Vuslatvari Ayrılık
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

“Zaman yok” dedi.

Duvardaki saate baktım, kolumdaki saate baktım zaman kazanmak için. Olmayan zaman nasıl kazanılırdı bilemedim ama durdum biraz. Nasıl inkar edilirdi zaman? Kabul ettim zaman yoktu, biz varsaydık ama yoktu.

Durdu zaman. Birçok kez durdu. Ben bebeğimizi düşürdüğümde, işte tam da o anda yok dediğimiz zaman durdu, biz de durduk. İçimden kayıp giderken parçam, ben irademi bir kez daha bıraktım kudrete. Acıladım miniğimin gidişini. Düşürdüm onu. Kaybettim mi demeliyim? Aralarında pek de fark yok ama ‘Bebeğimi düşürdüm’ deyince onun henüz dünyaya gelmediği anlaşılıyor sadece. Halbuki o benim dünyama çoktan gelmişti. Öyleyse kaybettim demeliyim. Bebeğimi kaybettim.

“Hani bebeğimizdi?” dedi kalınca sesi. “Hani bebeğimiz? Git!” dedi sonra aynı ses. Onun “Git!” demesiyle zaman bir kez daha durdu. Bir domino taşı gibi birbirine çarptı harfler; kelime anlamını, cümle bağlamını yitirdi.

Soğukluğuna, buz tutmuşluğuna alışmıştım. Belki de alışmaktan ziyade bir kabul edişti bu, bir fedakarlıktı. Fakat çok zor olmuştu bu benim gibi sıcakkanlı ve konuşkan biri için. Soranlara biraz da bu özelliğini seviyorum demiştim. Böyle böyle geçmişti günlerimiz onunla, bazen dünyanın en kötü en buz adamı oldu, bazen en hayat dolu olanı, en güzel güleni, en güzel seveni... Güzel bakınca insan güzel oluyordu çirkin olan ne varsa...

Ben onu ne kadar güzel görmeye çalıştımsa da o hastalığını gizleyemedi. Bir sabah gülümseyerek uyandıysa, bir sabah düşmanca bakışlar fırlattı etrafına. Bunun psikolojik bir rahatsızlık olduğunu kendim çözümleyeme çalıştım ilkin. Çeşitli araştırmalar yaptım. Tanıdık kimseye açamadım bu mevzuyu. Zira ortada bir kusur varsa bu gizlenmeliydi. Allah eşleri birbirine birer elbise kılmıştı. Kusurlarımızı örtmeliydik, sorunlarımızı sessiz sedasız halletmeliydik. Fakat halledemedik. Ona bir danışmana gitmeyi teklif ettiğimde çok sert çıktı. Onu kusurlu görüşümü kaldıramadı, oysa ben ona yardım etmek istemiştim, kendime de. Kendisine yönelen kusur okunu bana doğrulttu. Asıl kusur bir bebeği dünyaya getiremeyişti ona göre. Birdenbire dünyanın en iyi git diyeni olmuştu. Hiç kimse onun gibi git diyemezdi, böyle dolu dolu hakkını vererek: Git!

Zaman yoktu ve ben bavulumu topladım bu zamansızlıkta. Nereye gittiğim hem belliydi hem belirsizdi. Taksi çağırdım. O gelmeden indim kapıya, vedasız. Karın yağışına aldırdım. Sevemedim bir türlü karı. Kızıl göğe kaldırdım başımı. Elim bavulun kulpunu sımsıkı kavrarken yüzümü kara döndüm. Alelacele yüzüme konuşunu seyrettim tanelerin, gözlerime girmek için yarıştalardı sanki. Yağsın yağsın taa içime kalbime kadar. Belki bu kar tutarsa içimde, çocukluğumla kartopu oynarız, unutup tüm olanları, gidişleri, kalamayışları...

“Karın yağdığını görünce/ Kar tutan toprağı anlayacaksın/

Toprakta bir karış karı görünce/ Kar içinde yanan karı anlayacaksın”

Rengi sarıdan çok turuncuya çalan taksinin korna sesiyle tekrar döndüm yeryüzüne. Bavulun kulpunu bıraktı soğuktan donayazmış elim. Şoförün çıktığını görünce taksiye biniverdim. Adam mırıldanarak yerleştirdi bavulu. Tekrar taksiye dönüp oturduğunda: “Otogara” dedim. “Ben hamal değilim!” dedi. “Ben de değilim” dedim. “Bunca yük fazla bana.”

Kar taneleri başımı dayadığım camı yumrukladı.

***

“Geç kızım burası senin.” Cam kenarıydı teyzenin burası dediği yer. Normal şartlarda sevinirdim cam kenarında oturacağım için. Şöyle başımı cama dayayıp varana kadar uyuyabilirdim.

“Yolculuk nereye?” Başladık işte. Yol dediğin böyle olurdu. Yanına bir teyze oturur yol boyu anlatır durur derdini tasasını. Böylesi bir yol olacaktı anlaşılan benimkisi de. “Memlekete, ana ocağına.” dedim. “Baba ocağına değil miydi o?” dedi teyze. Hayda, “Memleket nere?” diye soracağına şu sorduğu soruya bak dedim kendime.

“Yok değil teyze.” “Neden uçakla gitmedin yavrum, gün öncesinden...” derken tam kesiverdim sözünü. “Gün öncesinden bilemedim teyze gideceğimi” dedim. Teyze haklıydı fakat bilmiyordu işte. Öyle ince, naif bir sesi ve konuşması da vardı ki bir an sözünü kesmekle onu kırmış olabileceğimi düşündüm. Gülümseyerek bakmaya devam ediyordu bana, bu düşüncemi sildim ve bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüm bu kez: “Sen nereye gidiyorsun teyze?” “Kızımın yanına yavrucum” dedi. “Sen neden uçakla gitmedin, gün öncesinden bilet alınca hem ucuza da geliyor” demedim. Demek ki onun da zamanı yoktu, düşünecekleri vardı. Zira yol kavuşmak isteyenler için kısa olmalıydı, düşünmek isteyenler içinse uzun.

Teyze; kızından, oğlundan, torunlarından bahsetmeye başlayınca onu dinliyormuş gibi yaptım. Ara sıra başımı pencereye çevirdim. Zifiri karanlıkta uzaktan ufak görünen kentin ışıklarını saydım. Algım teyzenin söylediklerine göre değişiyordu. Bazı sözlerine ister istemez kulak kesiliyordum.

“Kız çocukları da işte böyle analarının yazgılarından alırlar biraz” dediğinde: “Nereden biliyorsunuz? Her kız öyle olmak zorunda mı?” dedim biraz öfkeyle karışık munis bir ses tonuyla. Bu cümleden önce ne dediğine dikkat etmediğim için böyle çıkışmıştım ona, hem de inanmak istememiştim gerçekten. Annemin kaderine ortak olmak istemiyordum.

“Kendimden biliyorum, annemden biliyorum, kızımdan biliyorum” dedi. Utandım. Benden önce kim bilir kaç yıl daha yaşamış olan bu kadının tecrübelerini sorgulamıştım. Otobüs yoğun sis kümesine giriverip ilerlerken ben kadının sözlerine inanmak istemiyordum. Her kız annesinin yazgısından mı alırdı biraz? Tekrar başımı karanlığa çevirdim. Teyze anlatmaya devam etti, ben yine çoğunu duymadım.

“Esas yurdu dünya değil ya insanın, gezer durur işte divane gibi, benim gibi.” Bilgece sözler dökülüyordu bazen petekten sızan bal tadında. İşte o zaman yeniden klasik bir şarkı dinler gibi ona kulak veriyordum. Bu sözünün üzerine de teyzeye dönüp baktım. Dikkatimi çektiğini fark edince daha bir özenle devam etti sözlerine. Eliyle kolumu kavradı, yanıma biraz daha sokuldu: “Ben de o gittikten sonra dolaştım durdum hep. Gümüşhane, Bolu, Bitlis, Aydın.. Türkiye'nin dört bir yanında kendime ocak aradım. Zaman işte durmuyor. On dört seneyi geçirdim böyle.” “Her günü saydın mı teyze?” dedim ilgilendiğimi göstermek için. “Saymaya ne gerek var yavrucum, yıllar kendini saydırıyor. Hem de ince ince, fark ettirmeden...” Ah teyze neden söylüyorsun bana bunları?

“Peki nasıl dayandın bunca sene, nasıl dayanıyorsun hala ayrılığa?” diye sordum, sorunun ağırlığını dilimde hissettim. “Allah var diyemese insan nasıl dayanır fanilerin yokluğuna?” Soruma soruyla verilmiş en güzel cevaptı. Teyze devam etti. Gözlerini gözlerime kilitledi. Otobüsün loş ışığında gözlerinin rengini aradım. Rengin çakırlığı bulaştı benim de gözlerime.

“...Fakat bilesin ki her ayrılık bir vuslattır yavrum. Sen kendini ayrıldın değil, kavuştun say.” İçime bir ferahlık gelmesiyle birlikte bir şüphe de düştü kadının sözlerinden geriye. Ben söylememiştim ki teyzeye bir ayrılık arefesinde olduğumu, nereden anladı? Daha yüzüğümü bile çıkarmamıştım. Ya rabbi beni teselli için Hızır'ı mı koydun yanıma?

“Yani ben öyle saydım yavrucum” diye fısıldayıp kolumu bıraktı teyze. Bense tamamen pencereye döndüm yönümü. Kentin ışıkları geçeli çok olmuştu. Dağların silueti görünüyordu hafifçe sis hüzmesinin arasından. Gözlerimi kapadım, başımı yasladım. Uykuya sığındım aklımın kurtlarından kaçıp. Teyzenin sesini duymadım bir daha.

Uyandığımda güneş doğmak üzereydi. Hava berraktı, sisten arınmıştı. Yeryüzü de uyanmıştı, kırsalda çıplak tarlalar, etekleri başları gibi karlı dağlar... Güneşin gözlerimize izin veren kızıllığına baktım, o doğadursun. Sadece kısa bir süreliğine unutmuştum benliğimi. Kendime dönmemle beraber geceki teyzeyi de hatırladım. Yan koltuğa baktığımda teyze yoktu. Şüphem ve şaşkınlığım bir kez daha bastırdı. Muavini çağırdım. Teyze hakikaten var olmuş muydu, benimle öyle bilgece konuşmuş muydu? “Yanımda oturan bir teyze vardı ama nerede şimdi?” “İlçede indi hanımefendi. Neden sordunuz?” “Ha teyze vardı yani?” “Size bir su getireyim mi, kendinize gelirsiniz?” dedi muavin. “Yok.” dedim “Gerek yok.” Bilinçsiz bir refleksle tekrar yüce dağlara çevirdim başımı.

Ben kendime hiç gelmedim ki, nasıl bir yer bilmem.

***

Bir saatlik yolu on saate çıkarıp sallana sallana geldiğimde, vardığımda ana ocağına, annem kapıyı açtığında, gözlerimiz buluştuğunda, annem bavula baktığında, sustuğumda, annem konuştu tek cümle ile:

“El oğlu işte kızım, gel...”

Bavulumu kaldırıp yüklenişini seveyim anne, babam seni terk ettiğinde ayrılığı da böyle mi yüklemiştin omuzlarına?

Eminenur İskender Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler