Söyleyemediğim cümleler benim içimde debelenirken iki tane polisin çatılmış kaşları gözlerime batıyordu. Tepemde yalnız bana yöneltilmiş ışıkla kendimi ilk kez önemsenmiş biri gibi hissediyordum. Hani sahneye bir şarkıcı çıkar, tek bir ışık ona odaklanır da herkes pürdikkat onu dinler ya… İşte şimdi de sahnede ben vardım. Herkes beni dinliyordu. Bir çocuk karakolunda tepemde iki polis ve bir lamba ile karanlık bir sorgu odasında sahneleniyordum. Hoş, iki polis dışında beni izleyen kimse yoktu ama lamba hala bana kendimi önemli hissettiriyordu.
Mahallemizdeki göçmen danışma ofisini neden taşladığımı anlatmam bekleniyordu. Gece yarısı herkes evinde uyurken hangi güç beni yatağımdan kaldırıp göçmen ofisini taşlamaya itmişti? Arkamda kim vardı, 15 yaşındaki bu çocuğu maşa olarak kullanabilecek olan kimlerdi? Yoksa ben bir terör örgütü üyesi miydim? Eğer beni bu eyleme itecek kimse olmadıysa benim ve göçmen yurttaşlarımın yararı için açılan bu ofisi nasıl olur da taşlardım? Ve daha nice benzer sorular, masaya atılan yumruklar, yüzüme sıçrayan tükürükler, atılan tokatlar ile birlikte önemsendiğim hissini yavaş yavaş kaybediyordum. Çünkü sahne artık bir dövüş pistini andırıyordu. Fakat bu pistte adil olmayan bir şeyler vardı. Orantısız güç, tanınmayan savunma hakkı… Bu pistte kazananın olmayacağı çok açıktı, zira ne onlar vurmayı kesiyor ne de ben sordukları soruları cevaplayabiliyordum. Türkçe bildiğimi söylememe rağmen “Konuşsana çocuk, hani Türkçe biliyordun?” deyip küfürler savuruyorlardı. Sonunda kendimi ifade edemediğim kanısına varıp bir mütercim çağırdılar. Fakat öyle çok hırpalanmıştım ki halimi anadilimde bile anlatacak mecalim kalmamıştı. Sorguya bir gün ara verdiler ve beni hastaneye götürdüler.
Kendimi biraz topladığıma kanaat getirdiklerinden diğer gün beni tekrar sorgu odasına aldılar. Bu defa sahnede beni izleyenlerin sayısı mütercimin katılmasıyla beraber 3 olmuştu. Önceki gün sorulan soruların hepsini daha sakince sormaya başladılar. Mütercimin müşfik tavrı beni biraz rahatlattı. Yurttaşımın beni anlayacağından emin bir halde sorulara cevap verdim. Olayın olduğu geceyi ve öncesini anlatmaya sıra geldi. Mütercim her şeyi detaylarıyla beraber anlatmam gerektiğini söyledi. Ses tonumu kontrol ederek anlatmaya başladım.
2
Göçmen Danışma Ofisi hayatımıza gireli 3 ay olmuştu. İltica ettiğimiz mahallenin yakınında bir apartmanın altındaki dükkan benzeri bir mekana kurulmuştu. Kuruluş aşamasında mekana her gün yeni bir şey geliyordu. Kapısı, penceresi takılıyor, içi dayanıp döşeniyordu. Benden iki yaş küçük kardeşim Nasır ile beraber her gün bu apartmanın önünden geçtiğimizde değişimleri hayretle izliyorduk. Burasının ne olacağıyla ilgili tahminlerimiz her geçen gün boşa çıkıyordu. Ofisin tabelası asılana kadar birçok ihtimali konuşmuştuk. Belki orası bir market olurdu ve biz de orda çalışıp para kazanabilirdik. Fakat tabela asıldığında oranın aslında hiç de tahmin etmediğimiz bir yer olduğunu anlamıştık. Tabelada hem Türkçe hem Arapça “Göçmen Danışma Ofisi” yazıyordu. Arapça yazdığını görünce şaşkın gözlerle birbirimize baktık. Kardeşim hafif gülümser gibi oldu, gözleri parladı. Ama benim ciddi ve şüpheli bakışlarımı görünce kendisi de aynı hali takınmaya başladı. Biraz daha yaklaşıp ofisin içine bakmak istedik. Ofisin dış duvarlarına boylu boyunca cam döşenmişti, pencerelere takılmış çizgili perde olmasa aslında içerisi çok rahat görülebilirdi. Karşı koyulmaz bir merakla adeta pencerelere yapıştık. İçerisi aydınlıktı. Bir sürü masalar ve sandalyeler karışık bir biçimde ortada duruyordu. Etrafta kimse görünmüyordu. İçerinin gizemine öyle dalmıştık ki arkamızdan bir el omuzlarımıza dokununca irkildik. Daha önce mahallede hiç görmediğimiz bir adamdı bize dokunan. Uzun saçlarını arkadan toplamış, kulağında metal küpeler ve kollarında tuhaf figürlü dövmelerle yirmili yaşlarda genç bir adamdı. Gür sakallarının arasından dudaklarını tiksinerek büktüğü, burnunu kırıştırdığı öyle belli oluyordu ki, uzun zamandır yıkanmadığımızın utancını adamdan bir adım uzaklaşarak belli ettim.
“Siz kimsiniz? Ne arıyorsunuz burada? Para mı istiyorsunuz? Arapça yazıyı gördünüz hemen damladınız tabi, para falan yok size gidin hadi!” diyerek bizi azarladı.
Türkçe bildiğimizi anlaması için kelimeleri vurgulayarak ve ses tonumu yükselterek:
“Para falan istemiyoruz! Ya siz kimsiniz? Burayı ne için açtınız?” dedim.
Tuhaf adam kaşlarını çatarak ve tükürüklerini yüzümüze sıçratmaktan çekinmeden bağırarak:
“Benim ülkemde bana kim olduğumu soruyorsun aptal çocuk!” dedi.
Hışımla ofisin kapısına yöneldi. Cebinden çıkardığı anahtarları tek tek kapının kilidine takıp kapıyı açmaya çalıştı. Dördüncü denemede doğru anahtarı buldu. Biz hala bu sebepsiz hiddetin şaşkınlığıyla adama bakarken, o içeri girdikten sonra cam kapıyı bir güzel kapatıp, aşağılayıcı bakışlarla kilidi 3 kere döndürdü.
O gün kardeşimle hiç konuşmadan eve yürüdük. Yürürken bir yandan iş bulabilir miyiz diye etrafımıza bakındık ama ne onda ne de bende heves kalmıştı. Göçmen Danışma Ofisi’ni düşünüp duruyordum. Bu ofis bizim için açılmış olmalıydı ama sanki burada yapılacak şeylerin öznesi biz olmayacaktık. Belki de bizi geri göndermek için açılmıştı. Bu yüzden bizden nefret eden insanları çalıştırarak bizi bu ülkeden kaçırmak için uğraşacaklardı. Kardeşime bu olayı anneme ve diğer kardeşlerimize anlatmamasını tembihledim.
O olayın üzerinden on gün geçmişti ki bir sabah bozuk bir hoparlör sesiyle uyandık. Merakla kapıya çıkıp baktığımızda sokağa park edilmiş bir araba gördük. Araba tanıdıktı. Mahallenin muhtarı bu arabayla dolaşıp anonslarını yapardı. Genellikle arabadan inmeye tenezzül etmezdi ama bu defa hoparlörün azizliğine uğradı. Arabadan inip yüksek sesle anons yapması gerekti. Önce yarım yamalak Arapça sözcükler söyledi. Sonra vazgeçerek Türkçe konuşmaya başladı:
“…Mahallemizde sizlere hizmet vermek üzere Göçmen Danışma Ofisi kurulmuştur. Ofisin açılışı için hepinizi yarın saat 12’de bir servisle evlerinizden alıp açılışa götüreceğiz. Hepiniz o saatte hazır olup servisi bekleyin. Anlayan anlamayana anlatsın! Haydiilelligaa!” konuşmasına o yavan kahkahasını da ekledikten sonra koca göbeğini arabanın kapısından geçirmeye çalıştı. Arabanın hareket etmesiyle beraber konuşmayı dinleyen herkes birbirine bir şeyler mırıldanıp kapılarını kapattılar.
Diğer gün sabah erkenden kalkmıştık. Annem 3 küçük kardeşimi sırayla banyo yaptırmaya uğraşıyordu. Önündeki mavi leğene küçükten büyüğe hepsini sırayla alıp üçer tas ılık su döküp gönderiyordu. Annem buraya gelmeden önce hepimizi en az yarım saat banyoda tutar iyice temizlendiğimizden emin olmadıkça çıkarmazdı. Çıktıktan sonra da lavanta kokulu kolonya ile ellerimizi yüzlerimizi ovardı. Bundan 8-9 sene evvel. Kendi evimizdeyken. Yurdumuzdayken. Şimdi üçer tas su ile yapılan banyo seremonisi boş bir ritüeldi ama yine de yapılmalıydı. Biri 10 diğeri 12 yaşında olan iki kız kardeşimiz de kendilerince hazırlanmaya çalışıyorlardı. Kardeşim Nasır’la beraber onların bu curcunalı halini seyrediyorduk. Nasır birden bana dönüp:
“Abi, biz bugün o yere, açılışa gitmesek olmaz mı?” dedi. Onaylayarak başımı salladım.
“Ben de hiç istemiyorum. Servis gelmeden evden çıkabilirsek bu eziyetten kurtuluruz.” dedim. Beraber ayağa kalkıp gitmek için hazırlanırken, arkamızdan annemin bağırdığını duyduk. “Bugün oraya bizi yalnız göndermeyeceksiniz değil mi erkekler?” İkimiz de suçüstü yakalanmış gibi anneme baktık. Bize erkekler diye seslenmesi boşuna değildi. Evin en büyük erkekleri bizdik. 15 ve 13 yaşında iki erkek… Ailemizi koruma görevi bize verilmişti. Bu yüzden yapılacak şey belliydi. Saat 12’de servis geldiğinde üzerimize sinen koruma içgüdüsüyle servise ilk biz bindik.
Oraya vardığımızda mahallede oturan neredeyse tüm göçmen aileler oradaydı. Ofisin sahipleri olduklarını anladığım tuhaf giyimli kadınlar ve erkekler bir köşede kahkahalar atarak konuşuyorlardı. Biz daha ne olduğunu anlamadan takım elbiseli, altmışlı yaşlarda şişman tıknaz bir adam kürsüye çıktı. Yanındaki mütercim kız ile tokalaştıktan sonra birçok gereksiz teşekkür ile konuşmasına başladı. Ofisin açılma amacını uzun uzun anlattı. Arada kullandığı İngilizce kelimeler beni rahatsız etti. İçten içe bir öfke duydum. Bu ofis bizim sorunlarımızı yetkili kişilere danışmamız için açılmıştı. Her gün burada çeşitli seminerler olacak, kadınlar gelip sorunlarını anlatacak, çözümler üretilecek, çocuklar burada etkinlikler yapacak, oyunlar oynayacak sonra da ofisten mutlu mesut ayrılacaklardı. Ne pembe bir avutma tablosu! Fakat üstüne basa basa dillendirdikleri tek şey burada kesinlikle para yardımı yapılmayacağıydı.
Tıknaz adamın konuşması bitince bir sunum gösterisi olacağını söylediler. Sunumun ilk sayfasında Avrupa Birliği logosu gözümüze sokulurcasına büyütülmüş bir şekilde konulmuştu. Bunun nedeni ilerleyen sayfalarda anlaşılıyordu. Bu ofis Avrupa Birliği’nin katkılarıyla kurulmuştu ve bu proje için tek nefeste söylenemeyecek paralar fonlanmıştı. Ne muhteşem bir merhamet! Belki de bu ofis, kapılarını göçmenlere kapatan Avrupa’nın vicdanının bir ürünüydü. Ya da hala “Bize gelmeyin de nerede durursanız durun.” demenin bir başka şekliydi. Bilmiyordum ama bu ofisle ilgili içime sinmeyen bir şeyler olduğunu hissediyordum.
Açılışı takip eden günlerde ofisin çalışanları tek tek göçmen aileleri ziyaret edip, ailedeki herkesi kayıt altına alıyorlardı. Bahsettikleri etkinlikleri düzenleyip sık sık kapılardan servis ile milleti topluyor, ofise götürüyorlardı. Biz Nasır’la hiç gitmedik. Gitmemekte de direndik. Fakat gitmeyerek ailemize kötülük yaptığımızı bilmiyorduk. Kız kardeşlerimizin tavırları oraya gittikçe değişmeye başladı. Bir gün gelip “Koroya katılacağız, şarkı söyleyeceğiz.” diyorlar bir gün gelip başörtülerini çıkartmak istiyorlardı. Büyük kız kardeşim bir gün elinde bir kitapla geldi. Kitabın üzerinde çok da anlamadığım bazı kelimeler vardı. Başlığında anlamsız harfler diziliydi. “LGBT” ne olduğunu anlamaya çalışmak için kitabın içine baktım. Bu anlamsız harflerin birleşiminin ne anlama geldiğini öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Büyük bir hiddetle kitabı parçalara ayırdım. Nasır’la beraber evin önünde bir tenekeye ateş yaktık ve kitabı yaktık. Kız kardeşim kitabın ne olduğunu bilmediğine yeminler ediyordu. Göçmen ofisinde herkese dağıtılmış, okunup gelinmesi öğütlenmişti. Kitabı bitirip özetleyene büyük ödüller konmuştu. Hiddetim arttıkça yerimde duramadım. Gece de uyuyamadım. Sabah ilk işim ofise gitmek ve olan biteni yerinde görmekti. Ben de oradaki faaliyetlere katılmak için gidiyor gibi gözükecektim. Yaptığım biraz casusluk olsa da bizi öldürmek değil süründürmek isteyen bu oyunu çözmeliydim.
Ofisin içerisinde bir süre boş boş dolandım. Kitaplıktaki kitapları incelemeye çalıştım. Bazılarını anlamak için çabalasam da Türkçe bilgim yetmedi. Herkesi aşağıya faaliyet alanına toplamışlardı. Ben de gitmeye yeltendim ama toplantı odası dedikleri yerden hararetli konuşma sesleri duydum. Odanın önünde durdum ve içeride konuşulanları dinledim:
“Bu çok önemli bir proje arkadaşlar. ABD bu proje için Tam 180 bin dolar fon veriyor. Bu fonu birkaç göstermelik şart ile dilediğimizce kullanabiliriz ve bunun için ABD’nin sadece 3 kati şartı var. Fonu kullandığımız faaliyetlerin 3 ana amacı olmalı. Birincisi göçmenlerin topluma uyumunu sağlamak için dil kursu vermek ve böylece dillerini tamamen Türkçeleştirmek, ikincisi onların ABD kültürünü benimsemesini sağlayacak faaliyetler oluşturmak, dans, müzik vs. olabilir, ve üçüncü şart …” dışarıdan gelen bir sesle korkarak oradan uzaklaştım.
Kanım dondu. Ne düşünmem gerekti bilemedim. Düşmanın babamı şehit eden silahları şimdi de bizim ruhlarımıza yönelmişti sanki. Yaşamak için geldiğimiz beldede ruhlarımız birer birer vurulacaktı. Amerikalılaşacaktık. Onların 180 bin dolarlık merhameti başka ne amaçla olabilirdi ki? Önce silahlarıyla yurdumuzu satın aldılar, sonra da dolarlarıyla dinimizi, dilimizi satın almaya çalışıyorlardı.
Üç gece boyunca uyumadan plan yaptım. Oranın yerle bir olması için elimde hiçbir şey yoktu. Yakalanmamak için ne yapsam boştu. Kardeşim Nasır’a hiçbir şeyden bahsetmedim. Bana bir şey olursa evin en büyük erkeği o kalacaktı. Üç gece boyunca kurduğum aptal planlar beni tatmin etmeyince, olayın olduğu o gece evden sessizce çıktım ve göçmen ofisinin önüne geldim. Aklımda kız kardeşimin utanmış yüzü vardı, yaktığımız kitabın ne olduğunu anladığı zaman yüzünün geldiği hali unutamıyorum. Bir de babamın yüzünü unutamıyorum, şehit olurken ki gülümseyişini…Sen bunun için mi şehit olmuştun baba? Bunlar aklımdan geçerken her adımda hiddetim daha da arttı ve önüme çıkan her büyük taşı kucağıma topladım. Ofise attığım her taşta lanetler yağdırıyordum. Ofisin tüm camları tuzla buz olduğunda, evlerin pencereleri açılıp meraklı başlar dışarı baktığında, çok geçmeden polis arabasının sirenleri duyuldu. Ben acizce, dermansızca, düşmanlarıma en fazla bunu yapabilmiş olmanın üzüntüsüyle dizlerimin üstüne çöktüm. Ve avazım çıktığı kadar bağırdım:
“Baba! Sen bunun için mi şehit olmuştun?”
3
Mütercimin gözyaşları eşliğinde beni tekrar nezarethaneye gönderdiler. Hakkımda verilecek olan karar belliydi. Ülkede en ufak bir suç işleyen Suriyeli, ülkesine geri gönderilecekti. Fakat benim cezam bu değildi esasında. Yıktığım ofisin yeniden yapılacağını, belki bunun gibi birçok ofisin daha kurulacağını bilmek benim en büyük cezamdı.
Suriye’ye döneceğim için içimde onurlu bir sevinç de vardı.
Bedenim ve ruhum Amerikalılaşmadan gerçek bir şehit olabilecektim.
Babam gibi.

