Kahır Gömleği
TEMMUZ Sayı: 11 - Haziran 2017

Güzel bir gün gördümse mübarek ellerinle çattığındır senin

Ben o ellere lime lime bir kahır gömleği bıraktım. Bağışla.”

Ali Emre

Size ispatlayacağım bazı şeyler var. Ben anlatayım da ister inanın ister inanmayın. Komşumuz Mürsel Bey, karısı Macide hanım’ı öldürdü. Hayır hayır uydurmuyorum. Annem diyor ki sus aman ha kimseye söyleme, bir de gerçek sanırlar, polisler seni götürür görürsün ondan sonra. Fakat annem nereden bilecek ki o sadece gözleriyle bakıyor etrafa. Ben biliyorum işte, inanın biliyorum, ispatlayacağım.

Ilık bir bahar sabahı değildi. Mart’ın ayazında üç katlı, bahçesi güzel olmayan evimizin önüne ambulans gelince pencereye yapıştık kardeşimle. Ben hastaydım dışarı çıkıp bakamadım ama pencereyi açıp bakma gayretine düştüm. Keskin bir soğuk akmakta olan burnumu kızartırken gözlerim sedyeye konmuş Macide teyzeyi seçiverdi. Sancı dolu çığlıkları kulaklarımıza doldu, sedyedeki kıvranışı gözlerimize. Sonra birden kalabalıklaştı etrafı. Kadıncağızın sesi bu kalabalığın gürültüsünü böldü, göçmen kuşları yurdundan etti: “Bağırma bana!”

Macide Teyzenin sesini son kez işte böyle duydum. Ölmeden önceki son sözü “Bağırma bana!” olan bir maktulu kocasından başka kim öldürmüş olabilir? Ne yani bu yeterli bir delil değil mi?

Macide hanıma bunca yıldır hayatı zehir etmiş. Ona her kızdığında “Ben seni almayacaktım, kim doladıysa seni başıma Allah onu bin türlü etsin.” deyip kükrermiş kadıncağıza. “Yine de kızmayın evladım ona.” derdi anneme Macide Teyze, sesi hafiften titrek, “Yazgımı ben yazmadım. İyi ki de ben yazmadım ya bundan beteri olaydı nolurdu halimiz!”

Bir insan yalnız silahla öldürülmez, böyle de öldürülür. Gün gün birinin yaşamını kemirerek de öldürebilirsiniz onu. Bunu küçük bir çocuğun uydurması olarak görüyorsunuz ya teessüf ederim. Size sunabileceğim başkaca bir delilim yok. En kuvvetli delilim kalbimdir.

***

Aynaya baktı. Aynada kendini görmeden evvel aynanın pisliğine çarptı bakışları. Midesi bulanmadı. Kendi pisliğinden tiksinmezmiş insan. Gözleri yılların iz bıraktığı buruşmuş yüzünde dolaştı bir müddet. Sigara içmekten sararmış bıyıklarına, gözlerinin altındaki mor torbalara, alnındaki gamsız çizgilere… Başını lavaboya eğdi sonra. Lavaboda birikmiş siyahlı beyazlı tıraş edilmiş kıllar evin hanımının hayli zamandır banyoyu temizlemediğini gösteriyordu. Eline aldığı tarak üzerindeki kısa saç telleri de aynı şeyin ibaresiydi. Evin hanımı ya hastaydı, ya temizliğe önem vermiyordu ya da ölmüştü ki bunca pislik banyoda uzun müddet kalsın. Tarağı önce seyrek telli hafif kel başına sürdü, sonra sararmış bıyıklarına aynı şeyi yapınca günlük bakımını sürdürdü. Sahi neredeydi evin hanımı?

“Öldü.” dedi aynanın içindeki adam aynanın dışındaki adama. “Öldürdün.” dedi.

“Ben yapmadım. Doktoru duymadın mı? Çok ilaç içmekten ciğerleri iflas etmiş. Benim suçum mu?”

“Peki, neden çok ilaç içti be adam? Deli ettin kadını, cefakâr ettin, hor gördün, ezdin, kadının hasta olmaktan başka çaresi kalmamıştı demek ki acısını göstermek için. Hıh, Hastayım dedi inanmadın ki, üstelik hırpaladın, patakladın yaşı kırkı geçtiğinde bile. Şimdi de ben bir şey yapmadım diyorsun. Yürü yıkıl karşımdan pis bıyıklı.”

“Sen yıkıl ulan karşımdan!” demesiyle aynaya yumruk atması bir oldu. Kimsesizliğine bir de bu aynayı ekledi. Çocuklarını da böyle böyle kovmuştu evinden. Onu kim suçlasa şiddetle bertaraf ediyor, evinde bile barındırmıyordu. Cam kırıklarının etrafa saçılması, damarlarındaki kanın lavaboya damlaması, kaşlarının acıyla çatılması aynı zamana tekabül etti. Çeşmeyi diğer eliyle kıvırıp kanayan elini suyun altına tutması da bundan birkaç saniye sonra oldu. Üzerindeki pislikten mikrop kapabileceği muhtemel banyo havlusunu eline alelade sardı.

Başı döner gibi olunca banyoyu terk edip kendini kanepeye atıverdi. Eline sardığı havluya baktı uzun uzun. Havlunun kenarındaki işlemeyi kana bulamıştı. Tıpkı karısının hayatını kine, nefrete buladığı gibi… El emeği, yürek nuru işlemeli havlu karısının çeyizinden kalmıştı. Bunca sene nasıl sağ kalmış bu havlu? Kaç sene sağ kalmışsa o kadar geriye götürdü hafızasını. Bu çeyizin hazırlanışındaki tatlı heyecana değil, o düğün gecesine. Hani ona alacakları kızı göstereceklerdi ya amcaoğlunun düğününde, hah işte o gece. Düğün meydanında gizlemişlerdi onu, “Ayağa kalkıp oynayacak kırmızı yazmalı kıza iyi bak, sana onu alacağız!” dediklerinde yüreğinden garip sesler duymuştu. Nitekim ayağa kalkıp oynayan huri misal kızı görünce bu seslerin şiddeti arttı da arttı. “Tamam” dedi. “Bu kız bana yar, anama gelin olur.” Kendi düğünü gelip çatana kadar adet gereği kızı bir daha hiç görmedi. Fakat kaç kez rüyasında misafir etti. “Suya gider allı gelin, has gelin..” diye türküler tutturdu durdu. Düğün gecesine kadar yüreğindeki garip ses şiddetini korudu, ta ki gelinin yüzünü açana kadar. Duvağı kaldırır kaldırmaz odadan hışımla çıkıp bağırmaya başladı. “Bu gelin değil bağa dediğiniz ey zalımlar siz ne ettiiiz !” Büyükleri zar zor sakinleştirdiler onu. Kimisi ona kızdı: “Yağnış gördüysen bizim suçumuz mu yeğenim, kıyılan bir nikâh var, ışığı gapatınca çirkin güzel bir olur, de git karının yanına!” Ne çare… Bunlara kulaklarını şahit eden gelin Macide’nin yazgısı o gün meydana çıkıvermişti. Eloğlunun kendini istemediği ilk geceden belli olmuştu fakat nasıl dönsündü baba evine. Köyün batasıca adetlerince böyleydi, dönülmezdi eve. Çaresiz yeni evine çeyizini açıp döşedi. İşlemeli havlularını, rengârenk yazmalarını, kendi gözünün nuru kanaviçelerini bir bir çeyiz sandığından dışarı çıkarırken kocası evin içinde yanık türküler söyledi. “Çirkin ile bal yenmez, güzeline taş taşı oy…” Gözlerine üşüşen damlaları yazmasına silerken karşısındaki dolabın aynasına ilişti gözleri. Tazecik yüzünün çirkinliğine mi baktı, yazgısının gözlerine iliştirdiği damlalara mı? Arkasında kocasının tiksinerek bakan yüzüne değdi gözleri. Kocasının gözleri de onun damlalarına değdi.

İhtiyar adam halıdaki kan damlalarına baktı. Cam kırıklarının çizikler attığı elinin kanaması hala dinmemişti. Halıya düşen her damla kan karısının gözlerinden akıttığı gözyaşlarına kefaret olsundu. Olur muydu? Tüm bedenindeki kanlar toplanıp akıverse hep birden, yine de ödeyemezdi bunca kahrın kefaretini. “Boşuna pişman olmuş numarası yapma, senin suçun yok ki pişman olasın. Akma o yüzden, ödeyeceğin bir kefaret yok.” dedi kanıyla konuşur gibi. Kanı cevap vermedi, akmaktan mecali kesilmişti.

Kanından cevap alamayan ihtiyar kanepeden kalktı ve evi dolanmaya başladı. Ayağına takılan ıvır zıvırları ite ite yatak odasına yürüdü. Yatağıyla konuşmak istedi. “Sen de mi beni suçlayacaksın ha? Şahit değil miydin, hep nefret etmedim ondan, bazı geceler sevdim, zorunda kaldım belki… Ama onu ben öldürmedim.” Yatağı o kadar perişan haldeydi ki ona cevap vermedi. Konuşmak istemedi onunla çoğu defa olduğu gibi. İhtiyar adam gözlerini odada gezdirdi, ona cevap verebilecek nefes alan bir varlık yoktu artık etrafında. Yalnızlığa terk edilmemişti hayır, kendisi yalnız kalmak için elinden ne geldiyse yapmıştı. Kırdı döktü etrafındaki tüm yürekleri. Sonra da böyle cansızların dostluğuna muhtaç oldu. Onlarla hemhal olmaya, konuşmaya başladı. Fakat onlara bile sık sık küser oldu. Kim ona karşı gelse cezasını bulurdu, ya çöpe giderdi, ya dağılır, ya kırılırdı.

Karısının ölümünden sonraki her gün bin bir azapla geçti. Önce etrafındaki herkes onu suçlamaya, sonra da onu terk etmeye başladı. Merhumun mirasına konarak aldığı ev kendini boğmaya başladı yavaş yavaş. İhtiyarın her zerresi bir intikam peşindeydi, etrafındaki herkes ve her şey gibi. Ölmeden önceki son sözü “Bağırma bana!” olan bir kadının intikamı kolay alınmazdı elbette.

Adamın karısına neler yaptığından, ne acılar çektirdiğinden, onu nasıl kahrettiğinden bahsetmeye lüzum yoktur. Zira bir erkek bir kadını sevmeyerek ona bütün zulümleri reva görebilirdi, haksızca. O da böyle yapmıştı. Karısının hastalığını bile görmezden gelerek, onun her öksürüşüne kulak tıkayarak, en ufak bir kelimesine bağırışıyla karşılık vererek ve daha nice zulümler… Bunları aklına getiren her şeyden kaçmaya çalışan ihtiyar, evini tarumar etti. Geçen zaman onu daha çok deşti. Aklına hep o düğün gecesi geldi. Ayağa kalkıp salına salına oynayan bir huri neredeydi, kendine uygun buldukları sevmediği, sevemeyeceği Macide hanım neredeydi? Sevdiğinin kavuşulamadıkça artan değerinin yanında Macide hanımın ezginliği…

Kendini tokatlamaya başladı ihtiyar. Düşündükçe çıldırmaya, çıldırdıkça zaten az kalan saçlarını yolmaya, evin içinde nidalar atmaya başladı:

“Ben öldürmedim! Heeey duyuyor musunuz, ben yapmadım, kendisi öldü.”

“Sen öldürdün!”

“Sevmiyordum, sevemedim. Sevdiğim o değildi. Sevdam başkaydı benim.”

İhtiyar, kaç gün kaç gece evin içinde divane gibi dolandı. Ne yedi ne içti, pejmürde bir halde çoğu zaman bilincini yitirerek kendisiyle savaştı. Eve gelen olmayınca giden kendisi oldu. Üzerine eski paltosunu alıp çıkmaya hazırlanırken evin anahtarını cebine koydu. Koymasıyla anahtarın yere düşmesi bir oldu. Cebini yoklayınca parmakları koca bir delik buldu. Yere düşen anahtarı ayağıyla itiverdi. Almadı. Eve bir daha gelmemek üzere kapıyı çekti.

Ah Macide şu cebi dikip öyle gitseydin bari!”

***

Bahçede kardeşimle oynarken Mürsel Bey’in çıktığını gördük. O bizi görmedi. Elleriyle kel başını hızlı hızlı sıvazlıyordu. Uzun zamandır görmemiştik onu. Ne kadar zayıflamıştı. Halinin perişanlığı bizi korkutmuştu. Fakat o kendi kendine konuşarak bahçe kapısına doğru ilerliyordu. Sesi bazen alçalıyor bazen yükseliyordu. Kardeşim korkuyla kollarıma asıldı. Ona duyurmayarak fısıldadı:

“Ne diyor?” dedi. “Ben öldürdüm diyor.” dedim.

Bir daha hiç görmedik Mürsel Beyi.

İnsan yalnızca silahla öldürülmez. Gün gün yaşamınız kemirilerek de öldürülebilirsiniz, kendiniz tarafından.

Eminenur İskender Arşivi
11 Sayı: 11 - Haziran 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler