Geçmişe Uzanan
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

Güneş usulca iniyordu mavi suların üzerine. Su dalgalandıkça yüzüne sıçrayan tuz gözlerini yakıyordu. Uzun siyah saçları rüzgârın uğultusuyla dans ediyordu. Kollarını birbirine kavuşturmuş, uzakları seyrediyordu. Aklına gelmesin istiyordu ama geliyordu işte. Deniz ötelerden ne var ne yoksa toplayıp, kum taneleriyle birlikte parmak uçlarına vuruyordu.

Nasıl bu kadar uzaklaşıyorduk birbirimizden. Aynı evin içinde farklı hayatları yaşıyorduk. Onu en son ne zaman böyle gördüğümü hatırlamıyorum bile. Gözlerini benden kaçırdığı tek bir an canlanmıyordu hafızamda.

Korna sesi duyuldu. Her hafta aynı araba bırakıyordu onu kasabaya. Çiftçinin oğluydu gelen. Bu evi bilen bir tek oydu. Derin nefesler alarak doğruldu, kum olmuş ellerini eteğine sildi. Kapıyı aralayıp sırt çantasını aldı, bir de kitap. Yolda şoförün sorularıyla boğulmamak için gidene kadar okurdu. Kapıyı kapatacakken aklına doldurması gereken kaset geldi. Masanın üzerinde duruyordu, bomboştu. Gözlerini halıda gezdirdikten sonra kaseti çantasına attı. Merakla beklendiği arabaya doğru yürümeye başladı. Şoför koltuğundaki delikanlı biliyordu cevap alamayacağını, yine de sordu:

Abla her hafta seni kasabaya götürüyorum. Bir defa olsun ne yaptığını söylemedin. Kaç yıldır ne gelen var ne giden. Sahi seni tek başına kim koydu buralarda?

Başını camdan yana çevirdi. Kitabı çıkarmanın tam sırasıydı. Aksilik ya, kitabı bulayım derken kaset iki koltuğun arasına düştü. Görmesin diye uğraştıysa da şoförün meraklı gözlerine takıldı. Çekinmiş olacak, sormadı neyin nesi diye. Ara ara birbirine takılıyordu bakışları. Yol bitmek bilmiyordu. Camı araladı, hızlı soluklar alıp veriyordu.

Yok, yapmamalıydım. Yardım istememeliydim ondan. Yalnız kalmak mıydı bu, unutmak mıydı? Elinden gelse beni gizli gizli takip edecek.

Akasya ağacının önünde yavaşladılar. Durur durmaz dışarı attı kendini. Şoföre geleceği saati söylemedi, biliyordu zaten. İki saat sonra aynı yerden alacaktı onu. Fark ettirmeden ara sokaklardan birine daldı, dayanamaz gözden kaybolana kadar izlerdi çünkü.

Kaldırımda yürüyen insanlar üstünden geçiyordu sanki. İki adımda bir, birilerine çarpıyordu. Gideceği yere odaklanmıştı, gözü başka şey görmüyordu. Gittikçe uzaklaşıyordu akasya ağacından. Nereye kadar gelmişti kestiremedi.

Hangi sokaktaydı muayenehane? Sağdan dönsem bulurum herhalde. Büfelerden birine sorarım olmadı.

Sormaya gerek kalmadan buldu binayı. Kiremit rengi, dört katlı bu koca yapıyı görmemek imkânsızdı. Ayakları geri geri gitse de, ağır demir kapıyı omzuyla itekleyerek içeri girdi. İkinci kattaydı doktorun odası. Asansöre binmedi, ne kadar geç gitse iyiydi. Merdivenleri çıkmaya başladı.

Çekinmeden git diyebilmişti bana. Konuşsak halledecektik, biliyordum. Ama o en kestirme yolu seçmişti. Sanki suçlu olan benmişim gibi mesafeler koyuyordu aramıza. Kapıdan çıkarken yanıma dahi gelemiyordu. Pencereden dışarıya bakarken bir an olsun düşünmüş müydü gitmeme engel olmayı?

Gece gördüğü bir rüya gibi buraya ilk geldiği gün. O zaman da zorla gelmişti. Hiçbir şey değişmiyor, saatler akıp gidiyor yalnızca. Asistan zile basmasına fırsat vermeden açtı kapıyı. Donuk bir tebessümle selam verdikten sonra ayağına geçireceği galoşları alıp bekleme salonuna geçti. Neyse ki pencere önündeki tekli koltuk boştu, burada daha rahat edecekti. Ceketini çıkarmak istemiyordu, çıkarırsa içindeki her şey dökülecekti ortalığa. Kendisine çay ikram etmek isteyen asistanı başıyla reddederek elindeki kitabın sayfalarını çevirmeye başladı. Tam okuyacakken doktorun sesi geldi içeriden.

Ceketiyle kitabını aceleyle çantasının içine sıkıştırdı. Bilerek kasetin üstüne doğru iteliyordu. Kısa bir selamlaşmanın ardından, doktor oturacağı yeri işaret etti. Kaseti soracak diye beklerken, konuşmaya başladı. " Artık kasetleri doldurmanı istemeyeceğim senden. Buraya gelmene de gerek yok."

Dalga mı geçiyor benimle, yoksa sanrılar mı görmeye başladım?

" Seninle bir yolculuğa çıkacağız. Yanında olamayacağım ama istediğin zaman arayabilirsin beni. Küçük bir çanta hazırlamanı istiyorum. Her şeyin başladığı yere gideceksin. "

Büsbütün çıldırmış bu adam. O eve gitmemi istiyor, yalnız başıma.

Doktorun cevap bekleyen gözlerine takılmış bakışlarını çekiyor üzerinden. Yıllar yer değiştiriyor, hiçbir şey yapamadan çıkıp gittiği evin kapıları aralanıyor yeniden. Unutmamı söyleyen sizdiniz, buraya kadar gelmişken en başa dönmem çok zor. Üstelik yanımda olmayacağınızı söylüyorsunuz.

" Sandığın kadar zor olmayacak. Orda kendinle yüzleşmek çok iyi gelecek sana. Burada kaldığın müddetçe onun gelmesini bekleyeceksin. Yeniden o evde olman her şeyi değiştirecek, göreceksin."

Unutmak isteyip istemediğimi bilemiyorum. Uzaktayken nefes alabiliyorum, geri dönersem soluğum kesilecek. Biraz daha devam edemez miyiz?

" Artık zamanı geldi, inan. Yapabileceğini biliyorum. Telefonun açık olsun. Günlük konuşmalarımız sürecek. "

Beklemiyordu bu konuşmayı. Ne yapacağını şaşırdı. Çaresi yoktu. İçini burkan ne varsa yanına katıp gitmekten başka. Son kez tokalaştılar. Çantasındaki kaseti masaya bıraktı. Çıkarken bir daha baktı geriye. Doktor pencere kenarındaki sardunyalardan bir dal koparıp uzattı. Eline bıraktığı sardunyayla her zaman yanındayım der gibiydi. Yalnız kalmayacaktı, biliyordu. Şimdi çok daha fazla güveniyordu kendine.

Aysun Bahar Asar Arşivi
10 Sayı: 10 - Mayıs 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler