaştığımız günlerde yine uzun süre derin bir sessizlik kapladı konağı, kendi yalnızlığına terk edilmiş bu hayalet kadının kapısını çaldı komşuları ama açan olmadı. Bir gün oğluna rastlamış Bakkal Mehmet Amca, oğlu unuttuğu bir detaydan bahseder gibi bahsediyormuş annesinden, kendi halinde yaşadığını iyi olduğunu söylemiş ve öylece devam etmiş yoluna.

Okul zamanlarımız ansızın tükeniverdi; mahalleye, Fıçıcı Rüstem Sokak'a yıllardır orada ikamet ediyormuşçasına alışmıştık, vakit her zamanki gibi hızla kayıp gitmişti avuçlarımızdan. Bahar geldi geçti, sınavlar bitti, mezun olduk. Toparlanıp gitme ve arkada yaşanmışlıkları bırakma vaktiydi. Eşyaları toparladık, ayrılık vakti gelip çatmıştı, Mehveş Teyze'yi evlatlarından sonra sanki bir kez de biz yalnızlığı içinde bırakıp gidecektik. İçimizden adı yaşanmışlık olan bir parçamızı, Fıçıcı Rüstem Sokağı'nda bırakıp, kaldığımız yerden devam edecektik ve öyle oldu da...

Taşındıktan yıllar sonra bulutlu bir günde Üsküdar'da yürürken, kendimi bir dalgınlığın peşi sıra bu eski mahallede buluverdim. Öncesinde pek tanıyamadım, silueti tamamen değişmişti mahallenin. Küçük birkaç esnaf dükkânı kapanmış, mahalledeki çocukların siması değişmiş ve asmalı konağın yerinde harabe yığını duruyordu. Ne asmalardan, ne perdelerden, pencerelerden geriye bir yaşam belirtisi kalmıştı. Ne şairinin adını ne de nerede okuduğumu bir türlü hatırlayamadığım bir şiir dizesi düşüverdi hatırıma: "Bir eski umudun dalgınlığıyla geldim…"; bir umudun dalgınlığı ile gelmiştim sahi. Sadece Bakkal Amca bıraktığımız yerdeydi, Mehveş Teyze'ye ne oldu diye sordum. Meğer biz gittikten kısa bir süre sonra konakta yangın çıkmış, komşuların yardımı ile içeride mahsur kalan Mehveş Teyze zar zor kurtuldu ise de, yangının üzerinden çok vakit geçmeden hayatını yitirmiş. Bakkal Amca: "Onu son kez bir akşam vakti, tek başına otururken görmüştüm." dedi. Uzun ve hüzünlü bir cümleydi. Rüzgârın gelip, ağırlaşan havayı götürmesini istedik. Kalabalıktı ve bu mahallede artık herkes birbirine yabancıydı. Yineledi: "Onu bir akşam vakti, tek başına otururken gördüm. Uzaklara dalmıştı, bir cenaze evvelinde."

Emine Nur Çakır Arşivi