Ahmet Sarı (ki ben söyleşide Ahmet baba diye konuştum) ile yıllar evvel tanıştığımda, onunla ilk kez tanışan herkes gibi büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. İnanılmaz hızlı konuşan, hızlı hareket eden karşısındakini adeta bir bilgi sağanağına muhatap bırakan müşfik, mütevazı bir kalem&kelam erbabı biri vardı karşımda… Türk aydınlanmasından, İslam coğrafyasından, Doğu-Batı meselesi gibi temel konulardan şu modern zamanlarda gündelik hayatta yaşadığımız küçük problemlere kadar çeşitli mevzular o ilk günün muhabbetine dâhil oldu. Kalan yıllarda da muhabbetimiz aynı şekilde devam etti. Başta Çağdaş Alman Edebiyatından yaptığı çeviriler, daha sonra yazdığı kendi kuramsal eserleri ile öykü ve şiir kitapları önemli bir yekûn tutuyor Ahmet Sarı’nın. Bir söyleşinin sınırlarını aşması sebebiyle bu büyük yekûnu konuşmak yerine daha çok son iki yılda çıkardığı kitapları üzerine yoğunlaştık.
Röportaj: Hasan Harmancı
Ahmet Baba son dönemde yayınladığın eserlere geçmeden önce okurlar için yazarlık serüvenine dair sormak istiyorum. Senin yazı serüvenin nasıl başladı? Yazı yazmaya sevk eden şey, o dinamo nedir? Mesela doğup büyüdüğün, yaklaşık on beş yıl kaldığın Almanya’nın ne gibi bir etkisi oldu yazarlık macerana?
Yazı yazmamın kişiliğimle bir alakası olduğunu düşünüyorum. Başka pek çok şey için olduğu gibi insan için yazma, yazmama gibi bir konuda birincil unsur onun fıtratı. İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak zaten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla denerler. Ben ne kadar bir üniversite hocası ve sosyal alanda bir görev sahibiysem de sanki içimde yalnızlığı seven, tenha olana meyyal bir yanım var. Huzuru ve sessizliği seven birisi elbette kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazı yazılır. Üniversite yıllarımdaki içe kapanıklığımdan belki ondan önce kültür olarak “Pis Türk-Alamancı” ikilemi yüzünden arada kalmışlığımdan kaynaklanan bir yazma dürtüsü olabilir. Ben yazı yazmayı sevdim.
İlk baştan itibaren çevirdiğin kitaplara veya yazdığın telif eserlerine bakınca Avusturyalı yazarlardan oluştuğunu görüyoruz. Acaba inceleme ve araştırmalarının Avusturya havzasına odaklanmasının sebebi nedir?
Aslına bakarsan başlangıçta, Avusturya edebiyatı Alman edebiyatı gibi bir ayrım gözetmemiştim. Alman edebiyatı kategorisindeki okumalarımda bazı yazarlar yazı üslubu ile dikkatimi çekti. Sonraki araştırmalarla birlikte hakkında yazılar yazdığım, çevirilerini yaptığım bu yazarların ruh ikizlerim olduğunu anladım. Onları seviyordum ve elimden de kolay kolay bırakamıyordum. Sevdiğim için yüksek lisans çalışması olarak Bernhard’ı aldım. “Thomas Bernhard’ın Hikâyelerinde Normal Dışılık“ bu şekilde ortaya çıktı. Doktoramı gerçi şiir sanatı yani poetika alanında yapmama rağmen Kafka ile derinlikli ilgilenmem her zaman yan uğraşı olarak devam etti. Sonra yaptığım çalışmalara geri dönüp bakınca Avusturya edebiyatı ayrımı dikkat çekti ve Avusturya edebiyatının Alman edebiyatına göre biraz daha yoğun, felsefi, kompleks olduğunu, hastalıklı ve sayrılıklı temalara daha fazla eğildiğini gördüm. Şizoit dilin ve şizofrenik bilincin, hastalıklı konuların beni çektiğini bildiğimden de bu edebiyattan uzaklaşmadım ve çalışmalarıma bu alanda devam ettim.
Ahmet baba şimdi asıl konumuza dönelim. Geçtiğimiz iki yıl içinde yedi kitap yayınladın. Beşi edebiyat kuramı üzerine bunların, Çizgi Yayınevi’nden çıkan Germanistik dizisinin dört kitabı ve “Kurmacanın O Kadim Unsurları” adlı kitap ile birlikte iki tane de öykü kitabı. Bu tempoyu nasıl yakalıyorsun?
Tabii kitapların hepsi söz konusu bu iki yıllık zamanda yazılmış metinler değil. Başlangıçları değişik zamanlara tekabül ediyor. Bittikten sonra biraz da beklediklerinden bir havuzda birikiyorlar, sonra da ortak çıkıyorlar. Yani bunların hepsini bir yıl içinde yazmış değilim.
“Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu” kitabı 2015 yılında basıldı ve konusu itibariyle da ses getirdi. Konu 28 Şubat’tı. 28 Şubat’ta selim camianın yaşadıkları, nerdeyse o dönemlere denk gelen zamanlarda Avusturya’da yaşayan Müslümanların durumu ve yıllar sonra da iktidara geliş ile değişen durumları.
Evet, kitabın aslında uzun bir öyküsü oldu. 28 Şubatı yaşım gereği hatırladığım ve o dönemi de yaşadığımdan o döneme dair küçürek öykülerimizin olmasını istedim. Yurt dışına gitme fırsatı doğunca Avusturya’da, yani bizim iklimimiz dışında Müslümanların nasıl bir yaşantı sergilediklerini kaleme aldım. Mağdur kimliğimizden muktedir kimliğimize vardığımızda selim ideolojilerdeki dönüşümleri görmezden gelmedim. Kitabın üçüncü ayağı da bu oldu. Camilerdeki ayakkabı dolapları; tadili erkânı kovaladığımızda cemaatle kıldığımız namazda cepteki Nokia’lardan Sezen Aksu şarkılarının duyulması; modernleşen, postmodernleşen inançlarımızdaki ilginç dönüşümleri de görmezden gelmedim. Nidüğü belirsiz hicap anlayışı. İffetten uzak kapanış şekilleri. Müslümanların da zamanla dönüştüğü, köşegenlerimizin ağır ağır ovalleştiğine dair küçürek öyküler yazdım.
1980 sonrası İslamcılar’daki dönüşüm “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu” kitabında önemli bir yer tutuyor. Kitabın alt başlığında Şey-Hikâyeler geçiyor. Nedir bu Şey-Hikâyeler?
Şey-Hikâyeler benim bu süreçte bir kavramsallaştırmam oldu. Natüralist dönemin sonlarına doğru Rilke ve arkadaşları Şey-Şiirleri (Ding-Gedicht) edebiyata kazandırmışlardı. İdeolojinin değiştiği, eşyaya bakışın, şeyleşen dünyada şiirin içine de sızan metanın nasıl betimleneceği, özünde ve mayasında değişiklikler yaşayıp yaşamadığına dair bir kavramsallaştırmaydı bu. Şey-hikâyeler aslında Müslüman camiada zihniyet olarak kendi inancımızdaki metaya bakışımızdaki değişiklikleri de içeriyor. Postmodern dönemde milenyumda bizim mahallenin nesnelere, şeylere, eskilerin bakmadığı gibi baktığı bir gerçek. Selim zamanlarda dükkânını açık bırakarak bir güven ortamında camiye namaz kılmaya giden biri ile camilerimizdeki ayakkabılar çalınmasın diye onları caminin içindeki ya da dışındaki hırsızlardan korumak için dolaplara koymamız ile trajedimiz başlıyor bizim. Bir şekilde eski cemaatle kılınan namazın dinginliğiyle tam namaza başladığımızda bir yerlerden gelen Fenerbahçe marşı kutsalı yırtıyor adeta. Bunlar şeylerle temasımızın, şeyleri önemli kılıp hayatımıza sokuşumuzun, şeylerin sahte sırıtışına çağ olarak Müslümanların kanışının da göstergesi. Şey-hikâyeler bu sahte ışıltıyı aralamak, ya da onlara işaret etmek amacını taşıyor.
Çizgi yayınevinin Germanistik serisinde özellikle de Hölderlin biyografisi dikkat çekiyor. Ve şair için hazırladığın biyografi Türkçe’de bir ilk. Bize bu kitaptan biraz bahsedebilir misin?
Hölderlin benim çok sevdiğim bir filozof şair. Bugüne dek çok az kitabı Türkçeye çevrilmiş, hakkında hiçbir biyografi de bulunmuyor. Bunu bir eksiklik sayıp yola koyuldum. Türkiye’de bugüne dek unutulmuş ve gözden kaçırılmış bir biyografi de yazılmış oldu böylece. Hölderlin’in çocukluğundan eğitim yıllarına, annesinin onu bir rahip olarak yetiştirmek istemesinden Diotima’ya aşkına kadar; yanında büyük filozoflarla içli dışlı olmasından ve çıldırmasına kadar tüm bu bilgileri kaleme aldım. Böylece Türkiye’de bu alanda bir boşluğu doldurmanın yanında Heidegger’in çok sevdiği Rilke ve Trakl’a da bir yol bulunmuş oldu. Şimdi bu iki şairi yazıyorum.
Ahmet baba, akademide görev aldığını biliyorum. Akademi ile edebiyat sanki bir çatışma içinde gibi. Her iki tarafta da oldukça velut bir yayın çizgin var. Sen bu çatışmayı ne kadar yaşıyorsun. İkisinden biri öne çıkıyor mu?
Evet, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesiyim. Akademinin yazma sürecinde bu eylemi yavaşlattığı bir gerçek. Orhan Pamuk gibi günde Yirmi Dört saat romanı ya da yazılacak şeyleri düşünme lüksümüz yok. Tam metne adapte olduğunda, odaklandığın vakit bir şekilde bu mesai saatlerinde kesintilere uğruyorsun. Parçalı düşünmek, odaklanamamak en büyük sıkıntımız. Ama yine de yazmaya en yakın dal da akademisyenlik. Buna da şükür. Türkiye’de aydın olup da sadece aydın ve entelektüel eylemlerle uğraşan, bunun haricinde devlet dairelerinde yer almayan yazar, şair, entelektüeller çok az denilebilir. Zaten kitapla uğraşmak açısından seçtiğim de bir meslek akademisyenlik. Ben bu bağlamda çifte ruh taşıyorum. Zihnimi ona göre biçimlendirebiliyorum. Clark Kent’in ve Süpermen’in kişilik çatışması gibi, akademiyle yazarlığı bir arada aynı bedende götürmeye çalışıyorum. Akademik bir makale yazmam gerekirse ona odaklanıp o maskeyle yazıyorum. Şiir ya da öykü gelirse akademik disiplinden çıkıp biraz daha mecazın ve rahatlığın akışına bırakıyorum kendimi.
Şiir demişken üç de şiir kitabın var Ahmet baba. “Allah Ağrısı”, “Ahmed’e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu”, “Seherde Serçenin Gördüğüdür”. Şiirle ilgili bir çalışma var mı bugünlerde.
Bugünlerde epeydir bitirdiğim “Kuş Seslerinden Bir Çadır” adı şiir kitabımı yayımlamak için çaba sarf ediyorum. Dördüncü şiir kitabım olacak bu inşallah. Şiirde tema olarak öyküde kotaramadığım şeyleri yapmayı hedefledim. Metafizik, şiirlerimde tam tekmil yer alıyor. Şiirde kutsalı sanki daha içten yansıtma imkanı varmış gibime geliyor. Şiir mahza kalp işi olduğundan o yakınlık kendini daha belirgin hissettiriyor.
Ben soruları hazırlarken Abdullah abimden (Harmancı) bir soru geldi. Sorusu tam olarak şu şekilde: “Öykü kitaplarının ismini neden şiirlerinden aşırıyor?”
Abdullah Harmancı haklı. Başlıklara apayrı bir değer veriyorum. Başlıklarımın şiirsel olmasına dikkat ediyorum. Uzun, çarpıcı, okuru etkileyici başlıkları seviyorum. Şiirlerimden kotardığım ve kopardığım başlıklar da kendi yazı serüvenimde kendi metinlerimden alıntı yapıp yazmam noktasında deneysel bir çalışma özelliği de taşıyor. Tanpınar’ın “Bende her şey merkezde şiirden etrafa dağılıyor” sözü benim için de geçerli. Aslolan şiir ve nesre yedirilmiş şiir beni çok çekiyor.
Ahmet baba vakit denen şeyin senin için ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum. Bu söyleşi sebebiyle de vaktini aldık. Çok teşekkür ederim, Allah razı olsun.
Ne demek, ben teşekkür ederim. Cümlemizden Allah razı olsun.

