bir ninni, bir yasin dolaşsın içinde ilkin
birlikte gelsin sonra boş beşiğin, kara haberin*
On altısındaydı Yasin. Çocuklukla gençlik arasında salınıyordu fidan gibi. Fırıncı babasının maaşıyla hissesine ne kadar et yemek düşüyordu bilinmez. O, fakirlere kurban eti dağıtıyordu. 5 arkadaş, günü geceye vardırmış, çalınmadık kapı bırakmamış, aldıkları dualarla evlerine doğru yorgunca yönelmişken geldi o telefon. Kesimhaneden arıyorlardı, birkaç poşet daha vardı. Yarına kalsın demediler, onları da başkası dağıtsın demediler. Merhametlerini kuşanıp şehadete yürüdüler. Çünkü Diyarbakır’ın arka sokaklarında et dağıtan gencecik yardım gönüllüsü çocuklara saldırmayı bekleyen sırtlanlar vardı o gece pusuda. Öyle bir atladılar ki nurdan gençlerin üstüne, şeytan kaçtı gitti, onlar katillikte Kabil’i bile geçmişti..
7 Ekim 2014 tarihinde bir Yasin düştü toprağa parça parça. Annesinin sadece ayağındaki beni tanıyabileceği kadar hırpalamışlardı onu. Annesi diyordu ki, “O canlara bir sırtlanın yediği yemeğe yapmayacağı şeyleri yaptılar..” Neden? Neden öldürmeye doymadılar Yasin’i? Ne suçu vardı ki, tek bir ölüm bile yetmedi. Et kokan ellerinden, ağzı dualı anasının ilk ağrısı gözlerinden, nur saçan yüzünden mi rahatsız oldular? Neden ömrünce kimseyi incitmemiş Yasin’e kıydılar?
Tam bir Müslümandı Yasin. Çocukluğundan beri böyle yetiştirilmişti. Bir sohbette ‘anne hakkı ödenmez’ konusunun işlendiğini işitmiş, eve gelir gelmez annesinin ayaklarını öpmek istemişti. Annesi onu o pak alnından o da annesini ellerinden öpmüştü. Hissetmiş miydi Yasin, daha anne kuzusuyken ondan ayrılacağını. Nereden aklına gelirdi ki, bir kanlı bayram günü kurban olacağı.. Kime kurban ettiler Yasin’i? Hangi öfkeye, hangi nefrete, hangi suça. Yasin’siz bir bayram, bayramsız bir Yasin..
Yasin Naci Ağaroğlu. 22 yaşındaydı. Yasin Börü’nün şehit kardeşi. Kan kardeşi. Kader arkadaşı.. 15 Temmuz gecesi kanlara boyandı nurdan alnı. “Yasin, ben burada öldüm ablam..”
Hukuk fakültesi son sınıftaydı Yasin, tertemiz bir avukat olacaktı. Ailesini Antalya’da bıraktı ve son sınavı için Ankara’ya geldi. Bu sınavdan geçtiğinde, bütün sıkıntıları bitecek ve emeğinin karşılığı mükafatını alacaktı Yasin. Sınava girdi, sınavı geçti ama mezun olamadı. Çünkü bu dünyada artık ona verilecek bir makam, bir ödül, bir müjde kalmamıştı. Öteler ötesinden çağırdılar onu büyük, çok daha büyük bir imtihana. Öğrencilik hayatı boyunca girdiği sayısız sınavın sonuncusu olacak olan o zorlu sınav neydi ki bunun yanında. Sabah dünya imtihanına girdi, akşam şehitlik sırasına.. Göklerden seçilmişti ismi..
Yasin, vatan elden gidiyor, ne diyeceksin? Çağırılırsan gelecek misin? Hainler saldırırsa, bekleyecek misin? Yasin ömrünü, Yasin güzelliğini, Yasin mesleğini Allah’a verecek misin?
‘Lebbeyk’ dedi Yasin. 15 Temmuz gecesi kaldığı yurttan çıktı, yollara düştü ve Genelkurmay Başkanlığı önünde helikopter ateşiyle şehit edildi. Şehit olduktan sonra mezun oldu ve diploması ailesine teslim edildi. “Bir Yasin gider, binlercesi gelir” dedi yiğit babası arkasından. Yasin, vatanı yüklendi gencecik omzuna ve yürüdü nurdan tahtına.
Bu toprakların Yasinleri bitmez. Ninnileri. Şehitleri. Kahramanları ve onların alçak katilleri. Yasinler kanlarıyla yoğurur toprağı, anaları acı dolu ninnilerle. Merhametli yürekleri, apaydınlık gelecekleri, nurdan yüzleri ve temiz, tertemiz alınlarıyla onlardır Allah’ın üzerimizdeki merhametinin sebebi. Yardım için çağırıldıklarında mazluma, düşman çağırdığında dağ gibi durmaya koşarlar. Arkalarına bakmadan, bir ölür bin doğarlar..
Anaları, nurdan birer kuş gibi uçururlar Yasin’leri göklere, dillerinde yasinleri çoğaltırlar. Yiğidin ninnisi hasrettir ve destandır nesillere.
*Ali Emre – Kıyamet Mevsimleri

