Dizlerinin arasına gizlediği ellerini ağzına götürüp ‘hoooh’ diyerek bir nefes üfledi avuçlarına doğru. Bir güzel ovaladı küçücük ellerini. Kazağının buz tutmuş kollarının içine sokarak ısıtmaya çalıştıysa da bu sefer omuzları açıkta kaldı. Atkısız ve beresiz başını omuzlarına doğru gömdü, kollarını koltuk altlarında birleştirdi ve boya sandığının üstüne oturdu. Aklında cebindeki bozukluklar vardı. Kalkmalıydı, müşteri bulması gerekiyordu, hesabına göre beş ayakkabı daha boyamalıydı. Yoksa ne kardeşine söz verdiği resim defterini alacak parayı denkleştirebilirdi ne de altı su çeken ayakkabılarını tamir ettirebilirdi. Sığındığı saçağın altından başını uzatıp sokak lambasının ışığından karın şiddetini kontrol etti ve terlikleri alıp müşteri aramaya çıktı.
Vitrinleri; çam ağaçları ve Noel Baba figürleriyle süslenmiş dükkânların arasında yeni yıla girmek için birbirleriyle yarışan insanlara her seferinde aynı çaresiz ifadeyle soruyordu:
“Boyayalım mı abi?” diye. Lokantalara ve kahvehanelere de uğruyordu hem müşteri bulma ümidi hem de biraz ısınma isteğiyle. Masaların arasında ürkek ürkek dolaşırken birisi seslendi:
“Boyacı!” Koşarak yanına gitti:
“Buyur amca!” Müşteriyi kaçırmak istemiyordu. İçi ısındı birden.
“ Badem yağın var mı lan?” Kare papazı attı adam.
“Var amca.” Umutlandı çocuk.
“Al şunları, adam gibi boya yoksa para mara vermem ha!” Bu sefer sinek beşli attı.
“Tamam amca.” Adamın bu sözünü hiç umursamadı.
“Cila mila sürme sakın.” Bu eli kaybetti adam.
“Tamam amca.” Sonunda bir müşteri daha bulmuştu işte.
Terlikleri adamın ayağına giydirip ayakkabıları aldı ve kahvenin hemen dışında boya sandığının başına geçti. Burnunu çeke çeke, önce ayakkabının çamurunu güzelce sildi. Gözlerinin önüne küçük kardeşinin yalvaran yüzü geldi. “N’olursun abicim, bana resim defteri al. Bütün arkadaşlarımın defteri var. Öğretmenim çok kızdı geçen hafta.” Daha sonra fırçayla iyice tozunu aldı iki ayakkabının. ‘Annem meraklanmıştır.’ diye geçirdi içinden; ‘Saat epey geç oldu.’ Boyalarını da sürdükten sonra parlatma fırçasıyla fırçalayıp güzelce parlattı ayakkabıları. ‘Sobanın başında biraz ısınsam kahveci kızar mı acaba.’ Badem yağını da sürüp işini bitirdi. Ayakkabıları alıp müşterisine götürdüğünde, adam gözünün ucuyla bakıp,
“Aferin lan, güzel boyamışsın.” diye sırıttı. Tatlı bir tebessüm oturdu çocuğun yüzüne. Ayakkabıyı adamın ayaklarının önüne koyup terlikleri aldı.
“Kaç para?” Maça as oynadı.
“İki lira amca.”Umutla adamın eline bakıyordu çocuk.
“Ne iki lirası lan, ayakkabı mı boyatıyoz yeni ayakkabı mı alıyoz ha!” bu eli de kaybetti adam.
“…”
“Al aha sana bi lira.” Yeni elin kâğıtlarını dağıtmaya başladı.
“Ama amca…” büyük bir hayal kırıklığı okunuyordu gözlerinden.
“Ne amcası lan!” Kendi kâğıtlarını eline alıp sıraya koydu.
Gözleri doldu, ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Birden kahvecinin gür sesini duydu: “Hişt çocuk, al paranı da çık hadi buradan. Şimdi polis molis gelecek, bi de senin için uğraşmayalım.” Kahveci bir yandan çocuğu azarlıyor bir yanda da sobayı harlıyordu. Polis lafını duyunca içi üşüdü çocuğun. Boynunu büküp gözyaşını elindeki terliklere akıttı. Kahveci sobanın kapağını kapatıp çocuğun üstüne yürüyerek tekrar bağırdı:
“Çıksana lan dışarı! Ne dikilip duruyon orda!”
Bir lirayı cebine koyup hem kahveciye hem müşteriye sessiz bir çığlıkla söve söve çıktı kahveden: Kendi kendine hem söyleniyor hem de ağlıyordu. ‘Babam burada olsaydı görürdünüz siz! Babam burada olsa hiç korkmazdım lan sizden. Gösterirdim ikinize de gününüzü’ Kahveden çıkarken televizyondaki alt yazıya takılmıştı gözleri:
“Yeni yıla sayılı dakikalar kaldı…”
Tekrar caddeye çıktığında içine daha şiddetli bir üşüme geldi. Bir süre kaldırımda gidip geldi. Her zaman bekleştiği saçağın altında boya sandığının üzerine oturup çaresiz gözlerle caddeden gelip geçen mutlu insanları izlemeye başladı. Buz tutan geceye inat caddedeki insanlar eğlenmek için adeta birbirleriyle yarışa girmişlerdi. Kimisi; ‘Hoş geldin yeni yıl!’ diye bas bas bağırıyor kimisi zil zurna sarhoş olmuş, zikzaklar çizerek yürüyor; aileler gecenin yorgunluğunu taşıyamayan çocuklarını kucaklarında uyutmuş, eğlenceye kaldıkları yerden devam ediyordu. Tam ümidini keseceği sırada genç bir adam seslendi çocuğa:
“Delikanlı gel bakalım böyle!” Koşarak gitti çağrıldığı yere doğru.
“Buyurun abi!” Hem ümitle gülümsüyor hem de soğuktan titriyordu. Genç adam şaşırdı çocuğu bu halde görünce:
“Güzelim, sen napıyosun bu saatte sokakta?”
“Ayakkabı boyuyorum abi.” Kardeşine verdiği sözü tutabilecekti galiba. Eğer bu abiler ayakkabı boyatırsa evine rahat rahat gidebilirdi.
“Gecenin bu saatinde ne ayakkabı boyaması, ailen nasıl izin verdi sana?”
“…”
Bu soruyu cevaplamayı hiç sevmiyordu, sustu, yüzünü yere eğip öylece durdu. Diğer genç yüreklendirmeye çalıştı çocuğu:
“Konuşsana delikanlı, neden cevap vermiyorsun? Ailen nasıl izin veriyor senin bu saatte dışarıda olmana?”
“Benim babam öldü!” diyebildi sadece gözlerinden sıcacık birkaç damla yaş dökülürken. Gençler bu cevabı beklemiyor olmalılar ki birden şaşırdılar. İki genç birbirlerine bakıp çaresizce başlarını yere eğdiler. Çocuk, bu bir anlık sessizlikten korktu. ‘Yoksa bu abiler ayakkabı boyatmayacaklar mı? Allah’ım n’olur boyatsınlar. Eğer bunlar ayakkabı boyatırsa hemen eve gidicem.’ diye korku ve ümitle karışık dualar etti içinden.
“İyi hadi, şu bizim ayakkabıları da boyayıver bakalım.” dedi gençlerden biri. Çocuğun gözlerinin içi parladı.
“Hemen abi!” diyerek koştu, boya sandığını alıp gençlerin yanına geldi. Hem ayakkabı boyuyor hem de abilerin sorularını cevaplıyordu büyük bir iştahla:
“Adın ne bakalım senin?”
“Ömer.”
“Kaç yaşındasın Ömer?”
“12.”
“Üşümüyo musun oğlum bu soğukta, üstünde bi mont bile yok?”
“…”
“Kardeşin var mı senin?”
“Var abi, iki tane. Biri, ikiye gidiyo; diğeri daha bebek.”
“Baban ne zaman öldü?”
“Yazın. İnşaattan düştü dediler.”
“Başka kimseniz yok mu size bakacak?”
“…
“Tamamdır abi, bitti.” dedi gülümseyerek.
Gençlerden biri cebinden yirmi lira çıkarıp uzattı.
“Abi bozuğun varsa bozuk ver.” dedi. ‘Annesinin gözü de yolda kalmıştır şimdi. Şu parayı da bi alsın hemen eve gidecekti.’
“Tamam tamam üstü sende kalsın.”
“Olmaz abi.” diye itiraz etti. Babası geldi gözünün önüne ‘Hakkın olmayana sakın tenezzül etme.’ diyerek sıkı sıkı tembihlemişti onu. “Hakkım olmayanı almam ben!” Gençler bir kez daha şaşırdılar, birbirlerinin gözüne mahcup mahcup baktılar:
“Peki, kaç para borcumuz?”
“Dört lira abi.” dedi kendinden emin bir şekilde ‘Mahallenin köpeklerini nasıl atlatacaktı bu saatte. Işık da yoktu ki sokaklarında. Babası olsaydı hiç korkar mıydı köpeklerden! Ah, şimdi babası burada olsa…’
Dört lirasını cebine koydu, bütün bir senenin yorgunluğunu boya sandığına kilitleyip, omzuna astı, kardeşinin yalvaran sesiyle annesinin gözyaşlarını. Işıklı caddelerden karanlık sokaklara doğru yola koyuldu. Üşüyen ellerini cebine sokmuş; bir yandan ısıtmaya çalışıyor bir yandan da cebindeki bozuklukları sayıyordu el yordamıyla. Bir restoranın önünden geçerken içerden gelen seslere kulak kabarttı ve o tarafa doğru döndü. “5, 4, 3, …” Yolun ortasında öylece kalakalmıştı. İçerdeki ekranda konfetiler havada uçuşuyordu. Restorandaki insanlar sıcacık bir eğlenceye boğulmuş, yeni yıl için güzel dileklerini sıralıyorlardı yüksek sesle: “Bütün dünya insanlarına mutluluk istiyorum.” diye bağırdı koca göbekli bir adam. Ardından samimiyetsiz bir kahkaha attı. “Bol para ve sağlık istiyorum.” dedi sarışın bir kadın.
“İyi bir iş, güzel bir eş!” diye takip etti onu genç bir adam.
Ömer, yolun ortasında kendinden geçmişçesine ekrana kilitlenmişti. Yeni bir ayakkabı istiyordu yeni yıldan, bir de kardeşinin öksürüklerinin kesilmesini…
Birden acı bir fren sesi duyuldu… Havaya fırlayan boya sandığını gördüler, bir de yola saçılan bozuk paraları…

