Vicdanını Yitişmiş Bir Sürgün Çağa Yazmak
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

Yazılması zor olan şeyler vardır, yazılamayacak şeyler! Nasıl ki her yorum düşünceye yeni bir elbise giydirirse yazı da böyle bir işlev görebilir. Ancak Iain Chambers’ın dediği gibi “yazmak her ne kadar emperyalist bir hareket gibi görünse de tahakkümü reddedebilir ve geçici bir iz olarak, bir öneri olarak da algılanabilir: Bir armağan olarak.”

Yazının taşıdığı otorite “ben”in desteğine yani onu yazanın sesine yaslanır. ‘Göç, Kültür, Kimlik’ yazarının dediği gibi bizler kendi dilimizin ve kendi kimliğimizin eleştirisini kendi içinde barındıran bir söylemin sakinleriyiz. Chambers’a göre yazmak, ‘kendi kurallarını bozan bir oyun gibi, dile nesne bir “ben” sokmakla değil de dilin tabiatı gereği özne olan “ben” sürekli gidip gelirken nesne olan “ben”in ortadan kalktığı bir açılış yaratmakla ilgilenen kesintisiz bir süreçtir.’

İnsan yazarken bir kaybeder bir kazanır. Kaybettiği şey başlangıçta yola koyulmasına neden olan şeydir. O artık yoktur. Kazandığı ise hükmü altında olduğumuz ve birbirimize hükmettiğimiz dille etik ve bilgiye dayalı yeni bir ilişkinin kurulmuş olmasıdır.

Kodları modern batılı paradigma tarafından oluşturulmuş, siyaseti, ekonomisi, kültürü yine aynı merkezlerce tekdüzeleştirilmiş bir monopol olarak içerisinde yaşadığımız dünya bir mülteci çağıdır, Edward Said’e göre. Yerinden edilmiş kişi çağı, kitlesel göç çağı. Sürgün iflah olmaz ölçüde seküler ve dayanılmaz ölçüde tarihsel bir şey, diye tanımlar Kış Ruhu’nda. İnsanlar tarafından başka insanlar için üretilmiştir. Tıpkı insanlar tarafından başka insanlar için üretilen ölüm gibi dünyevidir. Ancak ölümün nihai merhametini de sunmadan milyonlarca insanı geleneğin, ailenin ve coğrafyanın sunduğu nimetlerden koparan bir şeydir sürgün.

‘Yüzümün rengini geri verin bana/…/ Hüzün malikanesinden bir kalıntı diye alın beni/’ diyen Filistinli şair Mahmut Derviş sürgünün ‘pathosu’nun insanın doğduğu ve kendisini ait hissettiği toprağın tatmin edici, emniyet telkin edici iklimiyle bağ kuramamakta yattığını ifade ediyor aslında.

“Ben” dediğimiz şey insanın zaman ve mekan bütünlüğü içerisinde yaşamış olduğu tecrübelerden oluşur. Ali Şeriati’nin ifadesiyle “insan kendi varlık tarlasının işçisidir.” Bu tecrübi birikim zaman ve mekanla kayıtlıdır. Bu kayıt somut olarak kendisini yurt ve vatan imgeleriyle görünür kılar. Böylece insanın kendisini ait hissettiği topraklar onun “ben”liğinin bir parçasını oluşturur. Ait olduğu coğrafyadan, kültürden ayrılan insan “ben”liğinin çok önemli bir parçasından ayrılmış olur. Bunun sadece kendisi -başka hiçbir zorlukla karşılaşılmamış olsa bile- yeteri derecede ıstırap verir.

İster metaforik isterse tarihsel bütün göçlerin, sürgünlerin ve hicretlerin ortak imgesi ‘ayrılık’tır. İnsan doğduğu, sularını içtiği, toprağında gezinerek yurt edindiği, bütün ilklerini içinde yaşadığı, yürüdüğü, uyuduğu, evlendiği, ağladığı, sevindiği coğrafyadan ayrılmakla bir hicran duygusu yüklenir. Ayrılık acısı ile dolar. Fakat insan güçlü kalmak istiyorsa toprağa bağlanmamalıdır. Bu cümlemiz bir ölçüde ideolojik ve siyasaldır. Güçlü kalmak istemeyi herkese dayatabilir miyiz? Kendisini bir yere ait hisseden kişi elbette yolun başındadır daha. Her tarafı kendi vatanı sayan ise daha rahattır. Kendisini hiçbir toprağa bağlı saymayan, yurtsuz gibi hisseden insan ise güçlüdür.

Bütün bunlardan rahatsızlık duyan insan için de yazı bir sığınak olur. Kendisini yurtsuz hisseden kişi için yazı gerçek bir evrendir. Bunları yazmakla siyasal bir etki uyandırmak ister. Sesini duyurabilirse, sesini duyan olursa!

temmuz-014

Temmuz Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler