​​​​​​​Bilinç Azabı
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

Vicdan azabı değil, bilinç azabı çekiyorum.

Fernando Pessoa

Kelimeler düşüncenin sahillerinde karaya vuruyor; bitkin, yenilmiş ve bir o kadarda kederli. Ruhumun üzerinde kanatsız cümleler konacak bir düşünce arıyor. Düşüncelerim, pervasızca çarpıyor yer ve gök arasındaki boşluğa, yeryüzü bir irin gibi boşalıyor avuçlarıma. Ham sözcükler bir demircinin elinde, bir korku filmindeki dehşet sahnesi halinde bir oraya bir buraya kaçışıyor. Tab tab düşüyor gerçekler; acınası, metruk, yeri yurdu olmayan hayallere. Gerçekler seraba boyanmış karanlıkla karşılaşıyor bir uçurumun kenarında düşlerimi uçururken. Ve ölü bir gölge konuyor tabutumun talaşla kaplı içine, sığmıyor fakat pek de yer kaplamıyor elle tutulamayan fakat gözlerin ferinde ışıl ışıl parlayan gölge. Cümlenin göğsüne yatıyorum ne kadar da kıraç ve sert teni, asfalt kokuyor geçmişin alacakaranlık renklerinin üzerine yapılmış gökdelenler. Hatıralar biriktiriliyor gökdelenlerde; kimi demir gibi ağır mı ağır beton tadında, kimi zamanı yeri olmayan hafif alabildiğine hüzün tadında hatıralar, kimi de acının hüznün kederin temelsiz hayatların üzerindeki hatıralar. Kelimeler düşüncenin sahiline amansız vuruyor durmadan, ne gövdem kendi iç dünyama sığıyor ne de iç dünyam gövdeme sığıyor. Anlamsızlığın modern tanrıları çaresiz sadece günahlarımın derecesi ölçüyor, ısınan yeryüzünün alnında ve kışın sevaplarımın rengini kadavraların üzerinde tetkik etmeye çalışıyor. Ve hep bir kelime ile dolaşıyorum dilimin ucunda, düştü düşecek ve bir napalm bombası gibi tarumar edecek su damlasının içindeki çölü. Fakat içimdeki ben düşüyor kelimenin üstüne, canhıraş etrafa yayılıyor yıllar yılı biriktirdiğim içimdeki benler. Yeryüzünün soyut odalarında içimdeki ben dolaşıyor, kırağı gibi düşüyor acının hüznün sonbaharına. Pıhtılaşıyor yalnızlık beynime hücum ediyor, bir ileri bir geri hayat tiyatro gibi oynuyor, kırık aynada asık yüzü ile bana bakan iskeletime karşı. Ve ilerliyor bir şehir kadar kalabalık düşünceler, beynimin puthaneler üreten muhafazakâr kemikleşmiş mabetlerine. Yılların tortulaşmış kelimeleri gün yüzüne çıkıyor, pas tutmuş cümleleri atardamarıma en yakın yerden enjekte ediyor modern tanrılar. Damarlarımda sessiz bir o kadarda sinsice ilerleyen tümce birlikleri. Ve ilerliyor benliğime sabah akşam amellerimin haritasını beynime çizerek geçmiş nostaljilerim ve gelecek korkularım. Korku ve ümitlerim kalbim ile aklım arasında gergin bir ip gibi duruyor, koptu kopacak iki dünya arasında. Öyküsüz ikindilerin gölgeleri geçiyor gözlerimin önünden, akşam her zamanki akşam değil, betondan dudaklarıyla simsiyah bir gece bırakan çocukların gülmelerini katleden akşam. Beynime düş kırıntısı sıçrıyor, şiirin hayatın kovulduğu solgun hayallerden. Yıllarca biriktirdiğim kendi benlerim avuçlarımda oynak bir gün gibi yerinde duramıyor, dünya ağrısı hayal kırıklarımın üstüne yamanıyor. Üşüyen çocuk oyunları hayata zar atıyor, ölü gün biriktiriyorum geceye ve zamana. Damarlarıma enjekte edilen kadavra kelimeler cümleler, beynimin bilinç merkezine hurafelerden mitlerden yapılmış silahlarla vuruyor. Kalbim ve aklım arasındaki ip gerildikçe geriliyor, bir bir düşüyor ruhumun derinliklerinde dakikalar saniyeler, zaman kısalıyor, gün mevsimlerin orta yerinde yapayalnız kalıyor. Alınyazısı sendromu geçiriyorum parmak uçlarıma kadar, geceyi dilim dilim doğruyorum. Damarlarımdan simsiyah gece yarısı akıyor, vicdan uzak ülkelerin çorak mabetlerinde kuluçkaya yatıyor, yavaş yavaş beynime ilerliyor aynalardan çalınan yığınlar, dumura uğruyor düş içindeki gerçekler, hayalin darasını alıyor düşlerimin içine damıtıyorum ve anlıyorum bir yıldızın göz kırpması gibi hareket eden kelimeyi okuyunca.

Mehmet Mortaş Arşivi
10 Sayı: 10 - Mayıs 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler