Kemal Tahir (1910-1973), romancılığının yanı sıra ideolojik tutumu, tarihi çalışmalarla vardığı bir takım yargılar, serdettiği düşünceler ve bu alandaki yapıtlarıyla bir döneme damgasını vurmuş bir romancı, bir yazar ve düşünürdür. Zamanında kimilerince göklere çıkarılmışken bazılarınca sert tenkitlere maruz kalmış, haliyle epeyce gündem olmuştu. Hakkındaki kanaatler onun romancılığından ziyade, geliştirdiği ideolojik söylem ve tutumdan kaynaklanmaktaydı. Kemal Tahir, Batılılaşma (kendi tabiriyle Batılaşma), Türk tarihi ve Marksizm alanında yoğunlaşmış, çıkarsamalarını roman vasıtasıyla gündeme getirmek istemiştir. Onun romancılığı ve araştırmacılığının iç içe geçtiğini en başta ifade ederken aslında Kemal Tahir’in romana ne kattığı, romandan beklentileri ve romanı “araçsallaştırmasından” kaynaklı yaşanan sorunları hep birlikte ele almak gerekir.
Kemal Tahir İçin Roman ve İşlevi
Kemal Tahir’in düşüncelerini merak edenler için yazdığı romanlar hep ilgi çekici olmuştur. Onun “Türk toplumu” ve “Türk tarihi” hakkındaki görüşlerini bilenler için yazdığı romanlar, geliştirmeye çalıştığı kuramlardan bağımsız ele alınmamıştır. Ancak Kemal Tahir’in düşünce dünyası durağan kalmamış, zamanla zenginleşerek farklı değişimler de yaşamıştır. O nedenle bazı konularda ilk zamanlar edindiği fikirler çok sonraları farklılık gösterebilmiştir. Bunların detaylarına girmeden önce Kemal Tahir’in neden roman yazmakla meşgul olduğu, romanın onun için ne ifade ettiği ve kendi çağdaşlarının ve öncülerinin romanları hakkındaki fikirlerine değinmekte yarar var.
Tahir, romana edebi bir vasıta gözüyle bakmış olsa da önceliği romanın “millileştirilmesi” gerektiği ve Türk toplumunun/insanının somut gerçekliğinin kavranması ve anlaşılmasına yardımcı olması yönündedir. Bu toplumun kendine ait, özgün bir roman anlayışına sahip olmasında ısrarcı olması, Batı toplumu ile Türkiye halkının farklılıklarına dair ileri sürdüğü temel itirazdan kaynaklanır. Roman batı kaynaklı bir edebi türdür ve Türkiye’de romancılık batılı eserlerin kötü bir kopyası şeklinde icra edilmektedir, Kemal Tahir’e göre. Türk tarihini Marksist bir anlayışla yorumlayan Kemal Tahir’in “Batı toplumu” ve “Türk toplumu” hakkındaki kuramsal değerlendirmelerinin temelinde ise tarihsel koşulların belirleyici olacağına dair görüşleri yer almaktadır. Tarihin belirli bir döneminden hareket ederek, o dönemdeki köklerden bugünün insanının belirlenebileceğini ve böylelikle gelecekteki insanın nasıl davranabilir olduğunun araştırılabileceğini düşünen Tahir, “Batı toplumunda” tarihsel olanla “Türk toplumunda” tarihsel olanın birbirinden çok farklı olduğunu vurgular. Bu değerlendirme toplumsala dair olan somut gerçekliklerin tarihselliği üzerine temellendirilmektedir. İlerde değineceğimiz ve onun tarih-toplum değerlendirmesinin esas hareket noktası olan Asyai Üretim Tarzı’na dair görüşlerini de bu zeminde ilerletir.
“Türk toplumunun” yapısının kendisine özgü olduğunu, geçmişten bugüne “Batı toplumu” gibi kölelik, feodalite, kapitalizm aşamalarından geçmediğini, bir burjuvasının hiç olmadığını sıkça dile getiren Kemal Tahir’e göre romancı, “Türk milletinin ruhu ve davranışı üzerinde ortak bir dil”1 bulmakla görevlidir. Roman da bizatihi “Türk ruhunu umumi harmana bağlamak”2 sorunsalının çözümüne katkı sunmak amacıyla yazılmalıdır. Kemal Tahir romanlarında, farklı dönemlerde farklı temaları işlese de hep bu “ruhun” arayışı içinde olmuştur. Ancak birey planında meseleye yaklaşıldığında yazarın zaman içinde farklı görüşler geliştirdiğine de tanık olunur. Doğrusu Kemal Tahir’in genel hatlarıyla roman sanatı ve kendi romanına dair görüşlerini kendi kaleminden okuma şansımız onun ölümünden sonra derlenen notlarıyla ve kimi söyleşileriyle mümkün olmuştur. Ancak yazar bu görüşlerini sistemli bir biçimde kaleme almamıştır. Yazarla yapılan söyleşiler, yaptığı konuşmalar ve ölümünden çok sonra Bağlam Yayınları tarafından yayımlanan “Notlar” isimli seriden hareketle bu konudaki fikirleri belli oranda yansıtılmıştır. Düşüncesindeki değişimin kronolojik olarak nasıl seyrettiği ve yazın anlayışının hangi süreçlerde kuramsallaştığı konusu ise muğlak kalmaktadır.
Kemal Tahir, 50’li yıllardan evvel yazılan romanlara, batının burjuva değerleri nedeniyle yalnızlığa düşen bireyin serüvenini kopyalayıp anlattığı için “Türk romanı” demez, “Türkçede yazılan roman” der. “Dış kalıpları gibi romanımızın özü de, sadece yerli adlar taşıyan yabancı insanların özentili serüvenlerinden ibaret kalmıştır.”3 şeklindeki yorumu “özgün ve yerli” olmalı dediği roman anlayışını betimler. Tepeden inme Türk modernleşmesinin tesiriyle çözülen toplumu kötü bir kopyacılıkla yansıtan roman müktesebatını eleştirirken Kemal Tahir, Batılılaşmaya karşı kökten bir duruş ve itiraz geliştirir. Ancak bunun yerine neyi koyduğu, toplumsal gerçekliği somut kılma çabasını dayandırdığı kaynaklar ve bu kaynaklara nasıl yaklaştığı Kemal Tahir’in roman anlayışının da özünü oluşturmaktadır. Ne yazık ki bu öz, dönemi doğru kavramaktan uzak, toplumsal değişimi ve baskıyı yansıtma konusunda yazarın iddialarını karşılamaya yetmemektedir. Sosyal realiteyi toplumsalın tarihsel durumu içinde aramanın doğru olacağını söylerken Marksizm’den ve o dönemki aydınların çoğunun saplantısı olan klasik milliyetçilikten referanslar getirmeye çalışmış bu da eksik ve hatalı bir tasavvurla yazmasına neden olmuştur.
Toplumun yaşadığı kültür bunalımının Batıdaki gibi sınıf temelli olmadığı konusunda haklı görüşlere sahip olan Tahir, sancılı bir Batılılaşma sürecine sokulan toplumun dramının sosyal tabakalaşmadan kaynaklandığı tezine sarılır. Oysa bu da eksik, belli oranda konformist bir söylemdir. Osmanlı bakiyesi bir toplumun sosyal birikimine dair kodları, sadece etnokültürel yapının geçmişi içinde ya da sosyalizmin klasik tarih anlayışına dayanarak tahlil etmeye kalkmak, itiraz edilen Batılılaşmanın felsefi arka planıyla değil biçimiyle sorun yaşandığını gösterir. Nitekim Kemal Tahir’in bir Batılılaşma biçimi olarak dayatılan modern Türk ulusu projesinin kendisiyle bir sorunu olmamış, meselenin mahiyetiyle değil nasıl icra edildiğiyle meşgul olmuştur. Türklük ve ona ait şuurun batının yaşadığı süreçlere bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar üzerinden intikaline karşı çıkmıştır sadece.
Çalkantılı Yaşamı Ve Roman Anlayışını Belirleyen Esaslar
Kemal Tahir bir romancı ve bir düşünür olarak bir hayli yapıta imza atmıştır. Onun fikirleri ve eserleri halen tartışılmakta, döneminin koşulları içinde üstlendiği işlev bugün de edebiyat ve düşünce çevrelerince birçok araştırmaya konu olmaktadır. Tahir’in yaşamı, arkadaş çevresi, uzun süren cezaevi hayatı hem fikriyatını hem de roman anlayışını derinden etkileyecek gelişimlere sahne olmuştur. 1910 senesinde İstanbul’da dünyaya gelen Kemal Tahir’in gerçek adı İsmail Kemalettin Demir’dir. Bir Osmanlı subayı Yüzbaşı Tahir Bey’in oğlu olarak eserlerini 1954 yılından sonra Kemal Tahir mahlası ile yazmıştır. Galatasaray Lisesi’nde eğitim görürken ailevi sorunlar nedeniyle onuncu sınıftan sonra okumamış, önce İstanbul’da avukat kâtipliği sonra da Zonguldak’ta madenlerde ambar memurluğu yapmıştır. 22 yaşında İstanbul’a döndükten sonra bazı gazetelerde çevirmen, röportaj yazarı olarak çalışmıştır. Geçit Dergisi kadrosundan Ertuğrul Şevket (Avaroğlu), Babıali’de tanıştığı Kerim Sadi Türkiye Komünist Partisi üyesi olan komşusu “Sarı” Mustafa Börklüce ve onun aracılığı ile tanıştığı şair Nazım Hikmet gibi sosyalist aydınlarla arkadaşlığı sonucu sosyalist fikirleri benimsemiştir.4
İstanbul’da giderek tanınan bir gazeteci olan Kemal Tahir, bahriyede görevli kardeşi Nuri Tahir, Nâzım Hikmet, Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün'le beraber “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlaması ile 13 Haziran 1938’de tutuklandı. “Bahriye Olayı” diye bilinen bu dava nedeniyle 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı ve Çorum, Çankırı, Kırşehir, Malatya cezaevlerinde 12 sene hapis yattı. Cezaevi hayatı boyunca yoğun biçimde okuyup notlar aldı, bazı eserler yazdı. Roman karakterleri, romanlarındaki hikâyelerin önemli bir kısmı cezaevinde tanıştığı insanlardan ve onlardan duyduğu ve gözlemlediği hakikatlerden esinlenerek yazılmıştır.
Kemal Tahir ilk roman denemelerine Nazım Hikmet’le birlikte cezaevine düştüğü dönemde, onun eleştiri ve tavsiyelerinden yararlanarak başlamıştır. Farklı cezaevlerinde kalmalarına rağmen Nazım Hikmet kalemine ve kurgu yeteneğine fazlasıyla güvendiği Kemal Tahir’i ona yazdığı mektuplarla adeta o uzun yıllar boyunca eğitmiştir. Bu mektuplar daha sonra kitaplaştırılmıştır. Kemal Tahir bu mahpusluk döneminde, hem geçimini sağlamak hem de romancılığa ilk adımları atmak için Ulus, Tan gibi gazetelerde tefrika edilmek üzere Göl insanlarının bazı hikâyelerini, Sağırdere ve Kelleci Mehmet’i yazıya dökmüştür. Nazım Hikmet mektuplarından birinde “Göl İnsanları, Türk edebiyatının en güzel dört hikâyesi olarak kalacaktır” derken haksız değildir. Kemal Tahir’in bir üçleme olarak yayımlanan “Yediçınar Yaylası”, “Köyün Kamburu” ve “Büyük Mal” isimli romanları da “Rahmet Yolları Kesti”, “Körduman” gibi önemli yapıtları da cezaevi döneminde tuttuğu notlar ve o dönem geliştirdiği kurgular sayesinde yazılmıştır.
Kemal Tahir romanlarında birçok temaya ve hikâyeye yer vermiştir. Romancılığının ilk dönemlerinde özellikle köy konulu romanlara ağırlık verse de tarihi, polisiye, eşkıya, kent yaşamı türünde yapıtlara da imza atmıştır. Kemal Tahir’i toplumsal gerçekçi romancılar arasında gösterebiliriz. Ancak Tahir için “toplumsal gerçekçilik”, yalın bir anlatı ya da olan biteni gösterme biçimi değil daha çok tarih araştırmaları sonucu edindiği görüşlerin toplumun geçirdiği değişimle korelasyonunu tespit etmeye yönelik bir amaç taşır. “Sanatın Gerçekçi Roman Kolu, kendi yasaları içinde, salt tarihte, sosyolojide, felsefede, ruhbilimde değil, fizik kimya gibi deneye dayanan bilimlerde bile, bilimin vardığı son çizgileri, gene bu bilimlerin gelişme kanunlarının imkânlarıyla aşmaya çalışmak zorundadır. Yoksa, Zola’nm natüralizmi gibi bilimin ardı-sıra sürünür, onun bulup ispatladıklarım yeniden, aynı sınırlar içinde ispatlamak zorunda kalır.”5 sözleriyle Tahir, topluma ve insana dair olan gerçekliğin bilimden başka yolla temellendirilemeyeceğine dair net vurgularla diğer romancılardan ayrışır.
Tahir’in bu düşünceleri çok fazla tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Gerek somut tarihsel gerçekliğe yüklediği anlam gerekse de bunu bir roman aracı olarak kullanma gayesi Kemal Tahir’in romancıya sosyolog işlevi yüklediğini ve romanı edebi bir türden çok bir araştırma manzumesi olarak değerlendirdiğini gösterir. Bu konuya ilişkin Mehmet Seyda Türk Romanı kitabının önsözünde şu önemli tanıklığa yer verir: “Bu açık oturumu düzenlemeden önce, roman konusunda görüşüyorduk. Dedi ki: ‘Roman sanatı eski olan Fransa’da, bugün, toplumsal sorunları işlemiş bir yığın roman daha önce yazılmış olduğundan, bunun Fransız edebiyatında geniş bir birikimi olduğu için, roman başka alanlara dökülebilir Roman Pure yazılabilir. Biz yazamayız, daha o birikim yok bizde, o aşamaya gelmedik.” Bunun üzerine Mehmet Seyda konunun anlaşılması için net bir soru soruyor Tahir’e ve çok çarpıcı bir cevap alıyor: “Sordum: ‘Hâlâ bir çeşit Ahmet Mithat Efendi mi olmak gerekiyor?’ Dedi ki : ‘E ne yapalım, biraz öyle…”6
Kemal Tahir’e göre Türk romancısının önünde ne somut tarihsel gerçekliği işlediği bir roman geleneği ne de bilimin imkânlarını kullanarak tarihin ve toplumun analiz edildiği bir bilim geleneği vardır. Yani Türkiye’de bir romancı, aynı zamanda ekonomist, tarihçi, sosyolog, psikolog vb. gibi davranıp bu alanlardaki birikimi roman yoluyla aktarmakla yükümlüdür. Kemal Tahir, batı romanındaki insanın, temel kanunları çeşitli yönlerden derinlemesine, enine boyuna incelemiş bir topumun bireyi olduğu söyler. Tahir’e göre Batılı romancı için bilimsel veri romandan önce vardır ve toplumsal birikimde mündemiçtir. Ona göre batılı romancı bu verili şartlar nedeniyle birçok tarihsel, sosyal, ekonomik meselelere değinmek zorunluluğu duymaz. Buna ihtiyacı olmadığı gibi bu yola sapması onu romancılıktan uzaklaştırır.
Kemal Tahir’in konuyla ilgili Ahmet Mithat Efendi romanını örnek göstermesini Hilmi Yavuz şöyle yorumlar: “Ahmet Mithat Efendi romanında bilginin kullanılışı rastlantısal ve ilinekseldir. Sözgelimi, roman kahramanı gemiye bindiyse, Ahmet Mithat Efendi, geminin buhar kazanının nasıl çalıştığını anlatır. Bu bilgi aktarımının rastlantısal olması roman kahramanının gemiye binmesinden dolayıdır. Ahmet Mithat Efendi, romanı, bir tür ‘öykülenmiş ansiklopedi’ olarak kavrar. Kemal Tahir’de ise, romanla bilgi arasındaki bağıntı, rastlantısal ve ilineksel bir aktarım değil, topluma ve insana ilişkin somut tarihsel gerçekliklerin roman gerçekliğine dönüştürülmesine dair bir bağıntıdır; somut gerçekliğin tiplerde, durum ve edimlerde içselleşmiş olmasıdır. Kemal Tahir’de bilgi aktarılmaz; bilgi tiplerde ve durumlarda içselleşir. Tip ve karakterlerde, durum ve edimlerde bilgi, ‘gizlenmiş betimleme’ye dönüşür.”7
Kemal Tahir, romanı, toplum ve tarih bilgisiyle böylece bütünlemeye çalışır. Ve ancak bu yolla zaman içinde Roman Pure yazılabileceğine inanır. Elbette bu değerlendirme, birçok açıdan eleştiriyi hak etmektedir. Öncelikle Tahir’in batıdaki bilgi birikiminin roman öncesi varlığına ve bunun toplumda içkin olduğuna dair tezi pek gerçekçi değildir. Batı’daki bilimsel-teknik aydınlanmanın kapitalist gelişmeyi hızlandırarak modernizmi yaygın bir yaşam tarzı haline getirmesini -yani bir tür biçimsel ve olgusal değişimi- toplumun epistemolojik temelde içselleştirdiğini iddia etmek Batı toplumunu doğru biçimde yansıtan bir analiz olmayacaktır. Batı toplumunun bu değişime hızla ayak uydurmasını, bilgiye vakıf olmasıyla değil, feodal bağların yerini -ulusçu temelde- bireyi yaşamının merkezine yerleştiren “ulusal bilinç ve kimlik” ile ilişkilendirmek daha doğru olacaktır. Ancak Kemal Tahir, zaten Türk toplumunun da uluslaşmasının imkânlarına, kendi etnik-seküler geleneği ve tarihsel koşulları içinde, batıya öykünmeden ve tepeden inme yöntemlerden farklı olarak kafa yormuş ve bu nedenle ne ulusal kimliklere ne de ulusçu anlayışa felsefi planda herhangi bir itiraz geliştirmiştir.
Kemal Tahir, yaşadığı toplumun pozitivist bilgi ile aydınlatılmasını, romancının bir bilim adamı gibi bu süreçte rol almasını, aksi takdirde romancının sorumluluğunu yerine getirmemiş olacağını düşünür. Şöyle der Kemal Tahir: “Bir sosyolog, tarihe bilimsel açıdan yaklaşacağı için sadece aklını kullanır; fakat bir romancı tarihe bakarken ve onu kendi harcına katarken hem aklını hem sezgilerini kullanır.”8 Yani romancıdan sezgilerini kullanarak yazan bir sosyolog gibi davranmasını bekler. O bir düşünür olarak, diğer romancılardan farklı alanlara ilgi duymanın heyecanı ile fikirlerini roman yoluyla aktarırken romanın edebi, sanatsal yönünü ihmal etmeyi ise pek önemsememiştir. Kemal Tahir’in düşüncelerini romana aktarması yaşamımın ilerleyen döneminde daha yoğunluk kazanmıştır. Bizzat Nazım’ın eleştiri ve tavsiyeleriyle yazdığı ilk dönem romanları hem edebi-sanatsal açıdan hem de roman tekniği bakımından ileri nitelikler taşısa da zamanla tezlerini aktarmak için romana aşırı yüklenmesi söz konusu edebi değerin erozyona uğramasına neden olmuştur.
Kemal Tahir İçin Köy Romancılığı
Köy romancılığının popüler olduğu yıllarda Kemal Tahir’in kaleme aldığı önemli eserler, köy romancılığı bağlamında ifade ettiği görüşler köyü, köylüyü ve onların yaşantılarını geniş toplumsal planda ele aldığını gösterir. Çerçevesini çizdiği tarih ve toplum anlayışını ilk olarak köy temalı romanlarda yansıtmaya çalışır. Cumhuriyet dönemi ve sonrası içinde yaşadığı toplumu tahlil ederken gözlemlediği kadarıyla toplumsal sorunların nedenlerine değinmiş, çözüm yolları aramıştır romanlarında. Memur olarak Anadolu’da çalıştığı dönemde ve Orta Anadolu cezaevlerinde beraber olduğu insanlardan edindiği verilerden hareketle Türkiye toplumunda “köylülüğün” yaygın ve egemen olduğunu görmüştür: “Ben Anadolu kasabalarının dördünde, beşinde kaldım. Bunların yarıdan çoğu vilayet merkeziydi. Bu vilayet merkezinde oturan yerlileri, o vilayet köylülerinden hiç de farklı görmedim.”9 Bu sözler, köyü tanımadan, bilmeden köy romanı yazmakla suçlanan Kemal Tahir’in meseleye dönük cevabıdır da aynı zamanda. Kemal Tahir elbette sadece bu tespitle yetinmiyor. O genel bir köylülük olgusuna değinir ve köyü anlatırken, köye yöneliş gerçeğini Notlar’da şöyle ifade eder: “Bizim memleketteki özellikleri içinde köy, her zaman şehirle içli dışlı yaşamıştır. Bu içiçelik, kişilerin köylü şehirli olarak yanyana gelmeleri biçiminde olduğu gibi, iyice şehirleşmiş ailelerimizin yarısının hala köylerde yaşamalarında, bunlardan en şehirleşmişinin iki göbek gerisinin köye dayanmasında görülür.”10
Kemal Tahir de Yaşar Kemal gibi kendisi için köy romancısı denmesinden hiç hazzetmez; köy romanı terkibini de doğru ve yeterli bulmaz. Tahir, kendisini köyü görmeden, köylüyle yaşamadan köy romanı yazmakla suçlayanlara, “hiç görmedim köyü” diye cevap verirken, geniş toplum kesimlerinin köylülüğüne atıfla köy romanı yazmak için köyde yaşamaya ihtiyaç olmadığının altını çizer aslında. Türkiye’de 1950-1970 yılları arasında köy romanı yazan önemli kalemlerin çoğunun solcu olduğu, köye ve köy toplumuna sosyalist perspektifle yaklaşarak onların sorunlarını toplumcu gerçekçilikle anlatmaya çalıştıkları bilinmektedir. Ancak kendisini sosyalist olarak tanımlayan Tahir’in köy edebiyatına merak salması, bu popüler temadan yararlanmak istemesi, üretim ilişkilerinin köydeki yaşantıyı kapitalizm lehine bozmasından ya da köydeki feodal üretim ilişkilerinin bir dip dalga olarak “devrimi” tetikleyeceğine dönük bir beklentiden kaynaklanamamaktadır. O, roman hayatı boyunca ‘Türk Ruhu’nun arayışı içinde olmuştur; köy romanlarına da bu temelde yaklaşır. Köy romanlarında yaptığı şeyi de tüm eserlerinde olduğu gibi kendisine özgü bir yapısı olan bu toplumun kadim tarihi içinde Türk ruhunu umumi harmana bağlama arayışı diye tanımlar.
Kemal Tahir, “Göl İnsanları” başlıklı hikâye kitabını romancılığının başlangıcı olarak tanımlıyor. Bu hikâyelerle köyü anlatmaya başlayan yazarın ilk roman denemesi ise “Sağırdere”dir. İlk dönem yazdığı eserlere Nazım Hikmet’in eleştirileri ve tavsiyeleri ile yön veren Tahir’in “Sağırdere”sini Nazım, mükemmel bir hikâye diye niteler ve yapıtla ilgili şunları söyler: “Bence köylü, muhtelif tabakasıyla, ruh haletleri hiç de basit olmayan bilakis çok mürekkep ve derin ruh haletleri geçiren bir insandır. Bizim edebiyatımızda köylü bir satıh olarak verilmiştir. Derinliğine inilmemiştir.”11 Kemal Tahir “Sağırdere”de köylüyü, kent ile köy arasında gidip gelen, ikisiyle de irtibatını sürdüren kimseler olarak tasvir eder. Bu kuşaklar boyu devam ettirilen bir gelenektir ona göre; köylünün kentle kasabayla ilişkisi, gidiş-gelişleri… Tahir’in “Körduman” isimli romanında da “Sağırdere”deki gibi köy-kent irtibatı kurulur. Kemal Tahir bu iki romanda olduğu gibi köy temalı diğer romanlarında da köylüyü sadece toprakla, tarımla meşgul ve sınırlı olan kimseler olarak anlatmaz; onların kent ve kasabayla ekonomik ilişkilerine vb. bağlantılarına da sıkça vurgu yapar. Tahir, toplumcu gerçekçi anlayışla yazar köy romanlarını; köyü olduğu gibi yalın biçimde resmederken sanatsal becerisini ortaya koyar. Diyaloglarda yalınlığı, kurguda iç-içe geçen hikâyeleri birbiriyle ilintilendirmeyi, anlatımda derinliğe sapmayan bir akıcılığı, betimleme ve tematik örgü konularında ise çarpıcılığı büyük bir ustalıkla yansıtır. Diğer köy romanlarında da bu sanatsal becerisini ortaya koyar.
Kemal Tahir ilk dönem eserlerinde köyün meselelerini ve toplumsal yapısına-yaşantısına dair değişimlerin kökenini Tanzimat’a kadar götürerek araştırmaya çalışmış, mezkûr ‘Türk Ruhu’nun tahkikine bu dönemden başlamıştır. Ancak zamanla daha da gerilere giderek, Osmanlı’nın kurulduğu yıllara, devlet kurma kültür ve geleneğine yönelmiş, bu ruhun kökenlerini buralarda aramıştır. Devlet Ana isimli eseri bu arayışın bir ürünüdür. Kemal Tahir’in köy konulu en önemli eseri ise bir üçleme şeklinde yayımladığı “Yedi Çınar Yaylası (1958)”, “Köyün Kamburu (1959)” ve “Büyük Mal (1970)” serisidir. Bu üçlemede Çorum ve çevresi, tarihsel ve etnik çerçevesiyle ele alınır. Tahir, bu üçlemede Çorum bölgesinde Tanzimat döneminin kurumları olan ayan-mültezim-sarraf üçlüsünün karşılıklı ilişkilerini anlatır. Taner Timur, Kemal Tahir’in bu üçlemesindeki ilişki biçimlerini ve yönetici zümresini şöyle tarif eder: “Kemal Tahir’de soylu aileler yoktur, ünlü aileler arka planda yer alırlar. Sahnenin önünü Çorum ayanı Dilaver ağa gibi ‘başıbozuk paşalar’ ya da Ermeni sarraflarla işbirliği halindeki Çakır Kâhyalar gibi mültezim aileleri işgal ederler. Bu soyguncu ağa takımında toprak ve çiftlik aşkı yoktur. En ilkel feodal bağlarla boyundurukları altında tuttukları köylüleri, hiçbir tarımsal yenilik düşünmeden sömürürler. Bu yüzden okuma düşmanıdırlar ve aralarında Yaşar Kemal’in Derviş Bey’i gibi İstanbul’da Avrupa’da okumuş tipler yoktur. Tam tersine çocuklar, babalarına istediklerini yaptırmak için, onları okula gitmekle tehdit ederler.”12
Kemal Tahir, romanlarında köyün geçmişini tarihi bir arka planla yansıtırken ülkenin geçmiş ve güncel siyasi-ekonomik-sosyal meselelerini köydeki toplumsal çatışmayla bağ kurarak anlatmaya özen göstermiştir. Sadece bir köy yaşantısı ve onun dolayımında gelişen olaylarla, insan yaşantılarıyla sınırlı kalan gerçekçiliği yeterli bulmamış, tarihe dönük ilgisini alt metinlerde işlemeyi arzulamıştır. Kemal Tahir kaldığı cezaevleri ve yaşadığı kasabalar nedeniyle Orta Anadolu köylüsü üzerine yoğunlaşmıştır. Yaşanan teknolojik ve kültürel değişimden nasibini almayan, donuk, hareketsiz bir toplum tasviri meşhur üçlemede de öne çıkar. Toplumsal ilişkilerin ilgili zümreler arasındaki çatışma üzerinden anlatımıyla tarihsel değerlendirmeye ağırlık veren Kemal Tahir köydeki yönetici erkleri kültür düşmanı olarak sunar ve bu nedenle üçlemesinde köy toplumunun bütün ilgisinin cinselliğe yöneldiğini anlatmaya çalışır.
Roman karakterlerinin hemen hepsini cinsel arzuları peşinde koşan, başka bir şey düşünmeyen insanlar olarak tanıtır. Kemal Tahir’in neredeyse bütün eserlerinde cinsellik, eşcinsellik ana bir tema olarak ele alınır ve fütursuzca, her yönüyle esere serpiştirilir. Bu yaklaşımının özünde o dönem okuduğu materyalist psikoloji metinlerinin etkili olduğu kanaatindeyim. Kemal Tahir bir Marksist olduğu kadar toplumsal psikanalize merak salan bir yazardır. Toplumsal ilişkilerin ve tespitlerin şablonik standart kalıplarla birçok eserinde yinelerek işlenmesi de bu psikanalitik anlayıştan ileri gelir. Zira Tahir’in ilgisi sadece tarih ve sosyolojiyle sınırlı kalmamış, pozitivist bilimin birçok alanında okuma yapmış, yaşadığı toplumu dünü ve bugünüyle bu “bilimsel bilgi” ile tahlil etmeyi tercih etmiştir. Mesela Tahir’in cinsellikle ilgili çok ileri gittiğini, “Rahmet Yolları Aştı” isimli eşkıya temalı romanda söylediği şu sözler “Köylü kişinin bu işe yedi yaşında başladığını ben bilmez miyim rezil!” net bicimde ortaya koymaktadır. Bu konu bağlamında kendisine yöneltilen eleştirilere cevap olarak, “Büyük Mal” romanı ile ilgili dönemin Akşam Gazetesi’ne 1970 yılında verdiği demeçte şunları söyler: “Anadolu kadınları da sütten çıkmış ak kaşık bilinir. Ben bu kitapta, insan için ruh hastası olmadıkça çok doğal olan cinsel meseleleri nasıl ve tam ölçüsünde hiç bunaltıya sapmadan değerlendirdiklerini meydana koymak istedim.” Ne var ki fazlasıyla itici, bunaltıcı ve rahatsız edici bir ölçüsüzlükle cinsel konulara yaklaştığı su götürmez bir gerçektir.
Kemal Tahir yazdığı ilk dönem köy romanlarında, bireyin serüvenini onun bireysel dramıyla anlatmaya çalıştığını, roman mantığını bunun belirlediğini söyler. Her ne kadar daha sonraları bu düşüncesini bireysel plandan toplumsala yöneltse de bireyi romanın merkezine yerleştirirken onun yaşadığı iç çatışma üzerinden toplumsal kesimlerin savaşımını yansıtmaya çalışır. Burada birey öne çıkmış görünse de amaç toplumsalın çelişkilerini, geçirdiği değişim evrelerinin yol açtığı sancıları bireyin kişiliği üzerinden anlatmaktır. Tahir bu konuyu şöyle açıklar: “Roman anlayışım, toplumun tarihsel gelişimi içinde drama çatmış tek insana dayanır… İnsan dramı ancak insanın kapana kısıldığı yerde vardır. Buradaki kıstırılmışlık, bence, insanın dış itilmelerle yakalandığı bir tuzak değildir. Daha çok kendi kişiliğindeki özelliklerle gelip girdiği bir kapandır.”13 “Kelleci Mehmet” söz konusu dramın en iyi işlendiği Kemal Tahir romanıdır. Cezaevinde tanıdığı tiplerin dramını bu roman karakterinde mecz eden Tahir, müthiş iç çelişkilerin bir köy delikanlısında nasıl bir drama yol açtığını çok güzel betimlemiştir. Ancak sonraları bireyin dramı yerine toplumsal drama yönelerek, tezlerini söyleyeceği zemini genişletme yoluna gitmiştir.
Bu bölümde Kemal Tahir’in “Rahmet Yolları Kesti” isimli romanına da eşkıya temasına farklı biçimlerde yaklaştığı için değinmekte yarar var. Tahir, eşkıyayı, diğer romancıların önemli bir kısmı gibi “soylu eşkıya” temasıyla ele alınmaz. Birçok eleştirmen, bu romanın, İnce Memed’e karşı yazıldığını, Kemal Tahir’in Yaşar Kemal’in anti-tezini geliştirdiğini ifade eder. Gerçekten de Tahir, eşkıyalığa, ahlaki temelde yaklaşır ve toplumda karşılık bulan olumsuz yönlerini ele alır. Kemal Tahir, bu romanının başlangıç kısmına, Fransız romancı Andre Maurois’in “İngiltere Tarihi” isimli kitabından alıntıladığı şu cümleyi koyarak romanına başlar: “Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, - ruhunda artakalmış barbarlık duygusunun da baskısıyla – soyguncularına karşı hayranlık duyar.”
“Rahmet Yolları Kesti”, Çorum yöresinin ünlü eşkıyalarından Uzun İskender’i merkeze alarak ilerler. Uzun İskender, son derece acımasız, halka her türlü zulmü yapan, gaddar bir eşkıyadır. Yakalanır ve uzun yıllar hapis yatar. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra yeniden hapse girmemek için bir kasabaya yerleşir. Yörenin nüfuz sahibi insanlarının iktidar kavgalarına alet olur, sevdiği kıza kavuşmak adına. Sevdiği kızla evlenmek istiyorsa kızın babası Arif’in düşmanı olan Dede Kasım’ın malını talan etmesi gerekecektir. Ancak Uzun İskender Arif’in kendisine kızını vermeyeceğini düşündüğü için sevdiği kızı kaçırmak istemektedir. Bunu Dede Kasım’a açar ve desteğini bekler, ancak Dede Kasım da bu eşkıyadan Arif’in mallarını yağmaladığu takdirde kendisine yardımcı olacağını söyler. Uzun İskender iki arada kalmış, sonunda Dede Kasım’ın mallarını talan etmeye karar vermiştir. Bunun için plan yapar ve eşkıyalıktan tövbe eden iki eski arkadaşını kız kaçıracaklarına, olayın çok kolay gerçekleşeceğine ikna ederek dâhil eder. Yanlarına eşkıyalığın ününe merak salan maceraya hevesli Maraz Ali isimli delikanlıyı da alırlar. Kendisiyle işbirliği yaptığını düşündüğü Uzun İskender’i şüphelenmediği için kolayca evine alan Dede Kasım’ın dört bin lirası ve bütün malı eşkıya tarafından yağmalanır. Uzun İskender arkadaşlarıyla birlikte kaçarken ihtiyarların, “Çorum toprağında, seksen seneden beri böyle afet görülmemiştir” dediği yağmur (rahmet) bastırıverir. Bu afette, malları kaçıramayacaklarını anlarlar ancak onlar için artık çok geçtir. Jandarmalarla ve köylülerle çatışmaya girerler. Uzun İskender ve bir arkadaşı yakalanacaklarını anlayınca teslim olur, diğer arkadaşları çatışmada ölür, eşkıya olma hayalleri arasında direnen Maraz Ali ise daha sonra yakalanır ve tutuklanır. Uzun İskender Dede Kasım’dan çaldığı paranın üç yüz lirasını arkadaşlarından gizlemiştir ve hapiste bununla avunur.
Bu hikaye aslında Kemal Tahir’in eşkıyanın bir halk kahramanı olarak değerlendirilmesine köklü itirazının hikayesidir. Eşkıyalığın övünülecek değil aksine ahlaki temelden yoksun bir insan tipinin saldırganlığa savrulmuş hali olarak görülmesi gerektiğini anlatır. Ne ki o dönem eşkıya kültü, halkla iç içe ve halk adına yararlı işler yapmaya çalışan bir figür, efsaneleştirilmiş bir mit olarak yeniden üretildiği için Kemal Tahir toplumsal hayatımızın bu yanlışını ısrarla göstermek istemiştir. Geçmişte Anadolu’da halkın saygıyla yad ettiği ve dilden dile destanlaştırarak anlattığı eşkıyalar olmuşsa da genel hatlarıyla eşkıyalığın otoritenin zayıfladığı dönemde bu boşluğu doldurarak ve bundan yararlanarak halka zulmeden bir yapı olduğu bilinmektedir. Tahir’in bu romanda kaypak, zalim ve herkesi dolandırmaya çalışan bir tip şeklinde işlediği Uzun İskender de zaten mevcut itirazının bir prototipini oluşturmaktadır.
Kemal Tahir’in romancılığının anlatım yönüyle ilgili en çarpıcı özelliği de diyaloglara fazlaca önem vermesidir. Romanlarının çok büyük kısmını karakterlerin diyalogları oluşturur. Gerek karakter oluşturma gerekse de olaylara yön verme, kurguyu geliştirme ve temayı aktarmaya yaraması açısından diyaloglarla ilerleyen bir roman elbette daha etkili olmaktadır. Nazım Hikmet, o dönemler Amerikan romancılığında yeni başlayan bir akım olan diyalog yoğunluğuyla yazma yöntemini Kemal Tahir’in hem de bu gelişmeden haberi olmadan kullanmasını oldukça önemli bulmuş, bunu Tahir’in yüksek becerisine bağlamıştır. Ne var ki Kemal Tahir, romanlarına mesafe kat eden bu yöntemi zamanla fazlaca abartmış bazı roman metinlerinin çok önemli bölümleri diyaloglara ayrılmıştır. Üstelik işlevsiz, konu ve bağlamdan kopuk diyaloglar, romana gereksiz yükler olarak yansımış, akıcılığa ve yapıtın bütünlüğüne zarar vermiştir. Orta Anadolu yöresinin konuşma tarzına fazlasıyla aşina olduğu için de gerçekçi bir aktarımla, diyalogları yöre halkının ağzıyla yazmıştır.
*Kemal Tahir’in Asya Tipi Üretim Tarzı, Batılılaşma, Kemalizm ve Din ile ilgili görüşlerine ve çok tartışılan Devlet Ana isimli yapıtını bir sonraki yazıda ele alacağız.
1-2- Turhan Tükel, Beş Romancı Köy Romanı Üzerinde Tartışıyor, Düşün Yayınevi, s. 88
3- Kemal Tahir, Notlar 1, Bağlam Yayınları, s.198
4- Alâattin Karaca, Dragomanlar Ülkesinde Bir Aydın: Kemal Tahir, Kitap Zamanı Dergisi, Sayı 50
5- Mehmet Seyda, Türk Romanı (Açık Oturum Notları), Tekin Yayınevi, s.39
7- Hilmi Yavuz, Edebiyat Okumaları, Timaş Yayınları, s.93
8- İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, Bilgi Yayınevi, s.101
9- Kemal Tahir, Notlar; Sanat-Edebiyat 2, Bağlam Yayınları, s.29
10- Kemal Tahir, Notlar; Sanat-Edebiyat 2, Bağlam Yayınları, s.11
11- Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e Mahpusaneden Mektuplar, İthaki Yayınları, s.63
12- Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Kitabevi, s.193-194

