Sevgili Raşit, Kavga Başlıyor adlı şiir kitabın geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Hayırlı olsun. Diri, canlı, hakikaten bir derdi, kavgası, karakteri olan şiirler... Şiirin nasıl bir kavgası var sence? Sen şiir eşliğinde, şiirin içinden nasıl bir kavga veriyorsun?
Güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim. Öncelikle şunu söylemek isterim ki bu zamana kadar daima olumsuz bir kavram olarak görülen öfke ve kavgayı ben tam aksine olumlu olarak görüyor ve bu şekilde ele alıyorum. Yaşadığımız çağda herkes o kadar “müsamaha”lı ki birilerinin bir şeylere öfke duyması ve kavga vermesi gerektiği kaçınılmaz bir gerçek. Peki bu neyin öfkesi sonucunda doğan bir kavga? Asıl verilmesi gereken cevap da burada: Ben Türk şiirinin köklerinin yalnızca Anadolu ve Orta Asya toprakları ile sınırlı kaldığını düşünmüyorum. Ali Şir Nevaî’den Hoca Ahmed Yesevî’ye, Yunus Emre’den Karacaoğlan’a, Fuzûlî’den Taşlıcalı Yahya’ya, Köroğlu’undan Dadaloğlu’na gelen bir geleneğin köklerinin çok daha eskilerde olması gerekiyor. Bu kök ise Asr-ı Saadet devrinden başka bir yer değil. Yeryüzü İslam ile müşerref olduğundan beri mü’minler müşriklerle bir kavga içinde, o günden beri müşrikler ve münafıklar bizi yeryüzünden silmek istiyor. Bu kavganın da verildiği birçok cephe var. Siyasi, askerî, ekonomik ve edebî… Herkes kendi cephesinde kavgasını edip savaşını veriyor. Burada ise şiire düşen pay oldukça hayati. Allah Rasûlü (a.s.v), devrin en büyük şairlerinden olan Hassan bin Sabit’e (r.a) şöyle buyuruyor: “Ey Hassan, müşriklerin, kâfirlerin yüz karalarını ortaya koy! Cebrâil seninledir. Ashâbımın silâhla harb ettiği gibi sen de dil ile harb et.” İşte Türk şiirinin bu zamana kadar payına düşen mübarek söz tam olarak bu. Türk şairinin bütün poetikasını burada bulabiliyoruz.
Şiirle ilgili bu zamana kadar Şuara suresindeki ayet hep dile getirildi fakat bu ayetin ne demek istediği ve Allah Rasûlü’nün şiirle ilgili buyurduklarına pek bakılmadı. Şuan bununla ilgili bir çalışma içindeyim inşallah kısa süre sonra bir yazı serisi başlayacağım. Şöyle bir şey söylemek gerekirse; bir Müslüman’ın şiirinin ne olması gerektiği Allah Rasûlü tarafından haber verilmiş. Bu zamana kadar yirmiye yakın hadis tespit ettim şiirle ilgili, sanırım biraz daha çıkacak gibi görünüyor. Bunların on beşe yakını şiirle ilgili olumlu sözler, beşi ise olumsuz. Şiirin bütün teknik yönünü bir tarafa koyduğumuzda şaire çizilen sınırın ne olması gerektiğini bu noktada tespit ediyoruz. Benim şiirle vermeye çalıştığım kavga da bundan ibaret.
Elbette bu işin genel çerçevesi. Bu çerçeveyi bugüne getirdiğimizde ortaya aynı zeminde ama farklı unsurları olan bir durum çıkıyor. Zamanın yükünü omuzlarımda hissediyorum, bu bir artı değil benim için, zaten olması gereken bir şey. Ve memnun değilim. Yaşadığım zamandan, mecbur ve maruz bırakıldığım şeylerden, her gün gayri insani şartlarda toplu taşım araçlarında yolculuk yapmaktan, memleketin ahvalinden, ev kiralarından, ev fiyatlarından, domatesin pahalılığından, adaletsizlikten, hile hurdadan memnun değilim ve insani bir kaygı dışında hiçbir kaygı gütmeden bunu dile getirmem gerekiyor. Şiir de işte memnuniyetsizlikten doğuyor. Lafı çok uzatmadan bitirecek olursam İslam olanın aynı zamanda insan olduğunu bilerek ve bu ayrıma gitmeden diyorum ki, şiirde eşref-i mahlûkat olarak yaratılan Hz. İnsan’ın derdinde, kavgasında ve öfkesindeyim. Bu memnuniyetsizliğimle ve söylediklerimle birilerini rahatsız etmek istiyorum. Çevirdikleri oyunlar ve döndürdükleri dolapların farkında olan birileri var ve cephe boş değil bilsinler istiyorum.

