Kadınlar Çocuklarına Onun Adını Veriyor, Onun Şerefini Taşısın Diye: Şehadetinin 50. Yılında İmam Abdullah Harun
TEMMUZ Sayı: 36 - Ekim 2019

“Şevk hayatımın aracıdır.

Allah düşüncesine dalmak yoldaşımdır.

İnanç gücümün kaynağıdır.

Hüzün dostumdur.

Bilgi silahımdır.

Hakikat kurtuluşumdur.

İbadet alışkanlığımdır.

Bütün insanları sevmek inancımın özüdür.”

Güney Afrika Malay Müslümanları,

Kap Camilerinde Bulunan Levhalardan

Irkçı Sömürgeciliğin Siyasal Rejimi: Apartheid

Dünya modern tarih dönemleri içerisinde ırkçılığa dayalı ayrımcı politikalar, siyahî düşmanlığı, sömürge konuları tartışılmaya başlandığında ilk akla gelen siyasal uygulamalardan birisi de Güney Afrika’da kurulan Apartheid Rejimi’dir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki siyahî karşıtı politikalar ve ırkçı ayrımcılığı, Avrupa’da Nazizm uygulamaları, Hitler ve Mussolini örnekleri, Rusya’da Stalinci soykırım uygulamaları v.b. gibi dünyanın birçok yerindeki gördüğümüz benzer uygulamalar ile liste uzayıp gider.

Ancak Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulamaya konulan Apartheid Rejimi kendisinden sonra ortaya çıkan faşist, renk ayrımcılığı ve ırk üstünlüğü anlayışına dayanan tüm uygulamaların isim babası da olmuştur.

Güney Afrika’ya 1800’lerin özellikle ikinci yarısından sonra gelen, başta Hollandalılar ve İngilizler olmak üzere Kıta Avrupa’sının sömürgeci öncü güçleri, klasik uygulama olan kaynakların Avrupa’ya taşınması yerine bu bölgeye yerleşmeyi seçtiler. Bu gün de ülkenin en büyük ve kalabalık şehri olan Johannesburg çevresinde, 18.yy sonlarında, zengin maden yataklarının bulunmasıyla birlikte bu bölgeye büyük bir göç hareketi oldu. Burası zamanla Avrupalı beyaz tenliler ile yerli siyah tenlilerin yoğunluklu yaşadığı bir bölge haline geldi. Kendilerini Afrikanerler olarak adlandıran Batılı sömürgeciler, zengin toprakları ve madenlerin işletilmesini aşama aşama ele geçirdiler. Bunun için yapılması gereken işe en uygun vasıtaları da istedikleri gibi kullanarak! Akabinde İngilizler hâkimiyetini kurmak üzere bölgeye saldırınca 1910 yılında Güney Afrika Birliği kuruldu. Bu dönemde beyazlara siyasal yetkiler ve haklar tanındı. 1913 yılında yayınlanan ayrımcı anayasa ile siyahîlerin yaşam alanları belirlendi. Bağımsız toprak işleme, tarım yapma, tarım arazisi kiralama hakları gasp edildi. Siyahîler, ancak beyazların çiftliklerinde ücretli işçi olarak çalışabileceklerdi.

“Apartheid Rejimi 1948 yılı sonrasında Güney Afrika’da Ulusal Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan, kurumsallaşarak ilerleyen ve ırk ayrımına dayanan bir rejimdi. Rejim 1948 yılı itibariyle başlayarak 1990’lı yıllara kadar devam etmiştir. Birçok insan çeşitli işkencelere uğramış, hayatını kaybetmiş ve evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Aslında 1948 yılından önce de Güney Afrika’da ayrımcılığa sebep olan politikalar yoktu denemez. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında daha fazla emek gücüne ihtiyaç duyulması üzerine siyahîler yine bu ihtiyacı gidermek için kullanılmışlardı. Fakat zorunlu ve ayrılıkçı politikaların kurumsallaşması ve sürekliliği bakımından 1948 itibarıyla iktidara gelen rejim önemli rol oynamaktadır.” [6]

“Kimin hangi işi yapacağının yanı sıra, kimin hangi işte daha iyi olduğuna dahi faşist Apartheid rejimi karar vermiştir. Siyahîlere uygun görülen bazı işler ise hademelik gibi bedensel işlerdir. Siyahîlerin ve beyazların aynı üniversiteye gitmeleri de yasaklanmıştır. Bunların dışında kimin nerede yaşayacağı devlet tarafından belirlenmiş ve bunu meşrulaştırmak adına devlet ‘yanlış bölgelerde yaşayan insanlar’ sloganını kullanmıştır. Yeni yerlere taşınmak zorunda kalan ailelerin çocuk ve yaşlı üyeleri ise yeni koşullara adapte olmakta zorluklar çekmiş, çeşitli hastalıklara yakalanarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Yeni yerleşim yerlerindeki hijyenik olmayan yemek ve sulardan ötürü kolera, sıtma, tifo gibi hastalıklar yayılmıştır. Beyazlar ve siyahlar arasında çıkan herhangi bir anlaşmazlık sonucunda yargılama işlemini yapabilmek için ülkede yaşayan insanların kimlikleri kayıt altına alınmıştır. Herhangi bir davada beyazların ve siyahîlerin ‘yargı önünde eşitliğinden’ bahsedilemez.” [6]

“Güney Afrika’da 15'inci yüzyılda köle ticareti ile başlayan sömürge düzeni 20’nci yüzyılın sonuna kadar ırkçı bir yönetim anlayışla devam etti. Beyaz ırkın üstünlüğüne dayanan ayrımcılık, 1958 yılında Apartheid (ırk ayrımı) sistemi ile yasalaştırıldı. İnsanların renklerine göre sınıflandırılması esasına dayanan bu sistemde beyaz azınlık dışında kalan siyahlar ikinci sınıf vatandaş olarak kabul ediliyordu. Bunun sonucu olarak ülkede yaşayan siyahlar acımasız kurallara uymak zorunda bırakıldılar. Devletin sunduğu sağlık ve eğitim hizmetlerinden siyahlar beyazlara göre daha az faydalanıyor, siyahların herhangi bir siyasi faaliyet yapmalarına izin verilmiyordu. Siyahlar parti kuramıyor parlamentoda temsil edilemiyordu. Irkçı yönetime karşı verilen mücadele çeşitli örgütler ve oluşturulan kongrelerle [Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ve Pan-Afrika Kongresi (PAC)] yıllarca devam etti. Kimi zaman kanlı çatışmaların yaşandığı uzun direniş sürecinin ardından nihayet Mayıs 1994'te özgürlükçü bir yönetime, çok partili demokratik sisteme geçildi.” [4]

“Apartheid yönetiminin başlaması ile Güney Afrika toplumu üçe bölündü. Beyazlar, melezler ve siyahlar. Beyazlar üstün sınıf kabul edilirken siyahlar en aşağı sınıf olarak kabul edilmiş her türlü haktan mahrum bırakılmışlardı. Kalırt (Colored) olarak isimlendirilen Cape Malay Müslümanları ise siyahlara nazaran daha fazla haklara sahip olmalarına rağmen, beyazların altında bir sınıf olarak kabul edilmişlerdi.” [5]

“Apartheid, Güney Afrika’da “beyaz”ların “siyah”lara karşı resmî olarak üstün tutulduğu bir rejimin, dahası 50 yıldan fazla süren sancılı bir sürecin ismi. Bu süreç, Güney Afrika’da ırkçılığın hüsn-ü tabirlerle güzel gösterilmeye çalışıldığı, beyazların diğer bütün ırk ve etnik unsurlardan daha üstün olduklarının kabul edildiği, on binlerce insanın öldürülüp, yüz binlerce ırkçılık/Apartheid karşıtının senelerce hapishanelerde kaldığı bir utanç dönemi. Apartheid rejimine karşı Güney Afrika halkının verdiği mücadelede Müslümanların katkısı ise büyük.” [3]

Güney Afrika’da Apartheid rejimine karşı verilen mücadelenin kahramanları çoktur. En popüler olanı ise hiç kuşkusuz, 1964 yılının kışında, 46 yaşındayken ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Nelson Mandela’dır. 1982 yılında Pollsmoor Hapishanesine nakledilinceye dek, Cape Town’ın açıklarındaki Robben (Fok) adasında tam 18 yıl yaşadı. 27 yıl hapiste kalan Mandela 1991 yılında özgürlüğüne kavuşmuştur. Akabinde de tüm Güney Afrikalıların nerdeyse oy birliği ile ilk siyahî Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Elbette Güney Afrika mücadelesi Mandela ile sınırlı değildir. Rahiplerden Müslüman kadınlara, Gandi’den Marksistlere oradan köylülere ve nihayet Müslümanların büyük önderi İmam Harun’a kadar uzanan geniş bir direniş ordusuna tekabül eder.

Nelson Mandela

1918 yılında, Güney Afrika'nın Doğu Cape eyaletinde küçük bir köyde doğdu. Dedesi Thembu aşiretinin kralı, babası ise kabile şefiydi. Güney Afrika'da aşirette çağrıldığı takma adla “Madiba” diye bilinir.

Rolihlahla Dalibhunga adıyla doğdu; ancak öğretmeni kendisine, İngilizce “Nelson” ismini verdi. Annesi Hristiyan Metodist mezhebine bağlı olduğundan, Metodist yatılı okullarda okuduktan sonra Güney Afrika'da siyahların öğrenim görebildiği tek üniversitede hukuk eğitimi gördü.

Yerli halkın beyazlara karşı hak mücadelesini savunan Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) ilk kez 25 yaşındayken ve eylemci olarak 1943 senesinde katıldı. Daha sonra ANC Gençlik Kolu’nu kurdu ve başkanlığını üstlendi.

Öğrenimini tamamladıktan sonra ilk avukatlık bürosunu, ortağı Oliver Tambo ile beraber 1952 yılında Johannesburg'da açtı.1950'li yıllara gelindiğinde ırk ayrımcılığı etkisini göstermeye başlamıştı. Nelson Mandela, Afrika Ulusal Kongresi'nde etkin rol almaya başladı. Daha militanca bir örgütlenmeyi savunan Mandela, defalarca tutuklandı, siyasi faaliyetlerde bulunması yasaklandı.

Beyazların ve siyahların beraber yaşadığı bir Güney Afrika hayalini paylaşan Güney Afrikalı komünist beyazlarla yakınlaştı. Mandela ve Tambo, birlikte, siyah çoğunluğu baskı altında tutan, beyazların kurduğu Ulusal Parti'nin uygulamaya başladığı ırk ayrımcılığı sistemine karşı kampanya yürüttüler.

Mandela, 1956 yılında 155 eylemciyle beraber en ağır düzeyde vatana ihanetle suçlandı ama hakkındaki suçlamalar, dört yıl süren duruşmaların ardından düşürüldü. Irk ayrımcılığına karşı direniş, her geçen gün büyüdü; özellikle de siyahların nerede yaşayıp nerede çalışacaklarını sınırlayan yasalara karşı tepkiler güçlendi. ANC’nin 1960 senesinde yasa dışı ilan edilmesiyle, diğer parti üyeleriyle beraber saklanmak zorunda kaldı. Irk ayrımcılığı giderek daha fazla hissedilmeye başlandı; 1960 senesinde 69 siyahın polis tarafından öldürüldüğü Sharpeville katliamı, bir dönüm noktası oldu. Bu olay, barışçı direnişin de sonunu getirdi. O sırada ANC’nin başkan yardımcısı olan Mandela, ordu ve hükümet hedeflerine karşı silahlı mücadele başlattı, ANC’nin silahlı kanadını kurdu.

Bir süre sonra hükümeti devirmeye ve halkı kışkırtmaya çalışmakla suçlanarak tutuklandı ve hapse atıldı. Mandela, Afrika Ulusal Konseyi'nin on üyesinin ırk ayrımı güden rejimi yıkmak amacıyla yaptıkları eylemlerden dolayı yargılandıkları meşhur Rivonia davası sırasında, kendi savunmasını yaparken, demokrasi, özgürlük ve eşitlik konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirecekti:

“Ben, tüm insanların uyum ve eşit fırsatlara sahip şekilde beraberce yaşadığı, demokratik ve özgür bir toplum idealini benimsedim. Bu, uğrunda yaşamak ve ulaşmak istediğim bir idealdir. Ama gerektiğinde bunun uğrunda ölürüm de.” [7]

Nelson Mandela, 1964 yılının kışında, 46 yaşındayken ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. [7]

Direnişin Gizli Kalesi Müslüman Kadınlar

“Apartheid rejimi karşıtı mücadelede Müslümanların katılımının önemli özelliklerinden birisi de rejime karşı açıkça mücadele etmiş, yasaklanmış ve çabalarından ötürü hapse girmiş çok sayıda kadının bulunmasıdır. Örneğin Dadoo ve Kathrada gibi insanlarla birlikte 1950’li yıllarda ön cephede yer alan Fatima Seedat, Winnie Mandela’nın yakın arkadaşı sosyolog Fatima Meer, Güney Afrika’da en uzun süre politik tutuklu olarak kalan Amina Desai, Ghadja Christopher, Amina Cachalia, Zainab Asvat, olağanüstü bir gazeteci olan Zubeida Jaffer, 1956 yılındaki İhanet Davası’nın tek Müslüman kadın sanığı Amina Dawood, Johannesburg’da kendisine atfedilmiş bir hastane olan Rahima Moosa, evinde Mandela ve diğer aktivistler tarafından düzenli olarak akşam yemeği yenilen Amina Pahad, kendisi de hapse girmiş, kocası Robben Adası’na gönderilmiş Nina Hassim ve daha niceleri… Diğer Müslüman toplumlarda, Müslüman kadınlar genelde toplumun çok da içinde bulunmazken, Güney Afrika’da Apartheid karşıtı aktivistlerin çok önemli bir kısmı kadınlardan oluşuyordu. [3]

İmam Abdullah Harun

“Bazı insanlar vardır, hayatlarını başkalarının özgürlüğü için adamışlardır. Özgürlük için hapislerde yaşamayı, sürgünleri ve ölümleri göze alırlar. İnanç onları her zaman güçlü tutar. Bu insanlar içimizde yaşayan kahramanlardır. İmam Abdullah Harun ve Nelson Mandela bizim için savaşan, mücadele eden, insanlığımızı bize hatırlatan kahramanlardan sadece ikisi.

Nelson Mendela, Güney Afrika’da Apartheid rejime karşı mücadele etmiş, hayatının en verimli 27 yılını hapislerde geçirmiş, özgürlüğün sembol liderlerinden biri. Mandela’nın özgürlüğe uzanan uzun yolu Güney Afrika’nın Pearl kasabasında adi mahkûmların bulunduğu bir hapishanede başlamıştı. Irkçılığa karşı büyük bir mücadele veren Mandela, hapishaneden çıktıktan sonra Cape Town’daki City Hall binasında yaptığı konuşmada bu savaşın sadece siyahların beyaz ayrılıkçı yönetime değil, tüm insanlar adına yapıldığını söylemişti.

İmam Harun, Mandela kadar popüler değil, ama ondan daha anlamlı bir mücadelenin sembol ismi. İmam Abdullah Harun Apartheid rejimin ilk kurbanlarından biri. İmam Harun’un özgürlük için ödediği bedel hayatını kaybetmesi ile sonuçlanmış, Mandela gibi özgürlüğüne bu âlemde kavuşmasa da, Allah için yaptığı bu mücadele sonucunda zindanda şehadet şerbetini içerek kavuşmuştur.” [5]

“İmam Abdullah Harun, Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesinde derin izler bırakmasına rağmen Apartheid sonrası kuşak tarafından yeterince tanınmıyor. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, Güney Afrikalı Müslümanların imam Harun’un özgürlük mücadelesini yeterince kavrayamamalarıdır.”

“Güney Afrika’nın Apartheid rejimine karşı özgürlük mücadelesinde Müslümanların önemli bir katkısı var. Mandela’nın 27 yıllık hücre arkadaşı Ahmet Kathrada, gazeteci Şefik Merton, Zübeyde Cafer bu örneklerden sadece birkaçı. İmam Harun’un gerek Mandela gerek diğer özgürlük mücadelecilerinden farklı kılan unsur, İmam’ın özgürlük mücadelesinin temelinde İslam dininin etkisinin olmasıdır. İmam Harun, ayrılıkçı rejime karşı savaşını inanç temeli üzerinden sürdürerek, İslam’ın özgürlüğe uzanan yolda bir referans olduğunu Güney Afrika Müslümanlarına ve Mandela’nın lideri olduğu Afrika Ulusal Kongresi’nin üyelerine gösterebilmişti.” [5]

“İmam Harun, Cape Malay Müslümanlarının özgürlüğü için mücadele etmiş biriydi. Bu mücadele Tanu Baru’nun 1780’li yıllarda elleri ve ayakları zincirlenmiş olarak Hollandalılar tarafından getirilmesi ile başlamıştı. Baskı ve zorluklara rağmen ayakta kalabilen, dinlerini ve özlerini kaybetmeyen bir halkın mücadelesiydi bu.” [5]

“İmam Harun genç yaşta Claremont Camiine imam olarak atandıktan sonra farklı bir mücadele dönemini başlattı. O yıllarda siyah Müslümanların camilere girmeleri yasaklanmıştı. İlk defa imam Harun camileri siyahlara açarak kendi camisinde beyaz, siyah ve melezin aynı safta namaz kılacağını, Allah katında hiçbir ırkın, sınıfın birbirine karşı üstün olmadığını gösterdi.” [5]

İmam Harun’un ilk defa siyahlarla melezleri aynı camide buluşturması, Güney Afrika’nın sosyal tarihi açısından bir devrimdir.

“İmam Harun siyahlar, melezler ve beyazlar arasında bir farklılık olmadığını, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit oluğunu düşünüyordu. Mandela da hapisten çıktığında yaptığı ilk konuşmada beyazın siyaha, siyahın da beyaza karşı herhangi bir üstünlüğü olmadığını sadece Güney Afrika’da halkların değil tüm dünyada yaşayanların birbiri ile eşit olduğunu söylemişti.”

Abdullah Harun’un Mandela ile ortak yanlarından biri de Filistin için duyarlıklarıydı. İlk defa Güney Afrika’nın gündemine Filistin’i getiren imam Harun’dur. 1952’de camide yaptığı bir konuşmada Filistin özgür olmadan ümmetin özgür olamayacağını söylemiş, Güney Afrikalıların Filistin mücadelesine destek vermelerini istemişti. 1960’larda editörü olduğu Muslim Views gazetesine Filistin haberlerini taşımıştı. Mandela ve arkadaşlarının Filistin’i de ilk kez İmam’dan duyduklarını söyleyebiliriz. Çünkü yıllar sonra Mandela, “Filistin özgür olmadan bizim özgürlük mücadelemiz tamamlanmış olmayacaktır” diyecekti.

Hikâye Başlıyor

İmam Harun’un hikâyesi aslında benim için bir çocukluk hikâyesidir. 1980’lerin herhalde ikinci yarısında evimize gelen bant tiyatroları ile başlayan bir hikâye. Hicret, Hz. Ebu Bekir, Ammar Bin Yasir, İmamın Öldürülüşü kasetleri ile girmiştik bu hayal dünyasına. Onun kendi hikâyesinin esaslı başlangıcı ise 1956 yılında Kap’ın Claremont banliyösündeki El-Camia Camii’nde Peygamber Aleyhisselam’ın doğumu vesilesiyle tertip edilen mevlit gecesinde cemaatin 32 yaşındaki Hacı Abdullah’ı hem o kılınacak namaz hem de bundan sonraki önderlik için kendilerine imam tayin etmesiyle başlamıştır.

“Kap Malayları olarak bilinen Müslüman Malayların yaşadığı Kap’ta, farz ibadetlerinin önderi, Kur’an’ın açıklayıcısı, gençlerin öğütleyicisi, yaşlıların danışmanı, kederlilerin teselli edicisi, ruhça güçsüz düşenlerin onarıcısı olarak. Büyük sorumluluklar bunlar. Ama imamın işi bu.” [9]

Ne ki kadere kurşun işlemez. Bu geceden tam on üç yıl sonra, dopdolu bir mücadele ile geçen on üç yılın ardından yine bir mevlit gecesi program esnasında, tarihler 28 Mayıs 1969’u gösterirken yapılan bir baskın sonucu girdiği zindandan şehadete yol alacaktı. Mevlit ile başlayan yolculuk yine bir mevlit ile nihayete erecekti. Birinci viladetten ikinci viladete. Birinci doğuştan ikinci doğuşa. İmam Abdul Harun, hapishanede öldürülen en az üç Müslüman’dan bir tanesidir; diğerleri ise Ahmed Timol ve Babla Saloojee’dir.

“İmam Abdullah Harun’un ailesi Ümit Burnu’na uzun seneler önce Malezya’dan getirilmiş bir Müslüman aileye dayanıyordu. Ailesi Cape Town’ın Claremont şehrinde yaşıyorlardı. Aynı mahallede uzun yılladır komşuluk yaptıkları Osmanlı kökenli aileler de mevcuttu. Harun ailesini bizzat tanıyan bu Osmanlı kökenli ailelerin bir ferdi olan Hişam Nimetullah Efendi’nin aktardığına göre İmam Abdullah Harun’un babasının aynı mahallede olan bakkalından alışveriş yaptığını ve bakkala her girişinde onu Sultan Abdülhamid Han tuğralı Kur’an-ı Kerim’i okuduğunu söylemişti. Hakikaten Sultan Abdülhamid döneminde Güney Afrikalı Müslümanlara defaatle Kur’an-ı Kerim hediye edildiği arşiv kaynaklarından anlaşılıyor.” [1]

Abdullah Harun, 8 Şubat 1924 yılında Cape Town’da doğmuştur. Daha birkaç aylıkken annesini kaybetmiştir. Annesinin ölümünden sonra halası Meryem küçük Harun’u himayesine aldı. O, Talfalah İlkokulu’na gider; halası Meryem Hanım’ın tedrisinde dini eğitimini tamamlamaya gayret ederdi. 14 yaşında hafız olmuştu. İslami eğitimindeki eğilimine binaen ailenin ekonomik sorunlarına rağmen Abdullah Harun Mekke’ye gönderildi. İki yıl Mekke’de hem İslam eğitimi hem de Arapça’da uzmanlaştı. Mekke’de meşhur Şeyh Abdurrahman el-Alavî el-Mâlikî’nin öğrencisi oldu. Güney Afrika’ya dönünce Şeyh Abdullah Taha Gamildien ve Şeyh İsmail Ganief’in yanında yetişti. Bir aktivist olarak yetişmesinde Şeyh İsmail Ganief’in büyük rolü vardır.

1955 yılında Claremont’taki Stegman sokağında bulunan El-Camia Camiine imam olarak tayin edildi. İmam Abdullah Haron bu camideki faaliyetleriyle farklı düşünce yapısını ortaya koymuştu. Camide bay-bayanlar için kurduğu dini sohbet programlarıyla hem yeni yetişen neslin bilinçlenmesini hem de din eğitiminin sosyal hayattaki rolünü öğrenmelerini sağlıyordu. 1958 yılında Ebubekir Fakir, İsmail Saban, Reşit Saban, Kerim Sadan, Sait Galant, Sadık Galant ve Ebubekir Hattas gibi tanınmış Müslümanlarla Claremont Müslüman Gençlik Cemiyeti’ni kurdu. Abdullah Harun, 1959 yılında “İslami Ayna” manasına gelen Islamic Mirrors adında aylık bir dergi ve yine aynı yıl içerisinde arkadaşlarıyla Muslim News adında bir gazete çıkarmaya başladı. İmam Abdullah Harun aynı zamanda gazetenin editörü olarak çalışıyordu. Siyaset, ekonomi, İslam ve kültür politikalarının tartışıldığı gazete kısa zamanda Apartheid hükümetinin dikkatini çekmişti. Tüm bu faaliyetleriyle Abdullah Harun farkında olarak ya da olmayarak düşman topluyordu. Özellikle 1961 yılında Call of Imam adlı Apartheid rejimini protesto eden kitapçığın basım ve dağıtımıyla tehdit almaya başlamıştı.” [1]

“Onun bu liderlik vasfı sadece kendi Müslüman çevresinde değil Apartheid rejimine karşı tüm renk ve dinlerdeki insanlara da umut olmuştu. Cape Town’ın en yoksul ve siyahî kesimin meskûn olduğu mahalleleri Langa, Guguletu ve Nyanga semtlerinde halkla buluşup toplumsal tepki ortaya koymak için dini liderlerle yaptığı toplantıları halkın yanında hakkın sesi olduğunu ortaya koyuyordu.” [1]

“7 Mayıs 1961 yılında, İmam Abdullah Harun, Apartheid hükümetinin uygulamaya koyduğu bölgelerin ırk ve renklere göre ayrıldığı kanunun İslam’a ve insanlığa aykırı olduğuna yönelik Cape Town Drill Hall’de yaptığı konuşması çok ses getirmişti. 1961 yılında yaptığı bu konuşma, 1903 yılında Müderris Hişam Nimetullah Efendi’nin Cape Town İslam Cemiyeti başkanı olarak yaptığı konuşmadan farklı değildi.”

“1960’larda Abdullah Harun, Güney Afrika Melez Haklar Kongresi (SACPO) mensuplarından Barney Desai ile de sıcak münasebetler geliştirmişti. 1965 yılında Apartheid hükümetinin Group Areas Act adındaki faaliyeti başladığı zaman bu uygulamadan etkilenen binlerce mağdurdan birisi de İmam Haron ve ailesiydi. Bölgelerin beyaz ve beyaz olmayan insanlara göre ayrılmasında zor olan elbette tek sorun sadece başka bir semte taşınmak değil hafızalardaki hatıralar, yaşanmışlıklar ve geride bırakılan komşular, izleri günümüze kadar silinmeyecek bir travmanın oluşmasına sebebiyet vermişti. İmam Harun Lansdowne semtindeki baba evini bırakıp ailesi ve üç çocuğuyla daha şehrin dışında olan Athlone semtine taşınmıştı. İmam Harun maddi olarak altından kalkmak için bir taraftan da Wilson Rowntrees şekerleme fabrikasında satış elemanı olarak çalışıyordu. O sebepten ötürü Athlone semtinde bir ev inşa edebilmişti.”

“1961 yılında yürürlüğe giren Yeni Cumhuriyet anayasası siyah çoğunluğu yok sayarak onların fikrini almadan uygulamaya konuldu. Bu anayasaya karşı siyahlar tarafından yükselen protesto, gösteri, konferans ve grevler tüm ülkeyi sardı. Abdullah Harun bu adaletsiz anayasaya karşı yapılan gösteri ve grevlere cami minberinden bizzat destek verdi. Cemaatini grevin üç günü boyunca oruç tutmaya davet etti. Harun çok geçmeden kendini siyasi mücadelenin içinde buldu. Bizzat üyesi olmamasına rağmen Afrika Ulusal Kongresi’ne destek verdi. Abdullah Harun yaptığı vaazlarda ırk ayrımı siyasetine şiddetle karşı çıkıyor ve Müslümanları üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet ediyordu.” [4]

“Abdullah Harun, mücadelesinin amacını şu cümlelerle ortaya koyuyordu: ‘Bizim amacımız beyaz ırkı yok edip yerine siyah ırkı getirmek değildir. Maddeye dayanan bir ayaklanma hiç değildir. Bizim davamız Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen ırkçı-laik Güney Afrika Cumhuriyetine karşıdır. Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, beyaz olsun, siyah olsun insanları sömürüden ve zulümden kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmaktır. Biz ırkçı değiliz. Biz insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğuna inanırız. Ve her kim olursa olsun bu inancımızı kaim kılıncaya kadar mücadeleden geri durmayacağız.’ Irkçı yönetim için belki Abdullah Harun'un en tehlikeli hareketi ANC ve PAC örgütleri ile ilişki içinde bulunmasıydı. Abdullah Harun bu kongrenin liderleri ile görüşüyor ve özellikle gençlerin yurt dışına gidip eğitim almalarını teşvik ediyordu.

Abdullah Harun, siyasi tutukluların yoksul ailelerine yardım edip, yaralarını sarmak için uğraşacaktı. Siyasi tutukluların aileleri dışarıda çok perişan durumda bırakılıyordu. Sürekli polis gözetimi altında tutuluyor ve feci yoksullukla baş etmeye çalışıyorlardı. İmam Harun, bu aileler için elinden geleni yaptı.

Siyasi polis PAC üyelerine karşı sürek avı başlatmış ülkede faaliyet göstermelerini engellemek için sıkı takibat yapıyordu. Bu yüzden PAC üyelerinin üst düzey yöneticileri yurt dışına kaçmış faaliyetlerini Mısır ve İngiltere'de sürdürüyorlardı. Abdullah Harun kimi zaman yurtdışına çıkarak gizlice PAC liderleri ile temaslar kuruyordu.

Abdullah Harun, artık sadece namaz kıldıran sıradan bir imam değildi. Tebliğ, irşat, infak hizmetlerinin yanında beyaz azınlığın oluşturduğu istikbara karşı mücadele eden bir mücahitti. İmam Harun'un faaliyetleri siyasi polis tarafından gözleniyordu. Cemaatin içine hükümetin yerleştirdiği ajanlara karşı daha temkinli olması gerekiyordu. Verdiği siyasi demeçlere çok dikkat etmeliydi. Özellikle yurt dışı gezilerinde yaptığı görüşmeler ırkçı rejimin jurnalcileri tarafından takip ediliyordu.” [4]

“1968 yılında İmam Harun, Hacca gitti ve eğitim konularını konuşmak üzere Suudi Arabistan Milli Eğitim Bakanı Hasan Abdullah Ali Şeyh’le görüştü. Riyad’daki ziyaretinden sonra Kahire’ye gidip Müslüman liderlerle görüştü. Oradan Hollanda ve İngiltere’ye gidip bazı görüşmelerde bulunması Güney Afrika Apartheid hükümeti tarafından da takip ediliyordu. Bunun farkında olan İmam Harun Kanada Büyükelçiği’ne yaptığı göçmenlik başvurusu da reddedilmişti. 28 Mayıs 1969 tarihinde Apartheid polisi komiseri Spyker van Wyk, 1967 yılında çıkarılan 6. yasa tasarısının 83. maddesine göre anarşi yaratma bahanesiyle İmam Abdullah Harun’u tutukladı. 123 günlük bu tutukluluk süresince kimseyle görüşmesine izin verilmeyen İmam Harun için Birleşik Parti üyesi Catherine Taylor, 13 Haziran 1969 tarihinde Güney Afrika Emniyet Teşkilatı’na sunduğu dilekçede tutuklanma sebebini hakkında halkın açıklama beklediği izah edilmişti. Polis teşkilatı adına Muller, şüphelilerin tutuklanmasında halka izahat vermek gibi bir sorumlulukları olmadığını hatırlatmıştı.” [4]

Zindandan Uçmağa Varmak

“İlk zamanlarda zalim sorgucular Abdullah Harun’a iyi davranarak kendisinin yardım işleri ile uğraştığını saygın bir yeri olduğunu hatırlatıp kendilerine zorluk çıkarmaması gerektiğini söylediler. Onların istediği sadece kendisi ile ülke içinde irtibat halinde olan PAC üyelerinin isimlerini söylemesi idi. Bunun karşılığında serbest kalabilecekti. Fakat Abdullah Harun bunu hiçbir zaman kabul etmeyecekti.

İmamdan bu yöntemle cevap alamayacağını anlayan siyasi polisler Abdullah Harun’a hayaline bile gelmeyecek hakaret ve küfürlerle saldırdılar. Abdullah Harun’u kaba dayak ile darp ederek konuşturmaya çalıştılar. İstediklerini elde edemeyen zalimler her geçen gün işkencenin dozunu arttırıyor, imamın zarif bedenine elektrik akımı vererek ondan bilgi almaya çalışıyorlardı. Abdullah Harun'un işkence esnasında bir kaburga kemiği kırılmış, vücudunun çeşitli yerlerinde ödemler oluşmuştu. Yapılan işkencelere Abdullah Harun: “ehad, ehad, ehad” nidaları ile karşılık veriyordu. Yanındaki hücrelerde kalan mahkûmlar her gün yapılan işkenceleri ve haykırışları işitiyorlardı. İşkenceler esnasında imamın kaldığı 164’üncü hücreden gelen feryat ve dua sesleri diğer hücredeki mahkûmların günlerini zehir ediyordu. İmamın son günlerinde işkencenin dozu o kadar arttırılmıştı ki Abdullah Harun yerinden kalkamayacak hale geldi.

İmam Abdullah Harun'un işkencede tam olarak yaşadıklarını kimse bilmiyor. Ancak hücreden sızdırabildiği birkaç mektup ve işkence sürecini yaşayan diğer mahkûmların tecrübelerinden yapılan çıkarımlara göre neler yaşamış olabileceği tahmin edilebiliyor. 138 günlük hücre hapsi; küfür, hakaret, zulüm 27 Eylül 1969'da sona erdi.” [4]

“27 Eylül 1969 tarihinde İmam Abdullah Harun’un ailesi alabilecekleri en kötü haberi aldılar. Resmi bildiri, İmam Harun tutuklu olduğu hapishanenin merdiveninden düşerek öldüğü yönündeydi. Fakat yapılan otopside İmam Abdullah Harun’un vücudunda birçok yerinde bulunan işkence gördüğüne dair emareler onun öldürüldüğüne delalet ediyordu. Onun şehit olduğu haberi, bütün Güney Afrika Müslümanları ile kendisini tanıyan, ırk ayrımına karşı mücadelesini bilen diğer Hintlilerle siyahlar arasında kısa zamanda yayıldı.” [1]

Şehid İmam Abdullah Harun 29 Eylül Pazartesi günü, Cap’taki Devil’s Peak Dağı yamaçlarındaki Güney Afrika’nın en eski ikinci mezarlığı Movbrai kabristanına gömüldü. Müslüman mezarlığına defnedildi. Cenaze töreninde otuz bini aşkın bir kalabalık katıldı. 6 Ekim Pazartesi günü, şehidi anmak için yüzlerce kişi St. Paul Katedrali’ne geldi. Toplulukta diplomatlardan, Afrika bağımsızlık hareketi temsilcilerine; İngiltere ve dışından gelen bütün ırklardan insanlardan oluşuyordu. İlk defa bir Müslüman bu büyük Hıristiyan kilisesinde Kur’an’dan ayetler okudu.

O kayıp coğrafyamızın kayıp önderlerinden birisidir. Hakkında, İmam’ın Öldürülüşü kitabından başka elimizde bir şey yok.

İmam Abdullah Harun ile ilgili önemli anekdotlardan biri de, bilge çizer Hasan Aycın'ın Abdullah Harun anısına çizdiği karikatürdür. Hasan Aycın, İmam anısına bir çizgi çizerek “Bocurgat” kitabında yayınlamış ve hissiyatını şu cümlelerle anlatmış: “Abdullah Harun'un biyografisini Türkçede ilk yayınlandığında okumuştum. Beni çok etkilemişti. Hatta ilk oğluma Harun ismini vermiştim. Bir gün bir Afrikalıyla konuşuyorduk. Abdullah Harun'u sorduk, tanımadığını söyledi. Biyografisini anlatmaya kalktığımda boynuma sarılarak: “Sen İmam Harun'dan söz ediyorsun. Onu nerden tanıyorsun? O bir efsanedir. Afrikalı anneler çocuklarını onun destansı hayatını anlatarak büyütürler...” dedi ve bir süre ağladı. O an, hala gözümün önündedir... İmam Harun’u bir çizgiyle yâd etmek istiyordum. Fakat eksik bir şeyler vardı, olmadı... Yıllar sonra bir gece TV’nin düğmesine bastığımda ekranı Güney Afrikalı insanlar doldurmuştu. Mandela’nın serbest bırakıldığının haberi veriliyordu. Mandela ellerini kaldırmış, gülücükler dağıtıyordu. Bir zamanlar Abdullah Harun’un genç cesedinin çıktığı Güney Afrika hapishanelerinden, Mandela ihtiyar bir delikanlı olarak çıkıyordu. Artık gülümseyebilir, kalabalıklara el sallayabilirdi... Eksikliğin tamamlandığını hissettim. Ve “İmam Harun’un Anısına Güney Afrika İçin" çizgimi o gece çizdim.”

Kaynaklar:

1. https://www.afam.org.tr/guney-afrikada-bir-hurriyet-mucahidi-savascisi-sehit-imam-abdullah-haron/

2. https://www.haksozhaber.net/okul/guney-afrikada-ozgurluk-ve-islam-678yy.htm

3. https://perspektif.eu/2014/02/01/muslumanlar-ve-apartheid-karsiti-mucadele/

4. https://www.dunyabulteni.net/tarih-dosyasi/imam-abdullah-harun-un-sehadeti-h130290.html

5. http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/imam-harun-ve-mandela/

6. https://marksist.org/icerik/Teori/6632/Apartheid-rejimini-tarihe-gomen-siyah-ofke

7. https://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2013/12/130329_mandela_kimdir_yasam_oykusu

8. https://www.tarihiolaylar.com/biyografiler/mahatma-gandhi-cv-146

9. İmamın Öldürülüşü, Cardiff Marney – Barney Desai, Özgün Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 184

Mustafa Yılmaz Arşivi