Bu tür soruları kalem oynatan herkes kendine en az bir defa sormuştur diye düşünüyorum. Yahut ben nasıl yazmaya başladım diyerek şöyle geriye dönüp bakanlar da çoktur. Bu hususta kısmetli olmalıyım ki bu tür soruların cevapları hep kendiliğinden karşıma çıktı. Mesela “nasıl yazmaya başladın” sorusuna benim için verilmiş en güzel cevap Cemal Şakar’ın cevabıydı “kendimi yazarken buldum”. Cemal Abi’nin bu cevabı artık benim de cevabım oldu. “Neyin hikayesini anlatıyorsun” sorusuna gelirsek o da yine vaktinde karşıma çıkıverdi. Sohbetinden müthiş keyif aldığım, çok sevdiğim “Büyük Şaman” lakaplı bir abimiz bazılarına romantik gelebilecek şöyle bir cümle kurmuştu “yüreğe değen bir şey olmalı”. Büyük Şaman’ın sözleri belki de benim için bile romantik kaçabilirdi ama öyle olmadı. Sebebi de o sıra yeni okuduğum bir James Joyce öyküsünden kaynaklıydı.
Joyce, Dublinliler kitabının içinde yer alan Bir Karşılaşma öyküsünde okulu asıp Dublin’in diğer ucuna kaçamak bir gezi yapan iki küçük çocuğun hikayesini anlatır. Anlatıcı başkarakterimiz arkadaşı Mahony’nin yol boyunca yaptığı haşarılıkları, aşırılıkları içten içe küçümser. Mesela onun kedi kovalamasını aptalca bulur ve bunun gibi bir sürü şey. Gittikleri yerde boş bir arsada vakit geçirirlerken bir adam yanlarına gelir. Adamın rahatsız edici tavrını üstü kapalı değil direkt olarak verir Joyce. Çocuklar da bu durumun farkındadır ve adamın bir süreliğine uzaklaştığı sırada sapık olduğuna kanaat getirirler. Bunun üzerine adam isimlerini sorarsa ona gerçek isimlerini söylememe konusunda anlaşırlar; anlatıcı Smith olmuştur arkadaşı Murphy.
Mahony, adam tekrar yanlarına gelip konuşmaya başladığında boş arsada oyuna dalar, anlatıcımız ise adamla tek kalıp muhabbeti sürdürür. Dengesiz biri olduğu kurduğu hemen hemen her cümlede belli olan adam artık okuru da ürkütmeye başlar. Neyse ki korkulan olmaz, olgun başkarakterimiz durumu iyi idare edip adamın yanından ayrılır ve arsadaki sırtın tepesine tırmanır. Oradan arkadaşı Mahony’e planlarına sadık kalarak Murphy diye seslenir. Mahony’in can havli ile yardıma gelir gibi koşması başkarakterimizin yüreğinin sıkışmasına sebep olur. İşte tam o sırada Mahony’in bu tavrı karşısında, onu hep küçümsediği için pişman olur.
Bu hikayeyi neden anlattım? Cevabı çok basit; öyküyü okurken bir okur olarak ben de Mahony’in haşarılıklarını küçümsemiştim ve ben de anlatıcı gibi öykünün sonunda pişman olmuş hatta yüzümün kızardığını fark etmiştim. Büyük Şaman’a “yüreğe değmek böyle bir şey olmalı” dediğimi hatırlıyorum.
Bazı öykülerin ve hatta upuzun romanların sondaki bir cümle için yahut ortada yer alan bir karakterin hikayesini daha etkili kılmak için yazıldığına inanlardanım. Bazen yüreğe dokunmak için çok uzun ve dolambaçlı yollar kullanmak gerekebiliyor. Naçizane bendeniz de bir cümle için uzun hikayeler anlatma potansiyelini kendimde görüyorum diyebilirim. Bunun yanında takdir edersiniz ki her yüreğe de dokunulamıyor…
Bir İmkansız Ölüm Denemesi isimli kitabımın başkarakteri işinin erbabı, kitaplarını çok seven bir sahaftır. Kendi kendime, bu sahaf bir sabah kalktığında okuyamadığını fark etse nasıl hisseder diye sordum ve cevap bulmak için de yazdım. Okurun yüreğine ufak da olsa bir korku salabildiysem kendimi başarılı sayabilirim.

