Evlerin yemek kokulu mutfakları aydınlanmış. Evin büyüğü gelmeden oturulmayan sofralarda çorbaların dumanı tütüyor. Mutlu aile kareleri yansıyor camlarına. Apartman kapısına yaslıyorum başımı ve birbiri ardına akıp giden yağmur damlalarını kovalıyorum. Suya karışıyor bakışlarım.
Çantamdaki küçük gözde olacaktı anahtar, girişteki aynalığın önünde unuttum herhalde, bulamıyorum. İki numaradaki Nermin Hanım' a bıraktığım yedek anahtar! Zilin sokağın gürültüsünü bastıran sesiyle açılıyor kapı. Damlalar metal boyanın üzerinden süzülmeye başlıyor.
Nermin Hanım'ın imalı bakışlarına fırsat vermeden, teşekkür edip çıkıyorum gözümde dağ gibi büyüyen merdivenleri. İçeri girer girmez ışıkların hepsini açıyorum önce. Sabah evden çıkarken kapadığım perdeleri sıyırıyorum. Yastıklar ilk koyduğum gibi, dimdik. Çalışma masasının üzerindeki kitaplar sıralı ve düzenli. Ev telefonunda bir tek sesli mesaj dahi yok. Pencereye en yakın koltuğa uzanıyorum öylece.
Eşyalar...
Boyası kalkmış sehpa...
Duraklıyorum. Babamın her akşam tarçınlı çayını içtiği sehpa.
Kuşlu saatin pili bitmiş. Ne kadar zamandır ötmüyor içindeki gri kanatlı kuş? Yelkovanla akrep birbirini kovalamayı bıraksa da geçiyor zaman, durmuş saatlere inat. Sonradan anlaşılıyor geçip giden dakikaların kıymeti. Daha çok susarak... Herkes dağılıyor. Kısacık bir reklam arasına giriyor hayat. Ara bittiğinde film yeniden başlıyor, bocalıyor insan. Büyüyor günden güne.
Şu koltuktan kalkıp, kaseti başa sarmak mümkün olsa, ah bir olsa. Ders aralarında bahçede koşan mavi önlüklü kızı bir bulabilsem. Saçları örülü bebeği sakladığımı söylesem. Yeniden dinler mi, kulak verir mi otuz yaşın titrek sesine? Boş koridora bakıyorum, sessiz ve ışıksız. Ne babamın yorgun sesi var, ne de odasına kapanıp ağlayan çekik gözlü kız.
Mutfağa gidip dünden kalma çorbayı ısıtıyorum. Metal kaşığa yansıyor yüzüm, bakamıyorum. Altı kişilik masaya tek başıma oturunca anladım babamın ille de beraber yemek istediği akşam yemeklerini bekleyişini. Babaannem anlatırdı: Siz olmayınca yemeğe oturmuyor. " Çocuklar gelsin öyle başlarız. " diyor. Gözlerini yere dikerek, bizi anlattıklarıyla yalnız bırakırdı.
Soğuttuğum çorbayı gerisingeri tencereye boşaltıyorum. Babaannemin tarhanasına hasret kapatıyorum kapağı. Çay koyacak gibi oluyorum, vazgeçiyorum sonra. Yalnız içtiğim çayların tadı olmuyor. İçimi yakıyor sıcağı.
Geceleri uyuyamıyorum, babam odalardan birinden seslenecek de duyamayacağım diye. Sırtımdaki yorganı atıyorum bilerek: Üstünü örtmemiş yine, desin istiyorum. Bir türlü teslim olamıyorum beni biraz da olsa rahatlatacak uykuya.
Fotoğraflar!
Giysi dolabının gözündeki anılar. Poşetin içinden bir tanesine doğru yolculuğa çıkıyorum. Etraf yeşile boyanmış, paten kayıyorum. Babamın beyaz saçlarına, benimse gamzelerime konuyor parlak ve aydınlık güneş.
Halının üzerine düşen fotoğrafın solgun yüzünü, odamdaki ampulün sarı ışığı parlatıyor. Başımı yukarı doğru kaldırdıkça sulanıyor gözlerim. Okuldan ağlayarak eve geldiğim sonbahar günü. Yanımdan geçen sınıf arkadaşlarımın alaycı sesleri. Yanlışlıkla öğretmenler tuvaletine girdim diye beni içeri sokmayan nöbetçi öğretmenin öfkeli bakışları. Öğlenci olduğumuz için okul geç dağılıyor. Bahçenin duvarına yaslanmış, bir an önce eve gitmeyi bekliyorum. Babamın elinden tutmuş, ıslak mavi önlüğümü saklamaya çalışarak yürüyorum.
Koridorun sessizliğini hıçkırıklarım bozuyor. Duvarda asılı çerçeveler... Acı pelin kokusu geliyor burnuma. Gördüğüm her şey kayboluyor.
Tek başıma kalmak... Hep istediğim şey bu değil miydi, yaptığım? Kapalı kapılar ardına gizlemek yüzümü. Şimdi kapılar hep kapalı. Açık olan ışıklar yetmiyor içimi aydınlatmaya.
Geçmiş...
Yanı başında yaşadığım hayat. Geçmiş mi engel oluyor ışığıma yoksa pişmanlığım mı? Hangisi daha çok yakıyor canımı?

