Sabahtan konuşmuşlardı, güzel bir akşam olsun istiyorlardı. Her zamankinden daha fazla özenmişti sofraya. Çeyiz sandığından çıkardığı işlemeli masa örtüsünü sermişti. Vitrinde duran hiç kullanılmamış porselen tabakları dizmişti masaya. Daha önce yemedikleri bir sürü güzel yemek yapmıştı. Her şey hazır sayılırdı. Masaya bir kez daha baktı ve mutfaktan getirdiği mumları masanın iki yanına yerleştirdi.
Tamam, dedi. Ekmek alması için kocasını aradı. İlkin açmayınca, duymadı herhalde diyerek tekrar denedi, tekrar ve tekrar; ama açmıyordu. Birkaç kere daha çaldırdıktan sonra, nasıl olsa görür diye hazırlanmaya koyuldu. Sade bir kıyafet giyip, saçlarını kocasının sevdiği gibi dalgalı bıraktı.
Saat epey ilerlemişti. Telefonu hala çalmıyor, kocası aramıyordu. Birkaç kez daha çaldırdıktan sonra telaşlanmaya başladı.
Sabahtan konuşmuştuk, erken gelecekti. Hiç böyle yapmazdı, başına bir iş mi geldi yoksa!
Masadaki mumları söndürdü, pencerenin önünde bekledi biraz da. Yok! Ne gelen var ne giden. Paltosunu giyip çıktı evden. Nereye gidecekti, kime soracaktı, hiç bilmiyordu.
Kapıcı Ömer'i mi çağırsaydı yanına? İş yerindeki kimseyi de tanımıyordu ki arasın.
Vazgeçti. Öylesine yürüyordu sokaklarda. Yokuş aşağı epey yol gitti, farkına varmadan. Arkasına dönüp baktığında tanıdık bir şeyler göremedi. Aşağı doğru inerken omzuna bir dilencinin çarptığını fark etti, elinde siyah poşetiyle sesin geldiği yöne koşuyordu. Sesler geliyordu belli belirsiz. İşittiği uğultuların sahibini aradı gözleri. Durağın önünde bir kalabalık vardı. Eviyle durak arasındaki mesafeyi düşününce buraya kadar yalnız başına geldiğine şaşırdı.
Eve benden önce gitmese. Seni aramaya çıktım desem de dinlemez, sinirlenir.
Karaltı halinde, seçemediği bir sürü insan... Telaş içinde koşturuyorlardı oradan oraya. Herkes tanıdığı birilerini bulmaya çalışıyordu. Telefonlar çalışmıyor, çalışanlarsa açılmıyordu. Bebek arabasından asfalta düşmüş bir bebeğin çığlıkları sarıyordu sokağı. Önünde konuşan yaşlı teyzelerin konuşmalarına çalındı kulağı:
Ne olmuş? Nedenmiş bu kalabalık?
“Az evvel bir patlama olmuş.”
Deme! Benim oğlan da gelmedi daha. Çöpe çıkmıştım, sese geldim.
Bir sürü ambulans vardı yol kenarında. Hıçkırıklar, haykırmalar, iniltiler... Kollarıyla kızının üzerine kapanan bir baba gördü sol tarafta. Öylece kalmıştı kızının üzerinde, hareket etse evladına bir şey olacaktı sanki. Gördükleri karşısında gözyaşlarını tutamıyordu. Başını iki elinin arasına almış kendi etrafında dönüyordu. Asfalta yüzüstü düşmüş bebeğin yanına gitti. Onu kucağına alıp sarmalamak istiyordu. Ağlamaktan sesi gitgide kısılmıştı bebeğin, kalabalığın içinde onun ince sesini duymak imkânsızlaşmıştı. Onun kana bulanmış küçük eline dokunamıyordu, ambulanstaki hemşerilerden birine seslendi:
Burada yaralı bir bebek var. Lütfen önce ona yardım edin! Lütfen! Ne yapacağını iyice şaşırmıştı, dizleri tutmuyordu artık. Gözden kaybettiği yaşlı teyzelere bakındı bir süre, bulamadı. Olduğu yere oturdu öylece. Birden kalabalığın ortasında bulmuştu kendini.
Evden ne için çıkmıştı?
Oradan ayrılmak, kocasını aramak istiyordu ama ayrılamıyordu. Kimden geldiği belli olmayan sesler duyuyordu. Yaralı insanlara bakıyordu. Yüzlerini tam seçemiyordu, hepsinin yüzü kanla örtülüydü. Oturduğu yerden kalktı. Ellerini ağzına götürüp ambulans ve kalabalık arasında dönüp duruyordu. Bir şeyler yapmak istiyordu. Sokağın her yanında can acısıyla yatan insanlara çare bulmak... Ambulans ekipleri oradan oraya koşturup duruyorlardı:
“Yolu açın! Yolu açın!”
Kaldırımın üzerinde onlarca yaralı beden arasında birine takıldı gözü. Yakından bakmak istedi. Kana bulanmış çizgili gömlek, sabah kendi elleriyle ütülemişti. Biraz daha yaklaştı. Ellerini gördüğünde parmağındaki yüzüğü seçebildi, baş harflerinin yazılı olduğu yüzük... Parmaklarına dolanmış bir poşet parçası, üzerinde kandamlaları.
“Çorba” dedi. Çorbayı ısıtmadım soğur diye. Seni bekledim.
Dizlerinin üzerine çöktü, ellerinin titremesini durdurmak ister gibi ovuşturuyordu parmaklarını. Ellerini kocasının başına götürüyor ama dokunamıyordu. Sarılmak istiyordu ona. Sabah sarılacaktı oysa.
“Nasıl olsa geleceğim. Ne diye uzun yola gidiyormuşum gibi sarılacakmışsın.”
Önce parmaklarına dolanmış poşet parçalarını çıkardı. Sanki canı bir tek ondan yanıyordu. Paltosunun koluyla alyansı silmeye başladı. Sildikçe kan akıyordu alyansın parlak yüzüne. Paltosunu çıkarıp kocasının kolunu, bacağını, yüzünü sildi. Her defasında daha da hızlı hareket ediyordu kolları. Yorulmuş gibi aniden bıraktı elindekini.
Mumları söndürdüm çıkarken. Hemen yakarım ama.
Başını yerde yatan cansız bedene yasladı. Sıkıca sarılmak istedi. Dalgalı saçlarıyla kanlı yüzünü kapatıyordu. Gözlerinden akan yaşlar sevdiği adamın kanıyla birleşiyordu. Kocasının sıcak kanı sarıyordu vücudunu. Bir daha hiç sarılamayacakmış gibi sarıldı sabah pencereden gidişini izlediği adama.
Hadi kalk! Yemekler soğumadan eve gidelim.
