Deden Yas Topluyor Kır Atın Hatırasında
TEMMUZ Sayı: 36 - Ekim 2019

Ölü bir atın gözlerinde ömrümü bıraktım
Yandıkça yandım döndükçe yandım söndükçe yandım
Yokluğunun üstüne bin dünya inşa ettim
Yandıkça yandım döndükçe yandım söndükçe yandım

Öldü dediler yaşadığım zamandan utandım
Ayağına dövdüğüm gümüş naldan utandım
Nefes aldığım nefes verdiğim her andan utandım
Yandıkça yandım döndükçe yandım söndükçe yandım

Hatıranda yas topladım delidir dediler
Hayalinin ardına düştüm ölüdür dediler

Kır at onu bilir o kır atı bilir dediler

Yandıkça yandım döndükçe yandım söndükçe yandım

‘Dedemin defterindeki ağıtlardan biri’

Hüznüne yenik düşenlerin çaresizliği ile oturdu masaya. Yaşamanın omuzlarında bir yük olduğunu düşündü sonra. Hani yapraklar vardır; her baharda dökülmeyecekmiş gibi açan yapraklar… İnsan dedi sonra… Ne tuhaf bir şey böyle, bu şeyin içini dolduracak bir kelime bulamadı. Belki düşündüklerinin içinden seçemedi. Çiçekler suladı bahara nazire olsun diye. İnsan yanını hissetmek için daha çok nefes aldı her gün; ama nefes almanın yaşamak demek olmadığını öğrenince yine yenildiğini anladı. Yılmadı. Yine nefes aldı. Yine… yine… yine… Ve sonra bütün bir ömür tükendi gitti. Anne dedi atları öldürmek günah değil mi? Anne dedi benim beyaz atım nerde? Anne dedi. Ağladı. O kadar çok ağladı ki; zaman tersine döndü sanki. Masanın başına oturan çaresiz ile annesine seslenen çaresiz aynı şey oluverdi. Çaresizlik her yaşta en büyük nişanı oldu. Anne ben atımı isterim. Anne benim beyaz atım hani? Kimse sakinleştiremedi onu. Her gün dağ bayır ova düz beyaz atını aradı durdu. Beyaz at geldi ömrünün sancısı oldu. Yıllarca onun hayalini yaşadı. Sonra imkânsız hayaller ile geldi masaya oturdu. Yılların tükenmişliği ile çaresizliğin ete kemiğe bürünmüşlüğüyle ve yılların bir yelkovan hızıyla geçmişliğiyle…

Anlatıcım beni sadece anılardan ibaret göstermek istiyor; ama buna izin vermeyeceğim. Beni istediği şekle sokmasına izin verirsem benim söyleyecek sözüm olmaz. Benim de anlatacaklarım var. Onun da anlatacakları var. Çocuk olanın da yaşlı olanın da anlatacakları var. Masanın başına oturanın da çaresizlik ve yenilgi ile masadan kalkıp beyaz atın peşine gidenin de anlatacakları var. Andolsun demişti şairin biri gidene de andolsun. Anıları bir yılgınlık pazarıydı sanki. Yenilgilerini bir mezatta satmak istese en yüksek fiyata gideceğinden şüphesi bile yoktu. Atımı isterim diye tutturdu yine. Bir çocuk bir atı neden bu kadar sever ki? Çünkü o at benim hayatımın parlayan tek yanıydı. Çünkü ben en mutlu günlerimi onun ölüsünün gözlerine gömdüm sonra diyar diyar kaçtım yıllarca. Bir gözüm orda kaldı. Belki de hayatı görecek tek gözümü bıraktım o ölü atın gözlerinde.

Düşman bilinmezse tedbir boşunadır dedi dedem. Ben ağlıyorum. Düşman kim? Neden düşman? Bin tane soru var belki kafamda ama hıçkırıklarım konuşmama mani oluyor.

Gece yarısı. Zifiri karanlık. Göz açık olduğu halde kör. Kır at derdi dedem ona. Gelmedi. Çok bekledim; ama o gece gelmedi. Dedem anlatırdı yine kır at hiçbir gün evin yolunu ve saatini şaşırmamıştır diye. Kır at şaşırmadı ama dedem o gün belki de ilk defa şaşırdı. Şaşırmaktan öte korktu.

Bir gece yarısından bahsedildiğini duydum. Çocuğun beyaz at diye ağladığının kır at olduğunu öğrendim. Dedenin belirsiz bir düşmandan bahsettiği okuyunca aklım başımdan gitti. Okudukça yazmak beni benden aldı. Ben çocuğun anlatıcısı olacaktım sözde ama sanki o beni anlatıyor. Size de öyle gelmiyor mu?

Dedem anlatıyor yine. Bir kış. Zemheri hem de. Nefesin ciğerine gitmeden donuyor. Dağda kalmışım. Ama ne korku var yüreğimde ne endişe. Neden korkayım ki kır at altımda. Yelden kanat takmış sanki mübarek. Yel yetişemiyor hızına. Zemheri. Kurtlar aç. Hareket eden sineği bile peşliyorlar. Kendi içlerinde düşen olsa onları yiyecekler. Bu kanundur onlarda. Kır at kulaklarını dikti. Kuyruğunu kıstı. Şaha kalktı önce. Sonra yeli geçti. Kurtlar uluyarak peşimizde. Ama ne gam. Kır at bu. Kurda kuşa yem olur mu hiç? Kahpe felek bir kır ata sahip çıkamadın ya, sana da yazıklar olsun. Kır at yel gibi koşuyor. Zaman yel gibi geçiyor. Kır at bütün zamanları aşıp çocukluğunu anlatan adamın yüreğine bir acı tortusu gibi yerleşiyor. Yutkunamıyor. Kır atın üstünde olan dedesi o zamanları sanki bir daha yaşıyor. Ben çocukluğumu kır atın izlerinde bıraktım. Sonra döndüm o izleri aradım. Dede dedim kır atım dedim sustum. Ağladım. Yel gibi… yel onun gibi…

Yazmak için masaya oturduğumu hatırlıyorum. Acaba ben yazdıklarımı mı okuyorum, yoksa benden önce yazılanları mı? Dedenin anlattıkları benim anlatımın bir parçası değilmiş gibi geliyor; ama onu dinlemekten de kendimi alıkoyamıyorum. Okuduğum metinde çok ilginç şeyler var daha. Ben masaya yılgınlık ve çaresizlik ile oturan bir adamdan bahsederek başlamıştım anlatıma. Ama anlatı zamanlar arası bir efsane olma yolunda ilerliyor. Zamanın sahibi sadece Allah! Ve onun sonsuz tecellisi ile anlatıma yol vermek istiyorum. Elbet bir yerde bitecek o zaman belki benim de söyleyecek birkaç sözüm olur. Ben ara ara yılgınlık ve çaresizlik ile masaya oturan adamdan bahsedeceğim. Belki de o adam benim. Ben de yıllarca çaresizlik ile nişanlanmadım mı? İnsan olduğum için utandığım zamanlar olmadı mı sanıyorsunuz?

Yılların yenilmişliğini bakışlarına oturtan adam masaya oturduktan sonra ben de hikâyemi anlatmaya başladım. Ben anlattıkça ortaya çıkanlar onu çok şaşırttı. Kendi varlığından şüphe eder hale geldi. Kır at dedim adam kendini kaybetti. Ama bu benim hikâyem diyebildi sadece. O masadan kalkıp kır atın peşine düştüğü zaman ben dedemin zamanını, ölümünü, kır atın efsanelerini ve nihayetinde dedeme sebep olan olayları anlatmaya devam edeceğim. Ben anlattıkça yılgınlığı ömrünün nişanı olan adam masa başında kendi hikâyesini bulacak her kelimede. Sonra keşfinin peşine gidip yitecek hikâyede. Kır at efsane olacak. Ben yine masa başında… Masa başındaki meçhul…

Dede beyaz atım niye gelmedi? Anneme sordum ağlıyor. Dede ben beyaz atımı isterim. Kır at göğe uçtu gitti dedi. Dedem nerden bilsindi Pegasus nedir kimdir diye. Ama atların uçabildiği insan zihnine çok eski zamanlarda kazınmış. Dedemin o anda bu sözlerini anlayamadım. Yıllar geçti. Bunları sana anlatırken sanma ki içimde volkanlar patlamıyor. Sanma ki bu dünyanın köhnemişliğine diş bilemiyorum. Sanma ki bir kır atı saklayamayan bu dünyadan öç almak istemiyorum. Dedemden daha öfkeliyim. Öfkem dünyanın yaratılışını bile değiştirebilir. Hayatımın en parlak yanını kaybettiğimde dedem kır atın yokluğunu omuzlarına daha yeni almıştı. Heybetinden dünyayı titreten dedem o yükün altında yitti gitti. Herkes artık bu adam iflah olmaz dedi. Olmadı da zaten. Dünyaya kapattı kendini. Gözlerinden her gün bir damla yaş düştü. Onları kır atın hayalinin içine sakladı. Anne dedem niye konuşmuyor. Dedem gülmüyor da artık. Deden yas topluyor kır atın hatırasında dedi. Anlamadım. Annem ağladı. Yıllar sonra bu sözü ansıdım. Deden yas topluyor kır atın hatırasında.

Deden yas topluyor kır atın hatırasında. Aman Tanrım bu nasıl bir söz böyle! Yazılanlara akıl sır erdirmek mümkün değil. Ben okudukça yeniden yazılıyor sanki her şey. Öyle bir şey ki ben şu anda okumayı bıraksam, hikâye orda bitecek. Ama içimden bir ses sonuna kadar okumalısın diyor. Kendini bulmak için okumalısın. Meselenin sadece bir at olmadığını aslında bir şeye verilen değerin göstergesi olduğunu fısıldıyor birileri. Herhangi bir şey ile kurduğun o gizli bağın adını bulmak için okumalısın. Kendimi bulur muyum bilmiyorum ama kır atın peşine düşmek için çocukluğundan yaşlılığına yılgınlık ile gelen adamın izlerini takip ederek anlatının künhüne ulaşacağım.

Dedem, kır atın eve gelmediği geceden sonra bakışlarına bir hüzün oturtup dünyayı o keder perdesinin ardından seyretmeye başlayınca köyde de artık hiçbir şeyin aynı olmadığını herkes hissetmiş gibi sebebini bilmedikleri bir huzursuzluğun içine düşmüşlerdi. Yaşamasına herkes yaşıyordu ama diriliklerinde insanlığa yakışmayan bir iğretilik vardı sanki. Kır atın kayboluşundan sonra köy kendini dünyadan soyutlamış bir Olimpos laneti ve yalnızlığına bıraktı. Bütün tanrıların var olduğu yer ama yıkılmaya da çok müsait bir yer. Köy artık eski köy değildi. Dedem yeni ve bambaşka bir dünyada yaşıyor gibiydi, kimsenin akıl sır erdiremediği kimsenin sırrına vakıf olamadığı bir dünya. İnsanlar anlayamadıkları şeyleri çok basit bir şekilde tarif ederler. Bu yüzden dedeme delirdi dediler, iyi saatte olsunlara karıştı dediler. Ama kimse dedemin hüznünü anlatacak bir tek kelime söyleyemedi. Dert çekenin halinden dert çeken anlar demişti annem. Dedemin hüznünü anlatacak en güzel söylemi de annem buldu yine. ‘Deden yas topluyor kır atın hatırasında’ evet dedem hayatında değer verdiği tek şeyin bedelini ömrü boyunca yas toplamakla ödedi. Her akşam kır atı gözledi. Her sabah erkenden kalkıp kır atın ya ölüsünü ya da dirisini bulmak için dağ bayır gezdi durdu. Kır atı bulamadı en azından dirisini…

Önümdeki metni okumaya devam ettikçe olaylar daha ilginç bir hal alıyor. Bezginliğini ve yılgınlığı masaya bırakan adamın kır atın hatırası ile nasıl bir alakası olabilir ki? Önümde açık olan ve okundukça da yazılmaya devam eden hikâyeyi bitirdikten sonra ‘Deden yas topluyor kır atın hatırasında’ başlıklı bir öykü yazacağım. Öyküye çok hızlı bir giriş yapıp sonra bir süre kaleme ve kâğıda küseceğim. Sonra çocukken gördüğün ölü atın donuk bakışlarını hatırlayacağım. Dünyayı ve hayatı gören gözümü o atın donuk bakışlarında bıraktığımı hatırlayacağım. Yazmak için tekrar masamın başına geçtiğimde öykü aynen şu cümlelerle başlayacak: ‘Hüznüne yenik düşenlerin çaresizliği ile oturdu masaya…’

Ben daha dört günlük iken halam beni kır ata bindirmiş. Dedemin torunlarından hiç kimseye nasip olmayan bir şey bu kır ata binmek. Ben doğarken dedem beni kucağına almış kulağıma ezan okuduktan sonra ‘Kır ata layık bir yiğit olasın.’ demiş. Annem o anı anlatırken hâlâ gözleri dolar. Deden en sevdiği şeyi o gün sana bıraktı dedi. Ama bu dünya ne kır atın küheylanlığına ne de dedenin yiğitliğine layık bir yer olabildi. Kır atın yel gibi gidişini elinden aldığı gibi dedenin de yiğitliğini ve umudunu aldı. Ben bu eve gelin geldiğimde deden bana şöyle tepeden tırnağa bir baktı. Sonra kır atı elime verdi yerine bağlamam için bu onun birisini aileye kabul etme biçimiydi. Çok fazla konuşmaz, anlatacağı her şeyi az sözle anlatırdı. Suskunluk onun en önemli şeyleri bile anlatma şekliydi. Onun suskunluğu dünyanın kirli gürültüsü karşısında bir anıt gibi yükseliyordu.

Kır atla tarif edemeyeceğim bir bağ oluşmuştu aramızda. Çocuk aklımla ona sorular sorup cevaplar alıyordum. Annem beni kaç defa kır atın yanında uyumuş kalmış olarak bulduğunu gülerek anlatırdı bana. Evimizin mutluluğu, bereketi başlı başına kır atın varlığına bağlanmış gibiydi. Kır at ortadan kaybolunca evimizin de köyümüzün de bütün dirliği düzeni bozuldu. Annem bana çok sonraları anlattı. Kır attan sonra köye yıllarca yağmur yağmadı. Köydeki herkes birer birer yerlerini terk ettiler. Giden herkes köyü unuttu, köy de onları unuttu. Yıllarca orada yaşayan insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular. Bütün yaşanmışlıklar bir varmış bir yokmuş gibi oldu sanki. Kır atın köyde dokunulmazlığı vardı. Annem bunları anlatırken o günlerin içinde kayboluyordu bakışları. Kimse ona dokunma cesaretini gösteremezdi. Kır ata dedenden gayrısı binemedi, ne oğulları ne torunları ne de etrafın en namlı binicileri. Deden sen doğarken sende bir ışık gördü de onun için sana bıraktı en değerli varlığını sanırım. Senden önce kimse kır atla öyle bir ünsiyet kuramamıştı dedenden başka. Bu yüzden kır at sana dedenden kalan en büyük mirastır. Şimdi masa başına geçip anlatılan hikâyeyi okuyacağına kalk oğul dedenin mirasına sahip çık. Sevinçler, doğumlar olduğu gibi hüzünler ve ölümler de bizim mirasımızdır. Dedenin hatırasına sahip çık. Hatırla çocuğum. Kır atın eve dönüşünü beklediğin akşamın o dar vakitlerini hatırla. Sen ki en ağır hatıranın en ağır hüznün en karanlık ölümün mirasçısısın. Kimse kendi varlığını inkâr edemez. Sen de edemezsin. Kalk dedeni bul. Deden hâlâ bir yerlerde kır atı arıyor. Git onu bul. Ona de ki; dede sen ve kır atın efsane oldu ben annemin anlattığı her şeyi eksiksiz yazacağım ve sizin ruhlarınızı birleştireceğim. Dedeni huzura erdir yoksa sana sütüm helal değil bilesin.

İşte benim kır atla maceram böyle başladı. Eğer anlatıyı buraya kadar okuduysan ki ben yazarken kan damladı gözlerimden ne yapman gerektiğini çok iyi biliyorsun.

Evet, anlatıyı bu kısma kadar okumuştum. Ne yapmam gerektiği hakkında ise en ufak bir fikrim bile yoktu. Okuduğum anlatıda sanki herkes bana sesleniyordu ama benim bütün bunlarla ne alakam olabilir, peki yılgınlık ile masaya oturan adamın işlevi neydi bu anlatıda? Senin bu sorularına cevap vermek isterdim ama anlatacaklarım henüz bitmedi. Eğer anlatıyı sonuna kadar okursan her şeyi anlayacaksın sonra da istediğin yazabilirsin. Ama sakın unutma bir hikâyeyi tam olarak anlatmak istiyorsan kahramanlarını sızılarının sebebini bulman gerekiyor. Dedem madem kır atı sana miras bıraktı o mirasa sahip çıkacaksın. Bu yenilmişlik hissinden başka şekilde kurtulamazsın. Yılgınlık ve bezginlik ile masanın başına geçip uydurma bir şeyler yazmaya çalışmak yerine hayalinin en derin yerlerine inip kır atı bulmalısın. Eğer onu bulabilirsen beni ve bu öyküde anlatılan herkesi de kurtarmış olacaksın. Daha önemlisi dedemi hüznünden kurtaracaksın. Sana bütün bunları bir öykü yazasın diye anlatmıyorum. Bizi bu hüzünle çevrili hikâyeden kurtar diye anlatıyorum.

‘Anne beyaz atım bugün gelir mi?’ Annenin gözlerinde bulgur bulgur yaş. Ağıt yakmaktan sesine bir acı çöreklenişti sanki. Bir iki kez yutkundu ‘A benim yiğit oğlum deden senin beyaz atını getirmeye gitti ya, deden de gelecek beyaz atın da gelecek.’ Dedem o gece yarısı eve geldi her yeri kan içindeydi. Annem dedemin o halini görünce bir feryat kopardı. Dedem babamın yanına gitti. Onu kolundan tuttu, gözlerinin içine baktı. ‘Kır atımı vurmuşlar oğul ölüsünü görmeden inanmam ben onu bulmaya gidiyorum. Köydeki bütün at sahiplerini at hırsızlarını bu işle ilgisi olan herkesi öldürdüm. Benim olan her şey senindir yarından tezi yok evini aileni al git buralardan. Çok cana kıydım sizi rahat bırakmazlar.’ Babam sadece başını salladı. Başka bir şey diyemedi. Sonra benim yanıma geldi kucağına aldı beni. Hayatımda ilk kez öptü. ‘A benim yiğit oğlum, kır atıma layık gördüğüm tek varlık, sana ya kır atı bulup getireceğim ya da sana bir kır at efsanesi getireceğim. Sen yıllar sonra bunları hatırlamayacaksın. Ama şunu bil ki; kendini bulman için kır atın hatırasına sığınmaktan başka çaren kalmayacak. O zaman işte o zaman sana anlatılan her şeyi yazmaya başlayacaksın ama ben sana kır atı anlatmadan yazamazsın. Yazsan bile o yazdığın şeyler hep eksik kalır. Şimdi bir de benden dinle kır atımı.’ dedi, gitti.

Köyden çıktıktan sonra bir daha o köyün adını bile almadık ağzımıza. O köyden bize kalan sadece kır at ve onun yokluğunda herkesin perişan olmuşluğu oldu. Ben on beş yaşına geldiğimde annem bana bir defter verdi. Çok eski bir defterdi bu. ‘Al oğul bu sana dedenden kaldı, bizde yiğitlik yaşı on beştir. Deden bunu bana verirken aslanıma bunu on beş yaşına girdiğinde ver bizim kim olduğumuzu bilsin de ona göre yaşasın ne yaşayacaksa dedi.’

Annem defteri verdikten sonra her şeyin bir anda değiştiğini hissetim. Ben artık eskisi gibi değildim, ne de dünya eski dünya. Sen de eskisi gibi olamayacaksın. Yılgınlığın ve çaresizliğin bir kır atı saklayamayan bu yalan dünyada yaşamanın verdiği mecburiyetten ileri geliyor. Ve sen bütün bunları yazmak için masaya oturacağın zaman kendini bulmak için yola çıkmış olacaksın bir anlamda. Kır atın donuk gözlerinde kalan masum yanını yeniden kazanmak için onun hatırasına sahip çıkacaksın.

Hüznüne yenik düşenlerin çaresizliği ile masaya oturduğumda bir öykünün içinde ne aradığımı sordum kendime. Sonra beni hüzün ile masaya oturtan adamın da derdinin dağlar kadar olduğunu gördüğümde bir köşeye çekilip olan biten şeyleri sessiz sedasız izlemeye başladım.

Yazmaya başlayınca bir adamın hüznünü anlatacaktım güya. Ama bir yerden daha doğrusu kendi içimden bir yerlerden çıkan hayalet gelip öykümün içine yerleşti. Kır attan bahsetti. Dededen bahsetti. Galiba benim hikâyemden bahsetti. Kır atı bulmak için bu anıların peşinden gitmekten başka çarem yok. Kır atı bulmak kendimi bulmak anlamına geliyor bir yerde.

Bir gün güz ayına doğru arkadaşlarla ava çıktık. Uzun bir av olacaktı. Yanımıza birkaç haftalık yiyit giyit aldık. Altımda babamdan kalan bir doru at vardı. Hızlıydı. Güzeldi. Ama benim için sadece bir attı o kadar. Günlerce dağ bayır ova düz durmadan avlandık. Çok geyik çok domuz çok şahin vurduk. Hepsini heybelerimize yükleyip eve doğru dönerken evliya dağı derler bir dağın yamacında durduk. Dağın tepesinden bembeyaz şavkıyan bir şey gördüm. Hemen dürbünü tutum gözüme, ilk görüşte aşk nedir onu bildim. Bir kır at dağın en yalçın yerinde otlayıp durur. İçime bir ateş düştü. Nereye baksam kır atı görür oldum. Dağın eteğinde biraz dinlendikten sonra eve doğru yeniden yola koyulduk. Ama bende bir hal oldu. Aşk nedir tanıdım. Arkadaşlar ne oldu diye sorduklarında geçiştirdim. Yoksa o kır atı tutup ele ayağa düşürürlerdi. Eve gelene kadar kır atın görüntüsü gözümün önünden gitmedi. Av ganimetlerini eve bıraktıktan sonra şöyle bir uzanayım diye yatağıma geçtim. Yorgun değildim ama içimdeki gizi açığa vurmamak için bir zaman gözden ırak olmaya karar verdim. Bir kır at sevdası nedir sen bilir misin oğul? Sana miras bıraktığım tek şeyin ortadan kaybolduğunu nasıl hazmedeyim? İşte bütün köyün erkeklerini benim kır atımı koruyamadıkları için bir gece içinde telef ettim. Gözümü dahi kırpmadım. Yine olsun yine yaparım. Bir kır atı koruyamayan erkeğe ben erkek mi derim. Aklımı kır atın yokluğunda yitirmeden önce köy hâlâ yerli yerindeydi. Kır atın yokluğu beni ve benimle birlikte herkesi yuttu. Yatağımda fazla duramadım. Dağın tepesindeki görüntüsünden başka bir şey yoktu aklımda. Sanki orada beni bekliyordu. Gel de beni al der gibiydi. Duramadım. Hemen yerimden kalktım. Koşar adım evden çıktım. Kır ata gidiyordum. Ömrümün sevdasına doğru gidiyordum. Ayaklarım kanat takmıştı sanki. O kadar uzun yolu öyle kısa bir zamanda gittim ki; sanırsın kır at orda bekleyen bir Süleyman ben ise onun önüne getirilen Belkıs tahtı. Beni fark edince şöyle başını kaldırdı. Öyle bir baktı ki; o anda birbirimize mühürlendiğimizi anladım. Yanına yaklaştım korkarak. Kaçıp giderse ömrümün tamamı da onunla birlikte gidecek gibi hissediyordum. Oğul, aşk bundan gayrı nedir? Eğer bir gün yazarsan bana anlatmaya çalış. Köydeki herkesi öldürüp dağa çıktıktan sonra devlet peşime çok asker saldı. Ama izimin tozunu bile bulamadılar. Kır atın ölüsünü bulmayınca, bulunca başında dövünmeyince, kır atın bir bakışı için dünyayı yakmayınca, canımı onun yoluna vermeyince, ben yorulursam ben vazgeçersem kır at ile geçirdiğim her an bana bin kez haram olsun. Ne kadar zaman kır atı aradım bilmiyorum hâlâ da arıyorum. Ve unutma oğul sen yazdıkça ben kır atı aramaya devam edeceğim. Ne zaman ki; sen kendi hikâyenin peşine gidersen işte o zaman ben de aradığım huzuru bulurum.

Dedemin yazdıklarından bir bölüm naklettim sadece. Çünkü defterin başında bana hepsini okuma, hepsini aşikâr etme diye yazmıştı. Dedem hâlâ başka bir zaman diliminde kır atı arıyor. Aklını kır atın yelesine takmış hayali onu nereye götürüyorsa oraya gidiyor. Dedem dağa çıktıktan sonra kimse ondan haber alamadı. Sırra kadem bastı. Ama biz ve civar köydekiler bir daha at ölüsü görmedik. Bilinen bütün namlı at hırsızları ölü bulundu. Kimse çözemedi bu durumu.

Yenilmişliğinin nişanını iki kaşının arasında bir ur gibi taşıyan adam okudukları karşısında hayretten gözlerini açmış bıyıklarını ısırıyordu. Bütün bu hikâyeyi kim anlatmıştı onlara?

Hikâyeyi anlatmaya başlarken bir başkasının hikâyesi içinde kendi hikâyemi anlatmak istememiştim. Ya benim hikâyesini anlattığım adam ile hikâyem çok benziyor ya da ben onun hikâyesini anlatmaya çalışırken o benim hikâyemi anlatıyor. Üçüncü ve belki de en anlamsız ihtimal de benim zamanında ağırlığından korkup da yaşamayı reddettiğim hikâyeyi başka bir evrende yaşıyor olmam.

Sana sadece şunu söylemek istiyorum; bizi bu sıkıştığımız hikâyenin içinden sadece sen çıkarabilirsin. Kalemi eline alıp yazmaya başlayınca bizi buraya sen hapsettin. Buradan çıkarmak da yine sana düşüyor. Ya beni dedemin hatırasının peşine gönder ya da sen emanetine sahip çık.

Galiba artık ne yapmam gerektiğini biliyorum. Kendimi de bu hikâyenin içine hapsetmeliyim. Hüznüne yenik düşenlerin çaresizliği ile masaya oturan adamla konuştuktan sonra kendimi hikâyenin içine hapsettim. Ona dedim ki eğer ben gelemezsem benim ve kır atın ve dedemin ve diğer evrendeki hayatlarımın hikâyesini anlat ama sakın hikâyeye hüznüne yenik düşenlerin çaresizliği ile oturdu masaya diye başlama.

Tanju Kildiş Arşivi