Kafede ikindi sonrasında başlayan cümleler akşamı devirmiş, geç kalma duygusundan kayıtsız, yatsıyı çekiştiriyor. Araç seslerinin sözün ahengine indirdiği darbe kim bilebilirdi ki kalkışmanın çağrışımıdır! Şaka gibi masaları dolaşan sisli sözler birden acabalara, kaygılara dönüşüyor. Çalan telefonları geçiştiren karşılıklar, yeni sancıların tohumlarını saçıyordu. Karşı caddeden serpilen ışıklar, kulakları ve gönülleri sağır eden klakson sesleri beklediği müjdeyi (!) alanların çılgın ön sözleri miydi henüz net değildi. Birkaç el kuru sıkı, patlayan egzozlar, hevesi kursağında kalacak fedailerin cılız çıkışları olarak okunabilir miydi, bilemiyorum.
Ay bulutlara sarındı. Rüzgâr bacakların arasında dolanıp boynuna serin mevsimler getirdi. Yaz sıcağında güzel bir andı. Gece kaysı kokuyordu. Böğürtlenli dondurma tabağıyla gelen karlı dağların esintisi ağızlarda eridi. Ama ayakları karıncalanıyordu şehrin. En hazin sesiyle mahremiyetin yıkılışı duyuluyordu. Eve varamamak tehlikesi henüz uzaktı. Ev, güvendi çoğu için. Ev, tedirgin ayak sesleriydi ama bazıları için. Kendi evine sığınanın güven dolu çağrısını duydu. Ne kadar uzaktı şimdi...
Bir sigara içimi rahatlık, bankamatiklerdeki kayıtsız sessizlik, nefes nefese marketlere koşturmayan halk; alışılmış gece yarısı bildirileri, sabaha karşı sokağı kuşatacak militarizmin figürleri gibi şeyler; yok ya, sanmıyorum, cümlelerini önceliyordu. Wi fi şifresiyle dünyaya açılan pencerede ezberler hatırlanıyor. Odak noktalara, belirgin sesler, belirgin yüzler toplanıyordu. Bu kez başka bir şey olmalıydı. Hep yapacak daha güzeli vardır, diyenler; geç kalmanın yazıklanmasını dillendirmemeliydi.
Tanklar geçti, gözünün önünden. Kudretli generallerin bildiri okuduğu ekranlar düştü siyah beyaz. 80’di; Ankara’da bir Eylül sabahı, zırhlı birliklere komşu mahallede, Hasan Mutlucan’la uyanmıştı. Bugün acaba nerenin kurtuluşu? diye sormuş, daha önce bilmediği duyguların terkisinde gezinmişti. Neler oluyor derken sabah işten dönen erkenci emekçilerin “Kızılay’da asker sokakta gördüğü herkesi vuruyor, acımadan direklere yaslıyor, sakın evden çıkmayın!” sözüyle irkilmişti. Sonra her duvarda, her direkte, her camda arananlar listesi... Gözaltılar, kayıplar, kitap yakmalar, zindanlar, işkenceler, sehpalar; secdede jandarma dipçiğiyle başına vurularak şehadete kavuşan Hüseyin Kurumahmutoğlu... Sayfa sayfa açıldı; çaresiz bekleyişler adliye koridorlarında. Yoğun bakım ünitelerinde sessiz harfler dizildi boğazına. Diyarbakır, Mamak, Ulucanlar, Metris adlarını ezberledi bebekler ninni niyetine. Geri gelemeyen evlatları için bağrını dövdü babalar. Yıllar sonra hiç değilse bir mezarı olsun, dedi analar. Gözyaşlarının ne adresi oldu, ne de çetelesi tutuldu. Kimse ne zaman eve döndüğünü hatırlamadı. Ama unutmadı eve dönmeyenlerin takvim yapraklarını saklamayı. Acısı küllenmeden, daha hesabı sorulmadan birinin; bin yıl sürecek post-modern darbeler, camı kırıp pencereden içeri girdi postallarıyla. Tanklar, bu kez Sincan sokaklarında uygun adım yürüyüşe geçti. Milleti ait olduğu köklerden koparma girişimi mazgal, postal, lağım görüntülerine karıştı. Dilinde acı tadı, kulaklarında kurşun dolu hakaretler... Tutuklu kelimeler, suç aleti kitaplar saçıldı evin orta yerinde. El yordamıyla bir gelecek düşledi. Tüm kokulardan arınmaya çalışarak. Sesler... Sesler! Ne kadar çok ses vardı. Beyninde küçücük bir sessizlik köşesi yoktu. Her şey hızla uzaklaşıyordu. Kızıl bir gökyüzü belirdi. Yangın yerindeydi. Başını dik tutmaya çalıştı. Beklenmedik anlar, yüzler gezindi gözlerinde. İçi kalktı. Düşecekti, tutundu. Kalkamadı; yığıldı kaldı. Dudakları kıpır kıpırdı. Tiksinti ve öfke yüzünde gergin hatlar, derin çizgiler oluşturdu. Rüya olmalıydı ama değildi. Rüya olmalıydı ama barut kokuyordu.
Bu kez kahramanlık türküleriyle uyanmamalıydı. Geç kalan adamın hikâyesinden gerekli dersler çıkarılmış olmalıydı artık. Şehrin öte yakasından koşup gelenin sorumluluğunu duymanın hanidir vakti sorgulanırdı. Lokman’ın öğütleri gün gün kıyamlarda kıraat edildi: “İyiliği emret, kötülükten sakındır; başına geleceklere sabret!” Sabrın çelik örgüleriyle kuşan. Geceyi kıyam bil! Gece yürüyüşüne hazırlıklı ol! Gecenin sesine kulak ver. Azığını geceden devşir. Ekrana baktı. Birbirine baktılar. Eve kavuşup olanı iyice bellemeyi kararlaştırdılar. Ayak sesleri duyulan hainliğe karşı birbirini esenleyip çıktılar.
Evde başka bir telaş vardı. Nereye konulduğu hatırlanamayan bir eşyanın peşinde dönenip duruluyordu. Milletin iki eli yakasında ekranın çok sesli dünyasına daldı. Bir kanaldan diğerine taşındı. Gördüğü yetmedi, gösterilmeyenin ardında olanın izini sürdü. İzler birbirine girdi. Ellerini ovuşturanları, gölgelerde sinip duruma göre tavır alacakları içi kalkarak takip etti. Her on yılın korkulu beklentisi sisli yıllara takıldı. Kanı donduran haberler gecenin kımıldayan saatlerinde kentin üzerindeydi. Haberlere odaklanmışken yapış yapış sıcaklık, boğucu bir hava onu balkona zorluyor. 4.katta, geniş bir görüş alanına sahip yerden bakıyorum. KYK öğrenci yurdunun ışıkları yanıyor. Tedirginlikleri duyuluyor. Gündüzün aylak koridorlarında bir koşuşturmaca. Uğultular, annelerin merhamet sağanağı sözcükleri, telefonların şarjları hızla tükeniyordu. Ya daha önceki gibi olursa? Yarın uyanmak istemediği bir sabahın sancısını çekiyor. Balkon demirlerini sıkıca kavradı. Parmakları çözülecekti birazdan. Uzayıp giden geceye dair cümleler art arda düştü. Küresel sistemin pokemonları, pikaçuları halkın soluduğu havayı zehirliyordu.
Alçaktan uçan jetler dost değildi. Karargâh evlatları tarafından derdest edilmiş, skorskyler namlularını Anadolu’ya çevirmişti. Köprüler kapatılmış, kendi evini bombalayan tanklar, tarihin yüz karası atışların emrini veriyordu. Özel Harekât merkezlerinde havaya savrulan bedenler, sinema sahnesi değildi. Yabancı, donuk sesler bildirisini tekrarlarken ekran başında tekrar tekrar ölüyordu. Dakika dakika ateş, halkın sokağı cephe bilmesi, köprüyü hudud görmesi demek oldu.
Şehrin sokaklarını tanıdığını zannederdi. İşinde gücünde insanlar, kafasında hesaplar, yetişmesi gerekli randevular... Ötekinin dâhil olmadığı mutluluklar. Biraz da sen acı çek, biraz da sen kahrol makamında kötücül duygular. Toplu taşıma araçlarında sözünü ve gönlünü buraya kapatmış, ötelerde düş tezgâhları açarak mutlu olmaya çalışanlar. Bana ne diye başlayan cümleler. Ölsen haberi olmayacak kapı ortakları... Yok yok! Bu başka bir şeydi. Bu sefer öyle olmamalıydı. Sanki daha önce görmediği, içine dalıp kaybolmadığı bir sokağın başında çivilenmiş kalmıştı. Bütün ışıklar yanıyordu. Herkesin yüzü sokağa çevrilmişti. Sokak yeniden yapılanıyordu. Bir daha dönmemek üzere helalleşip gelmişti komşular. O akşama kadar eğreti duygularla daldığı caddeleri ölümüne sahiplenmişti Türkiye.
Şahadet parmağını yukarı kaldırdı, tanıklığımız evlatlarımıza mirasımızdır, dedi.
Ant olsun ayağa kalkanlara
Evlerini bırakıp sokaklara dalanlara
Tanklara, uçaklara göğüs gerenlere
Ant olsun yalın ayaklılara
Tekerlekli sandalyesiyle
Gece baskınlarına karşı duranlara
Kadına, erkeğe; yaşlıya, çocuğa
Ömrünü hakikate feda edenlere ant olsun
Halka ateş yağdıran cellatlara
Dimdik duran Anadolu’ya
Kazanlı köylülere, Çengelköylü hemşerilere
Ant olsun yüreğini namluya sürenlere
Ant olsun taşkınlık etmeyenlere
Mazlumun gözyaşını silenlere
Dünyaya meyletmeyenlere
Kabirlerin içindekiler açığa çıktığında
Ant olsun söylenen hakikate
Ant olsun göğüslerde olanı derleyene
Acze düşen iş birlikçileri cezalandırana
Ant olsun!


