İnsanlar bir şey arıyordu. Gülen suratlarda. İnsanlar bir şey arıyordu sürekli. Telaşlı bir arayış değil. Asık suratlı ve bön bir arayış üstelik. Ötekinin giydiği yeni elbisede berikinin gittiği lokantada, sürülen rujda, makyajda, topuklu ayakkabının tıkırtısında, içleri dışarı kıvrılmış dudaklarda, yanlarına iliştirilmiş dostluklarda bir şey arıyordu insanlar. Kaybetmişcesine değil ama kaybolmuşçasına.
Gösterişli ve romantik akşam yemeklerinde, süprizlerde, partilerde, en ilginç en deli hareketlerde, sağa soğa çivilenmiş bakışlarda, kendinde olmayıp başkasına gösterilen her şeyde bir şey arıyordu insanlar. Ağız dolusu ve renksiz kahkahalarda, sevgililerin aldığı çiçeklerde, pırlanta yüzüklerin karatlarında, bakışlarda, tek bakışla çıkardıkları etiketlerde, pörsümüş zihinlerdeki yapışkan sınıflamalarda bir şey arıyorlardı. Aradıklarını bilmeden üstelik. Bulamıyordu insanlar. Çatlıyorlardı. Kalpleri karıncalanıyordu. En güzel villalarda bulamıyor, en şuh elbiselerde daralıyor, oraya bakıyor, buraya bakıyor, yeryüzüne sığamıyor, toprakları tırmalayarak saatlerce ağlayası geliyordu insanların. Salyaları burnundan ağzına inmiş, bilmem kaç milyonluk elbisesi kirlenmiş, muhteşem makyajı akmış ve insanların ne kötü ne bencil ne kıskanç olduklarını haykırarak saatlerce ve çocuklar gibi zırlamak istiyordu insanlar. Ama zırlayamazlardı. Çünkü bu kelime yüksek kimliklerine yakışan bir kelime değildi. Ki en fazla ağlama krizine girer, psikolojisi bozulur, depresyondan çıkamazdı narin ruhları.
İnsanlar bir şey arıyorlardı özünü çoktan kaybetmiş gözyaşlarında. Bir şey arıyorlardı. Rahatsızdılar. Olmuyordu. Bir şey eksikti. Neydi? Hayır, eksik olamazdı. Onların her şeyleri tamdı. O zaman bu da neyin nesiydi? Girilen depresyonlarda, gidilen psikologlarda bir şey arıyorlardı. Her şeye iyi yanından bakmayı, sabahları kendilerine iltifat etmeyi, insanlara gülümsemeyi, evrene pozitif enerji yaymayı öğreniyorlardı sonra. Ve kol kola girerek mutlu mutlu – bir elbiseden farksız satın alınmış arkadaşlarla- en dibinden yaşayarak hayatı, dibine kadar kahkaha dibine kadar aşk dibine kadar çılgınlık hayatın tadını çıkarıyorlardı. İnsanlar hayatın tadını arıyorlardı. Bir kere geldikleri dünyada doya doya hayatın tadını arıyorlar, arıyorlar, arıyorlardı.
Buldukları yetmiyordu insanlara hiçbir zaman. Buldukları hep eksikti. Kendi isimlerinin yanında anılır bir şey değildi. “Öteki”ninki hep daha güzeldi. Onun gibi olmalılardı. İnsanlar hep bilinmez “o” nun peşinden koşuyorlardı. Kendi varlığını hissederek değil üstelik kendinden koparak. Kendinden koparken feryat ediyordu “kendileri”. Uzaklardan bir sızı bir vızıltı geliyordu. Ama durup dinleyecek vakit yoktu. Ötekinin mutluluğu kaçıyordu. Ötekini geçecek başarı listeleri kayboluyor, ayaklarına bir daha gelmeyecek fırsatlar elden gidiyordu. Kendi gürültülerinde boğularak ve hızlarından ördüğü duvarlarla insanlar… İnsanlar…
Bir susuzluktan çatlayan ruhlara serpilmiş tuzlu su yağmuru. Bir dipsiz arayış. Arayışlarındaki ihtiras bulduklarına da yansıyordu insanların. Deli gibi buluyorlardı aradıkları ne varsa, istila ediyorlardı. Sıraya giriyorlar, itekliyorlar, ayaklarına basıyor, önündekine sımsıkı sarılarak tek bir et kütlesi gibi hep birlikte sağa sola savrularak hedeflerine ulaşmayı başarıyorlardı. İnsanlar buluyorlardı. İnsanlar bulduklarıyla övünmede yarışa giriyorlardı. Çok mutlulardı. Hep mutlulardı. Mutluluktan ölüyordu insanlar.Bir kalbi çatlatırcasına.
Kahkaha yiyordu insanlar. Asık suratlı kahkahalar. Ne vardı yani? Mutlu olduklarını ispatlama çabasında ve birkaç dokunuşla kusurlarını kapatmada. İnsanlar kusursuzdu. İnsanlar mükemmeldi. İnsanlar bir şey arıyorlardı sürekli aşağı inen ekranlarda. Bir şey arıyorlardı. Ama insanların bir şeye ihtiyaçları yoktu. Onlar mutluydu. Mükemmeldi. Her şeyleri tamamdı. Bir de pırıltısını kopardıkları musmutlu gülümseyiş de geldi mi tamamdı. İnsanlar göstermeliydi. Çünkü mutluydu. Ben mutluydu. Diğerinden daha çok ben. Benden de çok ben. Mutluydu ben.

