Taş olsa çatlar. Lakin dedem sızdırmaz dışına testisinden. Ne ettiysem söyletemedim. Demedi derdini bana. Dertliyken konuşmalı değil mi insan? Dili ne vakit çözülür ki başka?
O malum günde yüzüne öyle bir hüzün işlenir ki seller akacak sanırsınız. Çocuk aklımla nelere yordumsa sonu boş çıktı ama konuşmadı dedem. Demedi kederini.
Eylülün on yedisinin her sene-i devriyesindeki hâli katmerledi merakımı. Kahvaltıya takım elbiseyle inişi, dut yemiş bülbül suskunluğu, gözlerine inen yağmurlar, çocuk mahzunluğu, hadisenin trajikliği konusunda ipuçları vermiyor değildi. Sonra abdest tazeleyip eline Kuran-ı Kerimi alışı ve kuruluşu divana. Renginin gittikçe tuhaflaşması. Zaman zaman asabiyeti, huysuzluğu beni korkutuyordu. Dedemin benimle oynamadığı, beni sevindirmediği tek gün bugündü. Anneannem sağ idi ve ben bu hallerini sevdiği bir dostun yasını tutmasına bağlayabildim ancak. Aile fertleri de anlaşmış gibi ser verip sır vermiyor, karışma dedene deyip duruyorlardı. Belki bir ipucu yakalarım diye akşam haberlerine dikkat kesildiğimde Adnan Menderes’in idam edilişiyle ilgili bir şeyler anlatıyordu spiker.
Geçtiğimiz yaz bir akraba ziyaretine gitmiştik cümbür cemaat. Konu dönüp dolaşıp siyasete gelince muhabbet alevlenmiş olacak ki erkeklerin oturdukları odadan sesler yükselmeye başlamıştı. Ben de koşup bakınca dedemin üniversitede okuyan büyük kuzenim Orhan’ı payladığını gördüm. Babam bir yandan dedemi sakinleştirmeye çalışıyor ama başaramıyordu. Bir ara Dedemin “ölüsüne sahip çıkamadık bari hatırasına saygı gösterelim” dediğini hatırlar gibiyim. O günün gecesi rahatsızlandı Dedem. Gözlerini hastanede açtı.
Onu öylece makineye bağlı görmek kalbimi titretti. Yanına varınca “ Sen sen ol evlat, ceddine, atana sahip çık! Tercihlerin vicdanını yaralarsa bir ömür kanar durur. Toparlayamazsın sonra. İmkân gelirse korkarak hareket etme. Pişmanlık nice yiğide uyku uyutmaz evlat. Ama o imkân yok mu o imkân?”
Ne demek istediğini anlayamamıştım Dedemin. Ama yine de “tamam dedeciğim, kulağıma küpe ederim sözlerini, sen iyi ol yeter ki” dedim.
Eve döner dönmez başköşede hazırdı istirahat edeceği yer. Babamdan kitab-ı mukaddesi istedi. Okudu ha okudu. Dualar etti aflar diledi. Yine de demedi bana bir şey. Sorunca da “elemin zikri yine elemdir evlat” deyip sustu. Suskunluğu kadim bir ilahi gibiydi dedemin. Ulvi bir ibadet gibi.
Geriye dönüp bakıyorum da dedemle aramızdaki bağ beni hep besleyen, çoğaltan bir şey oldu. Bir hayatın sona doğru akan doğasındaki dinginlikle o kaynaktan beslenen bir pınarın birleşimindeki güzellik gibiydi dostluğumuz. Kadim bir bilginin taze bir dimağda şekil değiştirmesiydi halimiz. Şükürlerime vesiledir dedem.
Belki de aynanın sırrı dökülse kendimi dedemin suretinde görebilirim. Lakin ben daha dedemin sırrını çözebilmiş değildim. Ta ki o güne kadar. Temmuz sıcağının bunalttığı 15’i gecesine kadar.
Babam telefon edene kadar sıradan bir gündü bizim için. Olayın vahametini televizyonu açınca anladık. TRT spikerinin yüzündeki mat ifade bizim de yüzlerimize işlemişti. 90 kuşağının bir ferdi olarak benim için “darbe” lafzı ancak bir belgeselin içinde geçebilirdi. Böyle bir kalkışmanın olabileceğine ihtimal bile vermiyordum. Bu ancak bir televizyon şakası olabilirdi. Oysa tankların soğukluğu kadar gerçek, mermileri kadar kıyıcı ve ölüm kadar gerçekti yaşananlar.
Annem tek kelimeyle şoktaydı. Dedem ayağa fırladı. Kendini öyle sıkıyordu ki ellerinin titremesi bile uzaktan fark edilebilirdi. Ve iskeleti genç bir delikanlıyı aratmayacak kadar dik, bakışları da keskindi. O her zaman ki tok sesiyle “ gelin, benim şu 7.65’lik pistoleti çıkar sandıktan çabuk” derken vakur bir kumandan edası vardı. Yine bir haller olmuştu dedeme. Sanki zamanı geriye sarmış ve o çok istediği ana geri dönmüş gibi heyecanlıydı. Yıllardır bu anı bekliyormuşçasına emindi kendinden.
Bir yandan yaşadığımız şoku atlatmaya çalışırken öte yandan da dedemin hallerini çözmeye çalışıyordum. Ve dedem yine bir kumandan edasıyla “gelinim sen Asya ile evde kal, kapıyı da arkamızdan güzelce kitle. Aslanlarım siz de hazırlanın çabuk, çıkıyoruz. Amcana da haber edin insin aşağı hemen meydanda buluşalım.”
“nereye çıkıyoruz dede, çıkıp ne yapacağız? Baksana köprüyü de kapatmışlar, her yerde tanklar cirit atıyor” deyince suratı asıldı dedemin ve şöyle dedi. “ Vakit durmak vakti değildir evlat! Adnan Menderes’i asacaklar. Sahip çıkmazsak kıyacaklar, sesimizi çıkarmazsak öldürecekler başvekili. Korkaklık zamanı değildir evlat! “
Dedem o kadar emindi ki kendinden nerdeyse kendimi sorguya çekecektim lakin kafam allak bullaktı. Adnan Menderes öldüreli çok olmuştu. Ne kurtarması ne vekili diyecektim ama paylar diye korkup peşine takıldım çaresiz.
Meydanın kalabalıklığını görünce şaşırdım. Dedemin sevinçten bir ağlamadığı kaldı. Elimizde bayraklar kalabalık bir ordu gibi Kısıklı’ya doğru ilerliyorduk.
Saatler gece yarısına yaklaşıyordu. Gök lacivert bir şarkı gibi parlıyordu. Yıldızlar şahitlik ediyordu geceye. Temmuz sıcağının çekilmezliğine istikbalimize sahip çıkmanın şevki ekleniyordu. Neler olduğunu ne yaptığımızı anlamaya başlamıştım. Dualar ede ede yürüyorduk. Tanklarla aramızdaki mesafe azalınca dedem öne fırladı.
İşte o an bir dağın doğrulup yürüdüğüdür.
O sıra sela sesleri doldurdu kuşların vatanını.
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasullallah! …
Tüylerim diken diken olmuştu. Ağlıyordum adam akıllı. Ağlıyorduk. Gönlümüz melullenmişti. Tanklara kafa tutuyorduk ama ilginç bir şekilde kalplerimizde korku değil ferahlık filizleniyordu.
Dedemin sırrı da aşikâr oldu o zaman bana. Yıllar evvelki pişmanlığının altında ezilip durmuştu dedem. Günah çıkarıyordu bir bakıma. Başvekilinden af diliyordu. Zamanın zembereğini geri alıp o ana dönmek ve korkaklar gibi izlemek yerine başvekil için sokaklara dökülmeyi kuruyordu kafasında. Rüyalarını süsleyen bu sahne için yaşıyordu. Ve imkân ayağına gelmişti dedemin.
Demirden canavarlar üstümüze gelirken biz koca yürekliler dimdik duruyorduk iblisin karşısında. Arz Hakkın huzuru idi ve biz hakikatin askerleri olarak adalet için, hak için oradaydık.
Dedem gür sesiyle fil suresini okuyordu. Avazı çıktığı kadar “ebabil” diye bağırdığını duyuyordum. Vecd halinde tankın önünde tek başına kalmıştı. Bu haliyle gözümde büyüdü ha büyüdü dedem.
“Ne yapıyorsun dede? Gel “diye diye seslendiğimde “imanlı bir göğse karşı koyacak tank icat edilmemiştir evlat" diye karşılık verdi. Yüzündeki mutluluğu, huzuru görmeliydiniz. Dedem kör kuyularda merdivensizken sarılacak ipi bulmuştu.
O gece inanılmaz şeyleri yazdı melekler. Sokaklar tıka basa doldu. Yeniden millet olduğumuz gecenin şahitleriydik. Kalbimizi söktükleri yerine taktık yeniden. Bir başka atıyor şimdi. Bambaşka…

