İçimdeki Sesin Öyküsü
TEMMUZ Sayı: 11 - Haziran 2017

Sulu parkın girişindeki bankta burnunu ovuyordu. Koca çınarın dallarında kuşlar cıvıldaşıyor, arabalar caddeden hızla geçiyor, çocuklar salıncaklarda kahkaha ile sallanıyordu. Adam, parmaklarıyla diğer parmaklarını, iki elinin işaret parmaklarıyla burnunun sırtını kaşıyordu. Kaşınan insan her zaman ilgimi çekmiştir. Otuz yıl bacağımı kaşımış, bir yaşlı teyzenin ısırgan otu tedavisi ile kurtulmuştum.

Kafasında, kirden rengini yitirmiş şapka; sırtında markasız yırtık ve kirli bir ceket; aşağısında boru paça pantolon ve derisi yırtılmış, ayağından hemen düşecekmiş gibi duran bir ayakkabı… Bankta, hemen kalkacakmış gibi oturuyor, etrafına bakınmıyor, parmakları burnunda, gözleri ayakkabısının ucundaydı.

Tezimin son düzeltmelerini yapıyordum. İş yerinde bile tezin bölümlerini okuyordum. Nöbet devirlerinde işleri arkadaşa bırakıyor, özürler üstüne özürler dileyerek kafamı kaşıyarak çıkıyordum. Evde, çarşıda, camide, kıraathanede kafamı kaşımaktan kendimi alamıyordum.

O gün müdürle, arkadaşımın annesinin taziyesine gitmiştik. O adam, taziye evinin tam karşısındaki sulu parkın girişindeydi. Suriyeli, Afganlı, Somalili çocuklar tek millet olmuş kaydırakta kayıyorlar; kumda koşturuyorlar; anneleri banklara toplanmış mülteci cümleler kuruyorlardı. Memleketin her köşesinde bu manzara yaşanıyordu. Devran dönüyor, kimine gülüyor, kimine surat asıyordu.

Arkadaşımın ağabeyleri, kardeşleri görev yaptıkları şehirlerden kalkıp gelmişlerdi yas evine. Anneleri bir ay komada yattıktan sonra ruhunu teslim etmiş, dünyasını değişmişti. Bir gün ben de şu kötü dünyamı değişecek miyim diye düşünüyordum. Elbette değişecektim dünyamı ama benim beklediğim şu günlerin değişmesiydi. Şehirde herkes halinden memnun da bir ben müştekiydim. Oysa büyükşehir belediye başkanı bile halinden memnun değildi. O zaman benim kendime şikayetim hor görülecek cinsten değildi.

Müdür hiç gülmezdi. Taziyede gülmenin ne işi vardı. Taziye evine gelenler aşir okuyup baş sağlığı diledikten sonra gidiyordu ama bizim müdür Karadeniz’de gemileri batmış bir patron gibi soğuk, düşünceli oturuyordu. Ben de yanında kaygılı, iki ayağım ve iki elimle oynayarak, kafamı kaşıma isteği ile yanıp tutuşarak, bir yabancılıkla otuyordum. O, yanındakilerle sohbet ediyor ben sulu parktaki adamın burnundaki parmakları izliyordum. İçerde ölümün sıkleti, dışarıda parkın neşesi yan yana akıyordu. Çocuklar hayat, banklarda oturan beli bükülmüşler ölümdü. Hayat ve ölüm yan yana değil miydi her an? Her an biri ölüyor biri doğuyordu. Ama şuradaki adam bunların farkında mıydı acaba? parmaklarından başka dünyası yoktu sanki.

Parmaklar hayatımızın en ilgi çekici takılarıydı. Ben de boş kaldığımda kafamı kaşıyordum. Derimi kazıyor, kanatıyor, kanatıyor, kanatıyordum. Kaşımaktan öyle zevk alıyordum ki kaşıya kaşıya kafamı delik deşik etmiştim. Hanım bir yandan, kayınvalide bir yandan, çocuklar bir yandan, akraba taallukat diğer yandan yükleniyorlardı bana, yapma diyorlardı. Kafamı kucaklarına yatırıp kontrol ediyorlardı. Hanım, karışımlar hazırlıyor, banyoda ilaç sürmedik saç telimi bırakmıyordu. Günlerce sürüyor, ne yaptılarsa fayda etmiyor, ben kaşınmaya devam ediyordum. Bir doktora görünmem için aylarca ısrar ettiler. Gitmedim. Kaşınmak hoşuma gidiyordu. Sağ ve sol işaret parmağımın hafif uzamış tırnağıyla kafamı kazıyordum. Öykü mü, şiir mi, roman mı, makale mi? Ne çıkarsa bahtıma diyordum, çıkmıyordu. Doktora tezimin nüsha dökümünü çıkarıyor, son düzeltmeleri yapıyor, beynimi kanırta kanırta tezi bitirmeye çalışıyordum. Benim halim ortada idi. Tez yazan adam her an sıkıntıdadır da şu parktaki adamın neyi vardı acaba? Anası bunu doğururken ölmüş, çocuk halasının yanında, eniştenin dayağıyla mı büyümüştü? Yoksa babası daha doğmadan kendini terk etmiş, anası da yetiştirme yurduna vermiş, orada yeterince temizlenmediği için bu kaşıntı hastalığına mı tutulmuştu? Ya da evli barklı, bir aile düzeni içinde çalışıp mutlu mesut hayat sürerken bir gün sebepsizce bir iftira sonucu işinden atılmış, bu durumu gururuna yediremeyip derin düşüncelere dalarak kafayı mı sıyırmıştı? Adamda bir hal vardı ama sebebini anlamaya çalışmak, hali anlamaya çalışmak, beni daha derin düşüncelere sokuyor ama bir sonuca götürmüyordu. O, kaşındıkça elim başıma gidiyordu. O, çocuklarının açlığını, yoksulluğunu düşünerek kaşındıkça ben tezin dipnotlarını, kaynakçalarını, kılavuza göre düzenlenecek yerleri hatırlayarak sıkıntıya giriyor, parmaklarımı kafamda gezdiriyor, kanata kanata kaşınıyordum. Bir zamanlar bacaklarımı kaşıdığım gibi.

Tez bitince dert biter sandı eşim, ben de öyle sanıyordum ama ben kafamı parmaklamayı seviyordum. Sulu parktaki adamla kendimi aynı ülkenin kaşınanları safında görüyor, onunla aramda bir bağ kuruyordum. Bir yandan da müdürün aşir okumasını bekliyordum. Belki de müdür benim aşir okumamı bekliyordu. Kaşınma zevkinden taziye yerinde olduğumu, şehrin önemli şahsiyetleriyle oturduğumu unutmuş kaşınmanın keyfini sürüyor, karşımdaki adamın burnunu kaşımayı ne zaman bırakacağını düşünüyordum. Adam, öyle tatlı, öyle keyifli kaşınıyordu ki onu izlemek bile bana muhteşem zevk veriyordu. Tıpçılar bu durumumu görseler hemen bir ad koyarlar: Hearnoosse septomu deyiverirlerdi. Kafasını, burnunu kaşımaktan zevk alanların psikolojik bozukluğunun getirdiği psişik septomları… Oysa ben hasta değildim, sadece kafamı kaşımaktan zevk alıyordum ve kaşınan insanları gördükçe de keyifleniyordum.

Yeni doğan bebeğimi görmek için sabırsızlanıyor, okuduğum kitabın son sayfalarını da bitirip ihtar almadan, ceza yemeden kütüphaneye teslim etmeyi düşünüyordum ama müdür çocukluk arkadaşı ile sohbeti bitirmiyor daha da ilerletiyordu. Bir ara sohbet durdu; aşir okuyacakmış gibi bir hal aldı ama o anda içeriye belediye başkanı girdi. Başkanın yardımcısı hafızmış. Yasin-i şerif’i baştan sona okudu. Tenzilel azizil… derken vadribe geldiğinde karşıdaki adam burnuyla parmaklarını ovalamaya başladı. Sanki parmakları burnundaydı ve onlarla elini kaşıyordu. İşte o anda kafamı kaşıma, saç diplerimi kazıma isteği beni çıldırtıyordu. Belediye başkanı karşımda başını eğmiş benim gibi Yasin’in sonunu bekliyordu. Neden sonra hafız, sadakallahul azim deyiverdi. Fatiha’yı sulu parktaki de duymuş olacak ki ellerini açtı, okudu, yüzüne sürdü. Sürdü derken yanlış anlatmayayım, sadece burnuna sürdü. Gökyüzü yarım yamalak bulutlarla bir kapanıyor bir açılıyordu. Kümülüs bulutlar sanki yukarıda kovalamaca oynuyordu. Çınar ağacının dallarının arasında yuva yapan kuşların cıvıltıları ile parktaki çocukların neşeleri göğe uzuyor, yağmur damlacıklarına ulaşıyordu. Adamın parmakları benim kafama ulaşıyor, saç tellerimin dibinde gezindikçe gözlerimi kapıyor, rahatlıyor, kendime geliyordum.

Bu adamın derdi burnuyla desem, bizim burnumuzdan farkı yok. Elleriyle desem, belki mühendis eli değil ama benimki gibi gabgablı, normal bir adamın eli. Parmak boğumları şiş şiş. Ayası kırmızı, kalın bileği kazma sapı. Bu adamın bir derdi var ama ne ola ki! Bir insan sürekli burnuyla oynar mı yahu! Ben kafamı kaşıyorsam o da burnunu kaşıyabilir. Ne var bunda. Sizin normal gördüğünüzle bizim normal gördüğümüz farklı; bu var. Bu adamla ben bir yanda siz de bir yandasınız.

Bu kadar keskin mi diyeceksiniz şimdi. Evet bu kadar keskin. Siz bir yanda biz bir yanda. Çünkü kaşınma kadar en tabii hakkımızı elimizden almaya çalışıyorsunuz. Şurada azıcık kaşınmamızı çok görüyorsunuz.

Belediye başkanı gitti. Ardından il başkanı geldi. İlçe başkanları, yardımcıları doluştu taziye evine. Ekibinden birisi veşşemsu vedduhayı okudu. Kısa sürdü. Kabe imamlarının okuduğu Arap makamı ile elini kulağına atarak, nefesini nefesine katarak, bir eliyle de mikrofonu tutarak… Öyle yüksek sesle okudu ki parktaki kuşları bile havalandırdı. Parmaklarını burnundan indirmeyen adamın âdemelması indi kalktı. Çocuklar bir an oyunu durdurdu, birleşmiş milletlerin mülteci toplantısına gelmişler gibi her biri bir milletten olan kadınlar konuşmayı bıraktı.

Eller yüzlere sürüldükten sonra sulu parkın sahibi gibi oturan adam yerinden yavaşça kalktı, içeri geldi. Bir akrabasıymışım gibi, eski bir dostuymuşum gibi karşıma dikeldi, yüzüne tatlı bir tebessüm kondurdu, iki elini teyelleyip uzattı. Tebessümüne karşılık verdim, iki elimi de aynı biçimde uzattım. Pamuk gibi yumuşacık bir şey elime değdi. Hemen çekiverir sanıyordum ama halinden memnun, musafahayı uzattı. Bir inşaat işçisinin eli gibi kaba, biçimsiz el yoktu da kalem tutan narin mühendis parmakları vardı. Gözleri kafamdaydı. Ben de adamın burnundan ayıramıyordum bakışlarımı. İçimden bir ses adamın öyküsünü okuyordu kulağıma.

- Sen de mi tez yazıyorsun, dedim.

- Ben yazı yazamam abi.

İnsan hayal kurar ve onun üstüne de hayatını bina eder. Bu adamla ilgili düşüncelerimde fena yanılmıştım. Şu tebessüm, şu yakınlık, şu samimiyet, yumuşacık eller ve ışıl ışıl bakışlar… Aman Yarabbi! Hele de o şiş parmaklar, nasırlı gibi görünen parmaklar…

Evde yeni doğan çocuk, yukarıda birbirini kovalayan bulutlar, caddede kırmızı ışığa yakalanmamak için gaza basan şoförler, masamda açık duran tezimin çıktıları, mahallede muhtar kardeşimin işe girdirmemi beklediği işsizler… Herkes beni bekliyordu. Ben müdürle cenaze evinde şehrin büyüklerinin teşrifatını izliyor, şuradan bir an evvel kurtulsam da kafamı rahat rahat kaşısam diyordum. Bir taraftan da bana herkesten daha yakın duran şu adamın adını merak ediyordum.

- İsminizi bağışlar mısınız

- Abdilkadir derler bana.

Bana kelimesini burnundan “nazal ne” ile söyledi. Sanki nezleymiş, burnu kapalıymış gibi bir ses tonuyla. Adını söylerken bile burnunu kaşıyordu.

- Keşke kafanı kaşısan.

- Efendim abi, ne dedin?

- Yok bir şey demedim. Burnunu ne güzel kaşıyorsun.

- Sen de kafanı güzel kaşıyon abey.

Ne diyeceğimi tasarlamamıştım. Bu kırk yıllık dostuma ne diyebilirdim ki. En büyük sohbet beraber susmak olurdu böyle durumlarda.

- Bir ara sohbet edelim, dedim.

Ağzımdan kaçtı aslında, bir anda zihnim kontrolümden çıkıvermişti. Tamam, kaşınıyorduk kaşınmasına da bu adamı ilk defa görüyordum. Hırlı mı hırsız mı bilmiyordum. Ama içimden bir ses, kaşınan adam hırlı hırsız olmaz, onun bir derdi var ki kaşınıyor, diyordu. İçimdeki sesin peşinden gitsem adamı evliya ilan edebilirdim. Sen azcık sus, dedim. Hepten de susturamazdım. O sesin bu öyküyü yazmam için konuşmasını istiyor ama çok konuşup hayatımı öyküye çevirmesini de istemiyordum. Ben hayale dalmışken Abdilkadir pamuk sesiyle, bir kuşun kanatlanışı gibi heyecanla

- Ben sulu parkta hep seni bekliyorum, demesin mi…

O ara müdür aşir okumaya başladı. Abdilkadir’le yan yana oturduk. Ben kafamı kaşıdım keyfimce, o da burnunu. Fatihayı okurken hala kaşınıyorduk. Oh be! Hayat ne güzelmiş! Kimseye takılmadan istediğin gibi kaşınmak… iyi ama bu adamla deli kefesinde yer almak da var. Varsın olsun. Ben istediğim gibi yaşayayım da insanoğlu beni hangi teraziye koyarsa koysun. Takılma diyordu içimdeki öykünün sesi. Takılmıyordum ama sosyal çevre denen arkadaş çevremi de kaybetmek istemiyordum. Bir de bacaklarımı kaşımaya devam etseydim, o teyze beni tedavi etmeseydi? Bak o zaman sen yaşamak nasıl oluyordu?

Müdür bana doğru yarım döndü, gidelim dedi. Bir genç heyecanıyla yerimden kalktım, Abdilkadir’in elini sıktım,

- Bekle beni, yakında geleceğim, dedim.

Benim hızım onu telaşlandırdı. Bir şey diyemedi, kafasını salladı. Gözü bana kilitlenmişti. Arabaya kadar takip etti. Çok yaklaşamıyor, uzak da kalamıyordu. Bize el sallıyor, bir eliyle burnunu diğer eliyle sanki kafamı kaşıyordu.

Geride ölüm sıkıntısı, önümüzdeki parkta çocukların hayat dolu neşesi, yukarıda kurşun bulutların telaşı, içimde öykünün sesi, yanımda müdürün gülmeyen yüzü ile hayatın akışına katıldım gittim.

Recep Şükrü Güngör Arşivi
11 Sayı: 11 - Haziran 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler