İnsan neden yazar? Bazıları için bu başkaları tarafından tanınmak, beğenilmek, ötekiler için kendinden sonra kalıcı birşeyler bırakmak veya ölümlülüğe meydan okumak olabilir. Ancak bunları aşan biri için yazmak tutkulu bir sorumluluktur. Sait Faik’in dediği gibi; “Yazmak, hırstan başka nedir? Burada namuslu insanlar arasında ölümü bekleyeceğim, hırs, hiddet neme gerek? Ancak yapamadım... Yazmazsam deli olacaktım!”
Kendini daha iyi tanıyabilmek, yaşadığı dünyayı anlamlandırabilmek, değişim olanağını sezmeye çalışabilmek. Özetle hayatın anlamını kavrayabilmek. Yaratıcının rehberliğinden, gözlemlerimizden, tecrübelerden, okunan romanlardan, izlenen filimlerden yola çıkarak bir amaç uğruna yazabilmek…
Bazen spontane, daldan dala, kollektif diyaloglarımız ya da sessizce mırıldanışlarımız için “Bu büyülü anlarımız uçup gitmese, bunları yazıya dökebilsem” arzusunu taşımamak elde değil! Hele hele “Ne yazsam?” sorusunu her defasında kendime sorduğum zamanlarda…
Yazmak, bir şişenin içine, kimin okuyacağı belirsiz bir mesaj yazıp, okyanusa atmak gibi geliyordu bana. Okunsa bile bir köşeye atılacağını ve okuyanların ne düşündüklerini çok merak etsem de hiç öğrenemeyeceğimi sanırdım. Sonuçta ben de severek okuduğum yazılara zahmet edip birkaç satır yazmamıştım çoğu zaman!
Ancak öyle değilmiş, yazılan 140 karakterli bir tweetin bile, nerelerde, kimlerde değer bulduğunu müşahede etmek, hiçbir çabanın karşılıksız kalmayacağını, öyle ya da böyle bir yerlerde anlam bulacağını görmemi sağladı. Yazının gücüne artık daha fazla inanıyorum.
Belki hala aradığını bulamayan çocuklarız biz; kim bilir? Yolculuk ve arayış son nefesimize kadar bizimle olacak; olmalı! Burada ‘çocukluğun masumiyeti’ söylemi ile “biz büyüdük ve kirlendi dünya” ya da “çivisi çıkmış dünya” nakaratı yapmak istemiyorum.
Büyümek, ‘tasasız çocukluğun’ yitirilişinin yanısıra, deneyimlerin imbikten süzüldüğü, daha dingin ve her şeyi yerli yerine oturtan bir bakış açısı kazandır(a)maz mı insana? Çocuklar hayatın anlamını sorgulamak için onlarca, yüzlerce soru sorarken, biz büyükler bu sorulardan münezzeh miyiz veya kendi sorularımızın cevabını bulmuş olabilir miyiz? Sanmıyorum…
Ha, bir de ‘tasasız çocuk’ mu dedim? Dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünmelerini sağladığımız çocuklarımız için tasasız bir dünya yok! İstediğini elde edemeyen bir çocuğun kopardığı yaygara hangi korkuların tasasıdır, hiç düşündük mü? Tersinden düşünelim, büyüyenlerin kaygılarının ne kadarı kendi ihtiyaçlarından kaynaklanıyor? Yoksa çocukken kendi etrafımızda dönen dünya metaforundan kurtulamadık mı?
Belki de çağımızdaki sorun çocukluğun yitirilmesi değil de aşılamamasıdır! ‘Çağın ruhu’nu yakalamak gayesindeki yetişkinler, tüketim toplumunda büyümesi engellenen çocuklar gibidir belki de? İstediğini elde edemeyince yaygarayı koparan ve her yola başvuran şımarık çocuklar olarak yaşamaya mahkûm edilmiş olamaz mıyız?
Öte yandan yoksunluk, yoksulluk nedeni ile küçük yaşta ağır şartlarda çalışmak zorunda kalan ve kocaman gözleriyle görmüş geçirmiş yetişkinler gibi bakan çocuklarımız yok mu? Sürekli sıkılan ve yeni oyuncaklar talep eden büyükler ile hiç oyuncağı olmayan, zamanından önce büyümüş, aç çocukların aynı dünyada bambaşka hayatlar yaşadığı çağın ruhunu yakalamak!
Franz Kafka’nın Dava kitabında, ‘Yasanın Önünde’ isimli bir öyküsü var. Taşralı bir adam ile mahkeme önündeki bekçinin hikâyesini anlatan. Yasaya ulaşmaya çalışan ancak bir türlü bekçiyi aşamayan! Vazgeçmeyen ancak itiraz da etmeyen, mücadele etmek yerine tümüyle otoriteye (daha doğrusu bekçiye) itaat eden! Bekçiden çok korkan, her dediğine inanan. Otoriteyi yok sayıp bildiğini okumak ve hayatta en çok arzuladığı şey uğruna risk almak gibi düşüncesi hiç olmayan bir adam!
Acaba biz de böyle miyiz? Sorumluluk almaktan kaçıp, karşımıza çıkan zorluklara dış engeller olarak mı bakıyoruz? Belki de özgürlüğümüzün önündeki en büyük engel, aşamadığımız içsel korkularımız ve otoritelere itaatimizdir. Otoriteyi yaratan ve yeniden üreten de bizim onu kabul edip, itaat etmemiz değil mi?
V for Vendetta filmindeki Evy, doğru bildiği şeyleri yapmaktan alıkoyan korkaklığından kurtulmak ve özgürleşmek için V’den yardım ister. Ancak bunun bedelinin işkencelerden geçip, ölümle yüzleşmek olduğunu bilseydi, ne yapardı? Sorun da bu galiba, özgürlüğü istemek ancak bunun bedelini ödemeden! Islanmadan yüzmek gibi bir şey!
Özgürleşmek ancak mücadele etmek, kaybetmeyi ve acı çekmeyi göze almakla mümkün. Tam da burada, Nietzsche’nin, “beni öldürmeyen düşman güçlendirir” ve Marx’ın, “zincirlerden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların…” sözlerini hatırlamak lazım..
İyi de insani değerleri olmayan, hedonist insanların, hiyerarşik bir toplumsal yapının sürdürülmesine katkıları açık değil mi? Kendilerinden aşağı gördüklerini ezip, yukarı gördüklerini kıskanarak itaat etmek! İlk fırsatta ayağını kaydırma ve otoritenin sahibi olma arzusu, var olan zulmün devamının sigortası değil mi?
Bu kişilik tipi evrensel bir anlam ifade ediyor mu? Ölüm, acı çekme, kaybetme korkuları, şiddeti kullanabilme yetisine sahip otoritelere itaatin doğal gerekçesi ya da insanın ‘kendini koruma refleksinin’ doğal sonucu mu?
İnsanlar arasında kurulan ‘dikey’ ilişkiler, sorulan soruların da cevabına etki ediyor. Cevap ne kadar matematiksel yani ‘nesnel’ gözükürse, onun doğru cevap olduğuna o kadar inanıyoruz! Oysa hayat siyah-beyaz değil ve herşeyi sayılarla açıklamak mümkün olmuyor! Diğerkâmlık kurmak ve muhatabını anlamak gerekiyor.
Auschwitz toplama kampında uzun zaman tutsak kalan Viktor Frankl der ki; “İnsanın temel motivasyon kaynağı, yaşamında bir anlam bulma arayışıdır.” Anlamsızlık duygusunun nedenine gelince, insanların yaşamalarını sağlayacak çok şeyin bulunmasına karşılık, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığı gerçeğidir. İnsanlar araçlara sahip, ama amaçları yok!
Terry Eagleton’un, Hayatın Anlamı adlı kitabında şu satırlara rastlıyoruz; “Modern öncesi zamanlarda, yani ‘kutsal’ kavramı ön plandayken, bireyin hayatının anlamı din, mitoloji ve aşiret gibi onu kapsayan bir bütünün parçası olmakla ilgiliydi. Modernite ile birlikte kutsal yerine ‘bilim’in hayatın anlamını çözmede yeterli olacağı düşünülmeye başlandı. Postmodernizmde ise ‘kültür’ öne çıktı. Artık tanrı, bilim, akıl gibi katagoriler gözden düşmüş ve hayatın anlamı sorusunun anlamsızlığı ilan edilmişti.”
Bununla birlikte hiçbir dönemde salt bir akım belirleyici olmaz. Örneğin Türkiye’de, “Batı’dan bilim ve teknolojiyi almak ama kendi kültürümüzü korumak’ ideali bu üç kavramın birbiri ile ne kadar iç içe olduğunu göstermektedir.
Aslında sorun, pratikte insan hayatının değersizleşmesi ile teoride de bunun normalleşmesi sorunu! Medyada şahit olduğumuz, insanların katledilmesi haberlerine ne kadar duyarlıyız! Duyarsız olmak bu ölümlere meşruiyet sağlamıyor mu?
Aşırı duygusal olmayalım tamam ancak bu kadar rasyonellik de değersizleştiriyor! Riskleri gözardı etmek ya da korkuların esiri olmak sonuç olarak kişinin neyin iyi olduğunu bilmesini ya da bilse bile bunu eyleme geçirmesini engelliyor.
Bilmek demişken, eğer birileri bizim iyiliğimizi bizden daha iyi bildiklerini iddia ediyorlarsa, bu konuda bizleri ikna etmeye çalışabilirler, davranışlarımızın öngöremediğimiz sonuçları hakkında bizleri uyarabilirler. Ama o kadar. Bize ‘doğru yolu’ empoze edemezler! Hiyerarşik temelde bırakın empoze etmeyi ‘dayatılan doğrular’ hiçbir fayda vermez!
Muhataplarına karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmek yerine koşulsuz şartsız itaat bekleyenler, bizi bizden daha iyi tanıdıklarını zannediyorlar! Onlara yanıldıklarını, bizim uysal bir kuzu olmadığımızı göstermeye ne dersiniz?
Yazarak, söyleyerek, haykırarak, yanlışa iaat etmeyerek bunu ispatlayalım mı? Olsun varsın yazdıklarımız ‘suya yazılmış’ olsun, oluşturduğu etki ‘kelebek etkisi’ olsun, ancak olsun… Suyun azim ve sabrını kendinde bulamayanların, çareyi başkalarından beklemesi doğal fakat doğru değil! Çarenin kendinde olduğu bilincine varanlar ise inanç ve sabırla mücadele ederek yıllar da geçse en sağlam mermerleri bile eritebileceklerini unutmamalıdır. Allah bu yolda mücadele edenlerin yardımcısıdır.
