On dokuzuncu yüzyılda Tanzimat’la merkezileşen batılılaşma çabası, Türkiye’nin romanla tanışmasının başlangıcı sayılır. Önce batıda yazılan romanların Türkçeye çevirileri, ardından da uzun sürecek olan batılı yaşam tarzının romanlarda resmedilmesi, edebi anlamda modernleşmekten daha çok batı öykünmeciliği saikine bağlı gelişmelerdir. Tanzimat ve ardından yaşanan sancılı siyasi gelişmelerden bağımsız ele alınamayacak sosyolojik alt üst oluşlarla bu toplumun yönü artık batıya çevrilmiş, kültürel mirası belli oranda terk edilerek yeni bir edebiyat kanonu çerçevesinde hareket edilmesi bir ‘aydın dayatması’ şeklinde tezahür etmiştir. Batı’dan kotarılan değerler, onların toplumsal değişiminin izleğinde şekillenen insan olgusu, çarpık yaşam öyküleri derken ‘buraya’ ait bir roman geleneği ne yazık ki temellendirilememiştir. Her ne kadar batı için de roman modern bir edebi tür olsa da Osmanlı aydınının batıdan çok sonra tanıştığı bu aracı, sade bir batılılaşma yöntemi olarak algılaması, daha çok Osmanlı sonrası ortaya çıkan erkin ideolojik ekseni etrafında şekillenen ve bire bir batılılaşmayı salık veren edebiyat kanonuna bağlanabilir.
İl etapta Fransız kültürünün etkisindeki son dönem Osmanlı aydınının Fransız romancılarının çevirileriyle başlattığı romanla tanışıklık, ithal bir tür olarak buralara taşınmış, yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar batılılaşma-roman birlikteliği, birçok eser ortaya çıkararak devam etmiştir. Jale Parla, Türk roman geleneğini, yazarların kültürel hayatın merkezinde olması ve onların geçirdiği başkalaşım üzerinden ele alırken romanın eğitici vasfı olan bir tür olduğu için yazarlarca benimsendiğinin altını çizer1. Yazar figürü ile aydın figürünün bu ülkede hep iç içe geçtiğini de düşünürsek romanın bir batılılaşma aracı olarak bu kadar rağbet görmesini ve yazarların romana yükledikleri anlamı kavramak hiç de zor olmaz.
Toplum yapısındaki sosyolojik kırılmaların kendi öz doğası yerine batılı anlamdaki referanslarla tahlil edilme saplantısı birçok sorunun esasını oluşturmuştu. Türk edebiyatçısı, döneminde, hem yazar hem aydın hem de siyasetçiydi. Ülkenin birçok meselesine ‘aşina’, sorunların kaynağını ve çözüm önerilerini bilen bir pozisyondaydı. Türk romanının geçirdiği serüven de bundan fazlasıyla etkilenmiş, Cumhuriyet’le birlikte tepeden dayatılan modern batılılık, edebiyatın diğer türlerinde olduğu gibi, romanda da bu hazır zemini bularak kanonlaştırılmıştı. Batılılaşma merkezli üretim ve tutum alışın köklü tesiri, buradan ileri gelir.
İlk Türk romanı, 1872 yılında Şemsettin Sami tarafından kaleme alınan Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat’tı. Bu yıl aynı zamanda Osmanlı tarihinde ilk işçi grevinin yaşandığı tarihtir. Her ne kadar Fethi Naci2, o tarihlerde Kasımpaşa Tersanesi işçilerinin başlattığı grev için Osmanlı tarihinin ilk işçi grevi dese de Oya Baydar, 1969’da yayınlanan “Türkiye'de İşçi Sınıfı: Doğuşu ve Yapısı”3 isimli kitabında bu tespitin yanlış olduğunu belirtir. Beyoğlu Telgrafhanesi işçilerinin 1872 yılında greve çıktığını, ilk işçi grevinin bu olduğunu ertesi yıl yani 1873 yılında Kasımpaşa Tersanesi işçilerinin grevinin başladığını söyler. Ancak ilk işçi romanının yazılması bu olaylardan elli küsur yıl sonrasını bulur.
Osmanlı Toplum Yapısı, Ekonomik Düzen ve İşçi Meselesi
Osmanlı toplum yapısı, bildiğimiz anlamıyla batılı toplum yapısından birçok yönüyle farklılaşmaktadır. Temelde batı merkezli sınıfsal sosyolojiden ayrışan Osmanlı toplum yapısı, devletin hâkim olduğu geniş coğrafyaya rağmen sınıflı bir yapı olmamıştır. Marksist iktisat teorisine göre de Osmanlı toplum yapısında sınıfsal bir yapının gelişmesi imkânsızdır. Zira Osmanlı’da toprak mülkiyeti devletin elindedir, bireyin toprakta sadece tasarruf hakkı vardır. Üründen pay alan devlet, bürokratik anlamda gücün de temerküz edildiği tek yapıdır. Bu da klasik kapitalist üretim anlayışından farklı bir iktisat modelidir. Osmanlı’da, ne batıdaki gibi feodal yapı ne batılı değerleri reforme eden burjuva devrimi ne de sınıfsal yapıya son şeklini veren bir sanayi devrimi gerçekleşmiştir. Egemen imparatorluğun gücü, sosyal ve ekonomik hayatın tümünde asıl belirleyendir. Bu yönüyle Osmanlı’da batılı anlamda “birey” de teşekkül etmemiştir.
“Bireysel özgürlük”, “milliyetçilik”, “eşitlik”, “uluslaşma” gibi batı düşüncesinin temel değerleri çoğunlukla burjuva devrimi sonrası birey merkezli bir anlayışın gereksinimlerini karşılayan kavramlar olarak ortaya çıkmışken Osmanlı toplumu bunlarla ancak merkezi hükümetin “batılılaşma” eksenli politik uygulamalarıyla tanışmış, uzun süre boyunca da bu dayatmanın sancılarını çekmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin sonuçlarından ağır biçimde etkilenen batı toplumunda gelişen ihtiyaçlar ile böyle bir süreçle oldukça geç tanışan Osmanlı toplumunun farklı taleplerini eşitleyen dayatmacı devlet politikaları, toplumsal yapıda içe kapanmaya ve yabancılaşmaya yol açmıştır. Nitekim özellikle sınıfsal bir ayrışmanın-çatışmanın taşıyıcısı olan işçi kesimi tanımlaması da kapitalist batı için erken Osmanlı için ise çok geç dönemlerde (Cumhuriyet döneminde bile tam anlamıyla karşılığı olmayan) belki karşılık bulacak bir toplumsal tanımlamadır. Bu nedenle Türk romanında sınıflı toplum tartışmaları eşliğinde işçilerin ve işçi sorunlarının konuşulmasının da batıdan çok sonra gündem olmasına şaşırmamak gerekir.
Osmanlı’da ilk sanayileşme girişimleri devlet eliyle 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlamıştır. Yenilenen Osmanlı ordusunun, yeniçeri ocağını kapatmasıyla birlikte ortaya çıkan temel ihtiyaçlarını karşılamak için fabrikalar kurulmuştur. 1835 yılında Feshane buna bağlı olarak da İzmit ve İslimiye’deki Çuha fabrikaları bunların başlıcalarıydı. Bu fabrikaların kuruluşu için Avrupa’dan ilk kez makine ithalatı gerçekleştirildi. Yine ayrıca Batıdan sanayi uzmanı ve teknisyenler getirildi. Tanzimat döneminde bu fabrikaların haricinde Zeytinburnu, Hereke dokuma fabrikaları, Tophane, Beykoz İnceköy porselen fabrikaları gibi birçok fabrika kuruldu. Ağırlıklı olarak bir tarım toplumu olan Osmanlı’nın o zamana kadar teknik üretim ve zanaat işlerini lonca teşkilatları organize etmekteydi. Ancak bu yapının artan talebi karşılamada ve gelişen teknik kapasiteyi yakalamada yetersiz kalması nedeniyle1866 yılında Islahı-Sanayi komisyonu kuruldu; küçük işletmelerin fabrikaya dönüştürülmesi için çalışıldı. 1873 yılında sanayi teşvik amacıyla bir kanun çıkarıldı ve fabrika kuracaklara gümrük ve vergi muafiyeti tanındı,1897 yılında ise yeni tesis kuracaklara 10 sene müddetince vergi muafiyeti getirildi. Bu kararların da teşviki ile Osmanlı devletinde ikinci sanayileşme dalgası özel sektör eliyle başlamış oldu4. Bu düzenlemeler daha çok sermaye sahibi gayrimüslimlerin ve yabancı müteşebbislerin önünü açtı. Özel fabrika sayıları giderek arttı. Özel müesseselerin sayısı devletin açtığı fabrika sayıları kadardı nerdeyse. Büyük sanayi işletmeleri ağırlıklı olarak gıda maddeleri, iplik-kumaş, yağ, sabun, tuğla, demir-döküm, matbaa, kâğıt, çimento gibi malzemeleri üreten fabrikalardı.
Osmanlı’da İşçi Cemiyetleri
Osmanlı’da özelikle Islahat hareketleri sonrası gelişen sanayiyle birlikte bazı işçi cemiyetleri de kurulmuştur. Kimi kaynaklara göre ilk işçi cemiyeti ‘Ameleperver Cemiyeti’ adıyla 1871 de İstanbul’da kurulan bir işçi örgütlenmesidir ve sosyalist görüşlere sahiptir. Oysa bu iddia doğru değildir. Zira mezkûr cemiyetin asıl adı ‘Amelperver Cemiyeti’dir ve 1866 yılında kurulmuş olup aralarında Türklerin de bulunduğu ancak ağırlıklı olarak yabancıların ve azınlıkların yer aldığı bir hayır cemiyetidir. İddia edildiği gibi bir işçi örgütlenmesi olmayıp kimi ihtiyaç sahiplerini iş sahibi yapmak için kurulmuştu ve ne zamana kadar faaliyet sergilediği, ne zaman kapandığı bilinmemektedir. Bununla beraber Osmanlı’da bilinen ilk işçi örgütlenmesinin 1894 yılında kurulan ‘Osmanlı Amale Cemiyeti’ olduğu ise genel kabuldür. Bu cemiyet II. Abdülhamid döneminde, binlerce işçinin çalıştığı Tophane fabrikalarında gizli olarak kurulmuştur. Bu fabrikalarda ağır şartlarda ve yoğun baskılar altında çalışan işçiler, kendi aralarından seçtikleri 8 kişilik "heyet-i faale" (yürütme kurulu) ile örgütlü bir çalışmaya giriştiler. Ne var ki cemiyet faaliyetini ancak bir sene sürdürebildi. Cemiyetin kurucuları tutuklanıp sürgün edildi.
Cemiyetin sürülmüş olan yöneticileri gizlice İstanbul'a geri dönerek 1901-1902 yıllarında işçileri yeniden toplantılar yapmaya teşvik ettiler. Çalışma koşulları çok ağır olan işçilerin bu zorlu şartlarının değiştirilmesi için faaliyetler yürütülmekteydi. Cemiyet, Avrupa'daki sosyalist hareketle ilgili haberleri Türkçeye çevirerek işçilere dağıtıyor, örgütleme çalışmaları yürütüyordu. Cemiyet, Topkapı mezarlığında gizli bir toplantı yaptı, burada alınan kararlar İngiliz, Fransız ve Rus elçilikleri aracılığıyla padişaha duyuruldu. Daha sonra toplantıyı hazırlayanlar tutuklanıp işkenceden geçirildi. Derneğe önayak olanlar yurtdışına kaçtı.
II. Meşrutiyet'in ilanından ve II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesinden sonra ‘Osmanlı Terakki-i Sanayi Cemiyeti’ adlı bir örgüt kuruldu. Bu yapı Osmanlı Amale Cemiyeti'nin yasal yoldan devamı olarak değerlendirilmektedir. Bu cemiyet de 1909 yılında çıkartılan Cemiyetler Kanunu’na uymadığı, içinde askerleri barındırdığı gerekçesiyle kapatılmış, yerine 1910 yılında Jön Türklerle bağlantısı olduğu bilinen ‘Osmanlı Sanatkâran Cemiyeti’ kurulmuştur. Bu yıllarda ülkenin büyük kentlerinde farklı yerlerde sosyalist faaliyetler yürüten kimi yapılar varlığını sürdürüyor olsa da işçi merkezli, onların örgütlenmesiyle kurulmuş bir yapıdan bahsetmek pek mümkün değildir.
19. yüzyıl sonlarında Osmanlı idaresinin dış borcunu ödeyememesi sonucu alacaklılar, ülkede toplanan vergileri kendi kurdukları bir teşkilat vasıtasıyla toplamak istediler. Vergileri artık bu ülkelerin kurduğu şirketin Reji memurları toplayacaktı. Bunun neticesinde Osmanlı Devleti'nin en önemli gelir kaynağı olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergiler alacaklı ülkelerin kurduğu Reji şirketine bırakıldı. Reji şirketinin on yıllarca halka ağır baskılar uygulaması sonucu birçok grev yapıldı. Osmanlı köylüsünün ürettiği ürünler, Reji’nin belirlediği fiyattan onlara verilmek zorundaydı. Köylü Reji’den izinsiz kendi içeceği tütünü dahi saklayamazdı. Rejinin kendi silahlı korucuları ve bunların vur yetkisi vardı. Bazı kaynaklar Reji kolcularının yirmi binin üzerinde Osmanlı köylüsünü vurarak öldürdüğünü yazarlar.
Osmanlı’nın son döneminde işçilerce başlatılan hak arama çabaları sınıf çatışmasından daha ziyade işçi ve köylülerin yaşadığı sıkıntılardan ve hak taleplerinden ileri gelmektedir. Mehmet Narlı Osmanlı’nın son döneminde yaşanan işçi hareketleri ile ilgili şunları söyler: “Avrupa’daki sanayileşme süreci içinde gelişen sınıf hareketlerinin, Türkiye’ye ‘ücretlerin iyileştirilmesi yolundaki istekler’ biçimindeki yansımalardır.”5 Cumhuriyet’ten sonra ise işçi hareketlerine sosyalistler yön vermiş, gelişen sanayi ve yeni iş kollarıyla birlikte köylerden kentlere göçler başlamıştır. Ancak sosyalist faaliyetler, genç Cumhuriyet rejimini de oldukça rahatsız etmektedir. 1936’da çıkarılan iş kanunu üzerine dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker şunları söylemiştir: “Yeni İş Kanunu, sınıfçılık şuurunun doğmasına imkân veren hata yollarını ortadan silip süpürecektir.” Fethi Naci’nin aktarımına göre, 1933 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 201. maddesine getirilen bir değişiklikle işçileri işi bırakmaya zorlayanlara ağır cezalar konmuş ve 1938’de de sınıflara dayanan kuruluşlar, dolayısıyla sendikalar yasaklanmıştır.6
Osmanlı’nın sosyo-ekonomik yapısının ve mülkiyet ilişkilerinin kapitalist bir temelinin bulunmaması ve sınıflaşmaya yol açmaması, sanayileşmenin imparatorluğun son yarım yüzyılında başlaması, bu genç sanayi hamlesinin ise yirminci yüzyıl başlarından itibaren başlayan yoğun savaşlar nedeniyle akamete uğraması gibi nedenlerle işçi sınıfı bu toplum için çok geç dönemlerde tanımlanabilecek bir kavramdır. Haliyle romancının gündemine girmesi de bu nedenlerle gecikmiştir. Cumhuriyet’in ilanının ardından başlayan sanayileşme çabalarıyla geniş kitleler fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başlamış, sonrasında özellikle altmışlı yılların başından itibaren köyden kente işçi olarak gelen insanların yol açtığı yoğun bir göç söz konusu olmuştur. Anadolu’nun bu göç serüveninin yolu yetmişlerde başta Almanya olmak üzere batıya yönelerek devam etmiştir. Türk romancılığı ise emekleme aşamalarını aşarak özellikle Cumhuriyet’ten sonra ve bilhassa ellili yılların ardından gerek ürün sayısı anlamında gerekse de çeşitlilik ve edebi nitelik bakımından belli mesafeleri kat edegelmiştir. Ülkede yaşanan bu ciddi sosyal değişimler de gelişen roman kültürünün ana temaları arasında yer almayı başarmış, romancılar insanın ve toplumun yaşantısındaki mezkûr temel değişimleri es geçmemiştir.
İşçi Romanlarının İlk Örnekleri
İşçilerin çalışma ve yaşam koşullarını ele alan, işçi haklarını gündemleştiren, sorunlarının çözümü için gerek ideolojik gerek haklar temelinde yaklaşımlar ortaya koyan romanlara genel kabul olarak işçi temalı romanlar denmektedir. Ne var ki Türkiye’de işçi romanları sayıca az olmakla beraber zaman içinde ciddi bir gelişim de kaydedememiştir. Bazı işçi romanı örnekleri ile birlikle konuyu işçilerin sorunları, çalışma koşulları, yaşam şartları, bilinçlenme, göçler, sendikal mücadele, örgütlülük vb. boyutlarıyla inceleyerek değerlendirmek yararlı olacaktır.
Mahmut Yesari’nin 1927 yılında yayımlanan ‘Çulluk’ isimli romanı, çoğu edebiyat araştırmacısı tarafından Türkiye’deki ilk işçi romanı olarak kabul edilir. Yesari, Cumhuriyet döneminin en verimli yazarlarındandır. 1920-1946 yılları arasında yirmi roman yayımlamıştır. Romanlarında genelde aşk ve macera temalarını yer verse de Çulluk’ta çok farklı bir temayla öne çıkar. Bu romanda İstanbul’daki fabrika hayatı ve işçilerin durumları resmedilir. Cibali tütün fabrikası ve bir matbaadaki işçilerin yaşantısını ele alan Yesari, bu roman için beş gün tütün fabrikasında çalışmıştır. Köyden kente gelen iki işçiyi merkeze alarak olay örgüsü kuran yazar işçilerin iç dünyalarını çok iyi resmedememiş olsa da çalışma koşullarını ve o dönemki sanayinin durumunu gözler önüne serebilmiştir. Romanda işçi sınıfından ve işçilerin hak taleplerinden bahsetmez. Bu yöndeki ideolojik beklentileri karşılayan romanlar daha sonra başka romancılar tarafından kaleme alınacaktır. Yesari köyden-kente işçi olarak göç eden insanların yaşantılarını merkeze alarak işçilerin durumunu teknik anlamda iyi denebilecek bir kurgu ve güzel bir anlatımla, natüralist bir tarzla romana aktarmayı başaran ilk romancıdır. Bu bile dönemin romancılarının yazdığı eserlerin niteliği düşünüldüğünde oldukça önemli bir mesafedir.
Şiirleriyle tanınan Nazım Hikmet Ran’ın yazdığı ve ölümünden sonra basılan “Kan Konuşmaz” isimli romanı ilkin 1936 yılında başka bir isimle, Son Posta Gazetesi’nde tefrika edilmiş, ölümünün ardından kitaplarıyla ilgili yasak kalktıktan sonra 1965 yılında kitap olarak basılmıştır. Bu romanda Ran, İkinci Meşrutiyet’ten 1930’a kadarki dönemde yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik gelişmeleri sosyalist bir anlayışla İstanbul’da yaşayan işçi karakterler üzerinden yorumlamaktadır. Romanın iki ana karakteri vardır; Avukat Ömer ve torna işçisi Nuri Usta. Yazar işçi sınıfının asıl amacının sınıf bilincine ulaşması olduğunu, Nuri Usta’yı konuşturarak anlatmaya çalışır. Dönemin ana siyasal yapıları olan İtilafçılar ve İttihatçılara yönelik eleştirilerini de yine diğer roman karakterleri üzerinden açıklamaya çalışır, Ran. Romanın tek bir amacı vardır; işçilerin sınıf bilincine ulaşması için çabalamaları gerektiğini aktarmak. Nuri Usta’nın büyüttüğü Avukat Ömer’de de zaman içinde sınıf bilinci gelişmiştir ve biyolojik babası olan ancak onu terk eden Seyfi Bey’e karşı tutumu, romanın ismini de belirlemiştir. Romanın hiçbir yerinde açıkça değinilmemiş olsa da Nuri Usta adanmış bir sosyalist şeklinde betimlenir. Sosyalist ilkeleri özümsemiş, bunları kendi kavrayışıyla edinmiş, ideal bir karakterdir Nuri Usta. Bu romanla ilgili en ayrıntılı araştırmalardan birine imza atan Alemdar Yalçın, romanın sosyalizmin uygulama boyutu bakımından büyük bir öneme sahip olduğunu vurgular ve şunları ilave eder: “Yazar her ne kadar açıklıkla söylemese bile, Birinci Dünya Savaşı ve mütareke yıllarında çalışmalar yapan Osmanlı Amele Cemiyeti ve gizli işçi örgütlenmelerden söz etmekte ve Nuri Usta sosyalizmin kuramsal bilgileriyle ilgili olarak hiçbir kitap okumamış olmasına rağmen, sağduyusu, sınıf bilinci ile sosyalizmi yaşamakta ve çevresine de yaşatmaya çalışmaktadır.”7
Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” (1931) romanı da işçi romanı örnekleri arasında gösterilebilir. Sadri Ertem toplumcu gerçekçi bir romancıdır ve sanatın toplumsal bir ürün olduğunu düşünen sosyalist bir yazardır. Romanlarında köy-köylü sorunlarını, işçi-işveren sorunlarını ve kasaba, köy, kent, fabrika yaşamı hakkında gözlemlerini gerçekçi bir tarzda işler. “Çıkrıklar Durunca” romanında, Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’da bir sanayi üretimi olan dokuma ürünlerinin ithalatının yerli dokuma sektörünü, el tezgâhlarını yok edişi anlatılmaktadır. Osmanlı’nın batı emperyalizmine ve sömürgeciliğine yerli işbirlikçileri eliyle teslim olması, buna boyun eğdirilmesi işlenmektedir. Buna karşı roman kahramanı olan Bolu yöresinin Alevi köylülerinin direnişi, sömürüye karşı örgütlenmeleri ele alınmaktadır. Aslında bir köy romanı sayılabilecek bu eserin sanayileşme ve sömürgecilik bağlamında köylünün sorunlarını ele alması ve ortaya çıkan işsizliği bir sosyal vaka olarak işlemesi, dönemi açısından işçi-emekçi romanı olarak da ele alınmasını gerekli kılar.
Maden ve sanayi işçilerinin ağır biçimde sömürülüşünü anlatan, konuya sınıfsal temelde yaklaşan ilk dönem işçi romanlarının en önemlilerinden biri Reşat Enis Aygen’in 1938’de yayımlanan “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” isimli romanıdır. Nazım Hikmet bu roman için “Türk edebiyatının temel taşı“ demiştir. Roman pesimist karakteri ile öne çıkıp, gerçekçilik açısından soru işaretleri taşısa da maden ve sanayi işçilerinin çok zor çalışma koşullarını, ağır biçimde sömürülmelerini keskin bir tarzda anlatma eğilimindedir. Romanın yazılma amacının bu olduğunu her sayfada yazar hissettirmektedir. Romanda fabrika koşullarında, maden ocaklarında yaşanabilecek sömürünün hemen her çeşidine değinilmektedir. İşçi kadınların yaşadıkları dram da çarpıcı biçimde konu edilir. Türk romanında kadın işçi teması ilk defa bu romanda yer bulmuştur. Ancak Aygen, fabrikadaki işçi kadınların tümünün akıbetinin aynı olduğunu, kaçınılmaz olarak erkeklerce istismar edildiklerini söyler. Romanda okumuş bir tornacıya Marksist yorumlar yaptırılır ve kapitalizm, sömürü eleştirilir. Reşat Enis’in diğer eserleri gibi bu roman da basıldıktan kısa bir süre sonra toplatılmıştır.
Reşat Enis’in konuyla ilgili bir diğer önemli romanı ise 1968 tarihli “Sarı İt” isimli yapıtıdır. Bu roman sendikal mücadelenin anlatıldığı ilk Türk romanı olarak kabul edilir. Sarı sendikalar şeklinde tanımlanan sistem için çalışan sendikal anlayışı ve Almanya’ya göçü tema olarak belirleyen Enis, ağırlıklı olarak 1963 yılında yasal hale gelen grev olgusunu merkeze almıştır. Bizzat grevlere katılarak edindiği gözlemleri romanına taşımıştır. 1960’lı yılların Türkiye’sinde işçilerin mücadelesi, dönemin siyasal yapısı, göç olgusunun sosyal değişime etkisi gibi birçok konuya değinilmektedir. Toplu sözleşme hakkı elde etmek için mücadele eden bir fabrikanın işçilerinin ‘sarı sendikaya’ ve bunun başkanı olan ‘sarı ite’ karşı verdiği kavga romanın olay örgüsünü belirlemektedir. Sendikaların yeni yeni kurulması, sendikaya üye olanların işten çıkarılmakla tehdit edilmeleri, buna karşın sendikal mücadelenin önemini kavrayan sınıf bilincine sahip işçilerin mücadelesi altı çizilerek anlatılır. Romanda dünyada yükselişe geçen sosyalist düşüncenin Türkiye’de de güçlenmesi işlenmiş ayrıca Amerika karşıtlığı da öne çıkartılmıştır. Ancak teknik, anlatım ve gerçekçilik yönleriyle ele alındığında bu romanın iyi bir roman olmadığı söylenebilir. Ne ki sendika temasını işleyen ilk roman olması, eserin bu yönüyle öne çıkmasını sağlamıştır.
Çukurova bölgesindeki sosyo-ekonomik değişimi, köy-kent merkezli ele alan Orhan Kemal bir yandan köy romancısı olarak kabul görürken yazdığı romanlarda kentlerdeki fabrikalara işçi olmak için göçen köylüleri konu edinmesi nedeniyle eserleri bu başlık altında da ele alınmayı hak etmektedir. Zira Kemal, neredeyse tüm eserlerinde işçi konusuna değinmiştir. Zaten bütün yaşamı işçiler-yoksullar arasında geçmiş, köy hayatını da oldukça iyi bilmektedir. Maksim Gorki’nin hayranı olan Kemal, tıpkı onun gibi yoksulları, işçileri, köylüleri anlatmıştır eserlerinde. Orhan Kemal, Nazım Hikmet’le Bursa Cezaevi’nde birlikte kaldığı dönemde hem sosyalist ideolojiyi içselleştirmiş hem de toplumsal gerçekçi romanlar yazması gerektiğine karar vermiştir. Sosyal sınıflar arasındaki farklılıkları, çelişkileri çok iyi biçimde resmeden, olduğu gibi aktaran yalın bir roman tarzıyla öne çıkmıştır. “Bereketli Topraklar Üzerinde” (1954) romanında köylerinden kalkıp Çukurova’ya gelen üç arkadaşın hikâyesi anlatılmaktadır. Bireysel olarak bu üç işçinin yaşadığı zorluklar, sömürülmeleri, başlarından geçen ağır olaylar işlenmektedir. Fabrikanın kötü koşulları nedeniyle Köse Hasan zatürreden yaşamını yitiriyor; onlarca kişinin yaptığı ‘patos vurma’ işinin birkaç kişiye yaptırılması sonucu Pehlivan Ali patos makinasına bacağını kaptırıp kan kaybından ölüyor, İflahsızın Yusuf ise şehrin kötü koşullarına bireysel mücadelesiyle direnerek bir duvar ustası olmayı başarıyor ve biraz para biriktirerek köyüne dönüyor. Romanda işçi haklarına, işçilerin örgütlenerek mücadele edilmesine hemen hiç değinilmiyor. Aksine romanın öne çıkan karakterlerinin bencilliği ve kendilerini düşünmeleri öne çıkartılıyor. Zaman zaman roman karakteri Zeynel’e bu yönde sözler söyletse de Kemal, daha çok iyi tanıdığı işçileri toplumsal gerçekçiliğe sadık kalarak olduğu gibi tasvir etmekle yetiniyor. Ancak yine gerçekçi tarzda; sömürüyü, oldukça ağır çalışma koşullarını, yoksulluğu, ekmek kavgasını, yozlaşmayı, düzenbazlığı, cinselliğe düşkünlüğü de okuyucunun dikkatine olduğu gibi sunmayı başarıyor.
Orhan Kemal “Gurbet Kuşları” (1962) romanında ise İflahsızın Yusuf’un oğlu Memet’in Adana’da köyünden çıkarak binlerce insan gibi taşı toprağı altın sayılan İstanbul’a işçi olmak için göç etmesini anlatır. 60’lı yıllarda Anadolu’nun birçok yerinden İstanbul’a göç eden sayısız insanın hikâyesi de böyledir. Ne enteresandır ki bu büyük sosyolojik dalga Türk romanının pek gündeminde olmamış, çok az sayıda romancı bu temayı işlemiştir. Anadolu’dan göç eden insanların İstanbul’daki şartları, İstanbul ahalisinin kentteki bu değişime tepkisi, karın tokluğuna çalışan işçilerin yaşama tutunmak için çektikleri sıkıntılar oldukça başarılı biçimde betimlenmiştir. İlk bölümlerde İflahsızın Memet’in bu büyük kentte başına gelen bütün zorlukları aşmaya çalışması, düzene uyum sağlama girişimleri ve verdiği tavizler anlatılır. Ama sonradan duvarcı ustası olan ve bilinçlenen Memet’in kendisiyle aynı sosyal sınıfa mensup hizmetçi Ayşe ile evlenmesi, eşiyle birlikte bu kötü düzende kendilerine yer olmadığını anlamaları, fabrikada işçiliğe başlamaları, bir gecekondu yapıp oraya yerleşmeleri ve olayların Memet’in kendi sosyal sınıfını bulmasıyla neticelenmesi, yazarın ideolojik hedef gözeterek kurmacayı bu yöne çektiğini göstermektedir. Mehmet Narlı, İflahsızın Memet’i Orhan Kemal tarafından bilerek olumlu bir tip olarak tasarlandığını, romanın başkarakterinin yazarın dünya görüşünün, gelecek anlayışının bir temsilcisi olduğunu belirtir.8 Bu romanda kentleşme süreci ve göç olgularıyla birlikte, dönemin aktüel politik tartışmaları ve giderek keskinleşen siyasi kutuplaşmalar bağlamında romancının Demokrat Parti iktidarına karşı açık bir tavır alışı görülmektedir. Alemdar Yalçın Orhan Kemal’in bu romandaki DP karşıtlığına şu sözlerle karşı çıkar: “1950/60 arası sosyal ve siyasal olayların elbette eleştirilecek çok yönü olabilir ancak bunların ciddi sosyal ekonomik boyutları üzerinde durulmalıdır. Yazarın yüzeysel eleştirileri, asıl anlatmak istediği kentleşme ve gecekondulaşmanın ülkede yarattığı sosyal çalkantıyı ikinci plana itmiştir.”9 Orhan Kemal DP iktidarına karşı birçok eserinde muhalefet etmiş, siyasal kirlenmeyi salt bu parti temelinde ele almış, devlet kademelerindeki zihinsel kirlenmenin kodlarını, militarist egemenliği, resmi ideolojinin kökenlerindeki yozlaşmanın neticelerini ideolojik tutukluğu nedeniyle göz ardı etmiştir. Bu da romanlarındaki ideolojik aktarımın tek yönlü kalmasına, dolayısıyla taraf olarak meselelere yaklaşmasına neden olmuştur.
1976 yılında Hakkı Özkan’ın yayımladığı, başarısız bir grevden sonra İstanbul’a gelen ve matbaa işçisi olarak çalışan bir işçinin ve ailesinin başına gelenlerin, gecekondu yapma girişimlerinin anlatıldığı “Grevden Sonra” isimli roman da ilk işçi romanları örnekleri arasında sayılabilir. İrfan Yalçın’ın 1979 tarihli “Ölümün Ağzı” isimli romanı, 1867-1923 yılları arasında uygulanan zorunlu maden işçiliğinin yani ‘mükellefiyet madenciliğinin” İkinci Dünya Savaşı yıllarında yeniden kanunlaştırılmasıyla madenlerde işçilerin yaşadığı zorlukları ve sömürüyü ele almaktadır. 1940 Şubatında başlatılan ancak savaş sona erdikten sonra da devam ettirilerek 1947’e kadar uygulanan “iş mükellefiyeti” yani zorunlu çalışma yükümlülüğü ile yoksul köylüler “memleketin savaş nedeniyle ekonomisi kötü, Alman kapıda her an saldırabilir” denerek madenlere, çalışma kamplarına sürüklenmiştir. Bu maden ocaklarında zorla çalıştırılmayı, ocaklardaki oldukça ağır şartları işlemesi bakımından İrfan Yalçın, önemli ve ihmal edilen bir konuya eğilmektedir. Bununla beraber yurtdışına göç temasını işleyen ve oradaki çalışma koşullarını, gurbetçi işçilerin çeşitli sorunlarını konu alan Adalet Ağaoğlu’nun 1976 tarihli “Fikrimin İnce Gülü” isimli romanı, Güney Dal’ın 1979 tarihli E-5 isimli eseri de işçi romanlarının ilk örnekleri arasında zikredilmelidir.
Bu yazı kapsamında tüm işçi romanlarını ele almak elbette mümkün değildir. Ancak 1980 yılına kadar bu alanda sayıca fazla ürün verilmediği de bir hakikattir. 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye solunda yaşanan kırılma, ülkenin içinden geçtiği yeni siyasal şartlar ve romanda özellikle postmodern eğilimin ağırlık kazanması sonucu tematik roman yazımı neredeyse terk edilmiş bundan işçi temasının ağır bastığı romanlar da nasibini almıştır.
İşçi Romanlarına İlgisizliğin Nedenleri
Yazının girişinde Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki sanayileşme süreciyle birlikte ülkenin roman türüyle geç tanışması şeklinde çizilen arka plan zaten birçok temayı işlemekte geç kalan romancıların, işçi romanları konusunda da tatminkar düzeyde ürün veremediğini göstermesi bakımından önemlidir. Bununla beraber Türkiyeli aydın, sosyal meseleler yerine kendince idealize ettiği meselelere her zaman daha fazla önem vermiş, kendisini bir eğitici olarak görmüştür. Türk edebiyatının özellikle Cumhuriyet ve tek parti döneminde sosyal vakalardan kopuk bir seyir izlemesi, toplumsal olana yabancı kalması daha çok aydınların bu tutumundan kaynaklanır.
İşçi sorunlarının yeterince romana taşınmaması ve bu konudaki ilgisizlik, mezkûr sebepler yanında kimi ideolojik saplantılara da bağlanabilir. Türkiye sosyolojisi, bu topraklarda yaşayan insanların değer yargıları, yaşadıkları gelenek görmezden gelinerek Anadolu insanını kapitalist batının üretim ilişkileri sonucu ortaya çıkan işçi sınıfının temel özelliklerini sahipmiş gibi tasvir etmek ya da böyle bir beklenti içinde hareket edilmesi öncelikle sosyalist kesimin en büyük yanılgısı olmuştur. Marksist kuramlara dogmatik yaklaşan bu kesim için işçi aşırı idealize edilmiş bir tiptir. Bu idealizm gerçekçiliğe aykırıdır ve ancak masa başı edebiyata malzeme olabilir. Yabancısı olduğu toplumu ve onun işçi fertlerini vazifelendirilmiş kahramanlar olarak çizme kısırlığı, işçi romanının gelişimine ket vuran en önemli nedenlerdendir. Zira Türkiye’de işçi sınıfının ne zaman teşekkül ettiği ya da böyle bir sınıf bilincinin yerleşik olup olmadığı tartışmaları yakıcı bir sorun iken işçi sınıfına kurtarıcı rol biçerek bu olguyu resmetmeye çalışmak toplumsal karşılığı olmayan bir çabadır. Kemal Tahir zaten bu açmazı aşmak için çabalamış en azından Marksist kuram içinde kalmaya çalışarak muhatap olduğu toplumu tarihsel koşullarını gözeterek sosyal bir gerçeklikle gündemine taşımıştır. Batılı değerlerin yeteri kadar içkin olmadığı, batıdan çok farklı bir tarihsel arka plana sahip bu toplumun fertlerinin işçi olma hikayelerini, sorunlarını, sınıfsal temelde değil de kendi olgusal gerçekliğiyle değerlendirmek Türkiye’deki işçi sorunlarını daha doğru anlamayı sağlayacaktır.
İdeolojik varsayımların yanında bir de mevzunun daha çok yoksulluk temelinde değerlendirilmesi, işçi romanlarını bazen melodrama bazen de salt gecekondu-varoş hikâyelerine indirgemiştir. Ezen-ezilen ilişkisinin ezilen boyutu, ajite edilmiş bir yoksullukla tamlanır çoğu zaman. İşçinin sömürülmesini anlatmaya çalışan bu romanlar, sefaleti işçi sorunu şeklinde sunarak, aslında başka bir tematik unsurun yani yoksulluğun edebiyatını yapmaktadırlar. Ne var ki bu tür, işçi romanları arasında yaygın bir yer kaplamaktadır. Bununla beraber işçi ve komünizm-sosyalizm ilişkisini doktriner biçimde okuyucuya aktarmaya çalışan romanlarda ise bir insan olarak işçi ve çevresindekilerinin yaşamları es geçilmiş, “devrim” adına roman bir nevi araçsallaştırılmıştır. Oysa roman her şeyden önce insanı ve yaşamını çevreleyen bir edebi türdür. Bu tür romanlarda ne iş yaşamı gerçekçi biçimde ele alınır ne de işçinin kendisi ve sosyal hayatı etrafında cereyan eden hadiseler olduğu gibi aktarılır. İşçinin duyguları, özlemleri gerçeklikten uzak teknik, ruhsuz ve mekanik bir kurguyla ideolojiye hasredilir.
Son olarak köylülük ve işçilik, işçi temalı romanlarda iç içe geçmiş köylü-kentli karmaşası baş göstermiştir. Aslında Türkiye’nin sanayileşmesi ile birlikte ortaya çıkan işçi talebi köyden şehirlere göç dalgasına yol açmış, bu da kentleşmeyi beraberinde getirmiştir. O nedenle bir fabrika işçisi halen köyle irtibatı olan, bir köylü gibi yaşayan biridir. Bir ayağı köyde bir ayağı kenttedir; umutları ve hayalleri de daha çok o zamanlar için köyündeki yaşantısı dolayımındadır. Kentlileşememiştir, böyle bir talebi de olmamıştır. Anadolu köylüsünün kente tutunması bir zorunluluktan ötürüdür. Bu tabloyu romanlarda en iyi yansıtanlar Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’dir. Onlar kenti de köyü de çok iyi bilen, ülkede yaşanan sosyolojik değişimleri yakından tahlil eden, ezen-ezilen ilişkisinin daha çok yerli unsurları boyutuyla ilgilenen romancılardır. Süreçleri yaşamış, değişimin tanığı olmuşlardır. Elbette sahip oldukları dünya görüşleri betimlemelerini biçimlendirmiştir ancak bu idealize edilmiş bir biçimden çok gerçeğe daha yakın durma kaygısıyla yazmalarını sağlamıştır.
1- Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım, İletişim Yayınları, s. 9-10
2- Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 199
3- Oya Baydar, Türkiye'de İşçi Sınıfı : Doğuşu ve Yapısı, Habora Kitabevi Yayınları, 1969
4- Ömer Aymalı, Osmanlı’nın Büyük Sanayi Yatırımları, Dünya Bülteni
5- Mehmet Narlı, Roman Ne Anlatır?, Akçağ Yayınları, s. 123
6- Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, Gerçek Yayınevi, s. 328
7- Alemdar Yalçın, Cumhuriyet Dönemi Çağdaş Türk Romanı 1946-2000, Akçağ Yayınları, s. 204
