1962 Bulanık/Muş doğumlu. Cağaloğlu’nda yıllarca basın yayın alanında çeşitli yerlerde bulundu. Dergilerde çalıştı, yayın yönetmenliği ve yazı işleri müdürlüğü yaptı.
Birçok sanat-edebiyat ve kültür dergilerinde yazdı. 1988’de Mavera dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Kurucuları arasında yer aldığı Dava Dergisi’nin 1989’da yayın yönetmenliğini yaptı. Kısa bir süre Bu Meydan dergisinde çalıştı. Daha sonra İstanbul’da Kardelen dergisini kurdu ve dört yıl boyunca bu dergiyi çıkardı. 1995 yılında Van’a yerleşti. “Hazan” sanat edebiyat dergisini kurdu, uzun yıllar bu dergiyi yayınladı. Daha sonra Vefa Taşdelen ile birlikte Beyaz Gemi sanat ve kültür dergisini yayınladı, 2011 Van Depremine kadar. Yurt içinde çıkan sanat, edebiyat, kültür dergilerine katkı sundu, sunmaya devam ediyor. Çok sayıda şiir, roman, öykü, deneme kitabı bulunmaktadır.
Eserlerinden bazıları:
Şiir:
Zaman Gergefinde Kitabeler (toplu şiirler-9 kitap), Canana Şiirler, Canın Notasız Son Şarkıları
Deneme:
Erguvanî Yazılar, Şuuraltı Notları
Öykü:
Burada Deniz Vurgun, Üç Yağmur Masalı, İçinde Eylül Biriktiren Kadın, Düş Zamanı Öyküleri
Roman:
Ay Karanlıktı, Yurdunu Arayan Ölüm, Savunma, Mazlum Halepçe, Tuşba’nın İncisi Semiramis, TuşbaYolunda, Dört Şehir Dört Kapı, Hattuşaşlı, Günce: Bilgenin Günlüğü
Söyleşen: Ahmet Can ALTIOK, Tanju KİLDİŞ
-Merhaba. Takdir edersiniz ki klişe lâkin olmazsa olmazımız: Müştehir Karakaya kimdir? Kendinizi tanıtabilir misiniz?
-Merhaba, evet, nedense herkes söyleşiye başlarken hep bununla başlar ve cevap veren de, ben kendimi doğru dürüst anlatamıyorum der, tabii ki ben de böyle diyeceğim. Otuz yıl önce de kendimi anlatamıyordum, şimdi de... Çok şey değişmemiş, ama belki siz Müştehir Karakaya’yı benden daha iyi tanıyorsunuz. 1962 yılında doğdum, uzun yıllar İstanbul’da kaldım, Kardelen dergisi diye bir dergi çıkardım Cağaloğlu’nda, birkaç dergide çalıştım, emek verdim. 95 yılında Van’a gelip yerleştim... Birçok dergiye katkı sundum, birkaçını da ben çıkardım, Hazan gibi, Seyir gibi, Beyaz Gemi gibi... Sayısını bilemediğim, ismini bile hatırlayamadığım kitaplar yazdım, şiir, roman, deneme, öykü, günce, gençlik hikayeleri…Bilmem daha neler…
Edebiyatımıza şu ana kadar kırkı aşkın eser sundunuz. Çocuk kitapları, romanlar, öyküler, denemeler, şiirler... Nesir alanında da en az şiiriniz kadar isminizden bahsettiriyorsunuz ama şairliğinizle biliniyorsunuz. Geçmişte Cağaloğlu’nda yayıncılıkla da uğraştığınızı biliyoruz. Gerek Mavera’nın yazı işleri müdürlüğünü yapmış olmanızdan, gerek şu ana kadar birçok dergi çıkarmanızdan… Haddimi aşmış olursam affınıza sığınıyorum: Dağılmadınız mı?
-Bak ne güzel söylemişsiniz, hayat hikâyemi benden daha iyi söylüyorsunuz... Dağıldığıma dağıldım da, bunları yazmadan önce de dağınıktım, hâlâ toparlanamadım. Kendimiz de dâhil, birçok dalda ürün veren arkadaşları eleştirirdik, illa bir konu üzerinde yoğunlaşalım diye tartışır dururduk. Baktık şiir adamı adam etmiyor, ki etmesi gerekirdi, başka yollara başvurduk, herkesler öyle yaptı. Sayın ki, o nesirlerim de şiirdir... Ben öyle bakıyorum olaya... Zaten iyi bir nesirci olamadım, alnımdaki yaftadan...
Kelimeler ülkesindeki bitmeyen yolculuğunuzda farklı türlerdeki eserlerinizle ve bu eserlerin muhtevasıyla modern bir derviş, modern bir Don Koşit olduğunuzu seziyoruz. Çıkmış olduğunuz bu yolda hayata ve insanlara nasıl bakıyorsunuz? Şiir her şeyi anlatmanıza yetmediği için mi nesire de yöneldiniz?
-Kelimeler…kelimeler…kelimeler... Kelimeler, kullandığınız dil, içinizi dışa, dışınızı içe çevirir. Siz kelimelerin çocuğu olursunuz belli bir zaman sonra. Kelimeleriniz olmazsa siz siz olmaktan çıkarsınız. Sizi ele veren kelimeleriniz yani kullandığınız dil ve üslubunuzdur... Onunla bütünleşirseniz, dervişane baksanız derviş, kral gibi baksanız kral, geda gibi baksanız geda olursunuz. Don Kişot, insanların, nesnelerin, çevrenin içindeki kötü ruhla çarpışıyordu, doğru yapıyordu, kendini akıllı sanan insanlar onu yanlış tanımlıyorlardı. Galiba benim de öyle görünüyor. Ben kendi içimdeki kötü ruhla çarpışırken, elimi diğer mahlûkatın, canlı cansız yaradılmışın içindeki kötü ruha da uzatıyorum, galiba böyle vücut bulunup görünüyorum. Eğer böyleysem sorun yok, yok eğer böyle değilse, hem kendimi hem de insanlığı kandırmış olurum. Hazreti Ali’nin çok güzel bir sözü var: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar”. Şiir aslında yetiyor, ama bazen ne sana ne de çevrene kronik akıl yetmezliği gibi yarı yolda bırakıyor. Ben, çıldırmamak için nesre yöneldim. Yoksa (akıbeti yalnızca Allah bilir) bugüne kadar yaşayamayacaktım, böyle düşünüyorum.
‘Gitmek’ nasıl bir eylemdir ki, kalanı, yani sizi bu kadar yoran?
-‘Gitmek’ her şeyi peşinen bırakmak değildir aslında. Gitmek, çoğu kez nereye, hangi yola gittiğinize bağlı. Siz gidersiniz onlar kovalarlar. Onlar gider siz kovalarsınız. İnsanı yoran bu... Asıl beni en çok kahreden şey, “çıktığın kapıyı sıkı kapama, bir gün geri dönmek isteyebilirsin” sözüdür. Eğer gitmek ölümü ertelemekse, bence gidiniz, yaşam devam ediyor, eğer gitmek yeni bir yaşam içinse o zaman gitmeyiniz... Gideceğiniz yer, yine ayrıldığınız yer olacaktır...
Edebiyatın kalbinin her zaman dergiler olduğunu düşünüyoruz. Eserleriniz çeşitli dergilerde yayımlandı, ilk şiirinizin hangi dergide yayımlandığını hatırlıyor musunuz? Ve... Çok derginin mutfağında bulunduğunuz gibi çok derginin de bizzat bayraktarlığını yaptınız. Peki, dergilerin okul görevi gördüğünü düşünüyor musunuz?
-Hafızamın enbesil yanını sevmiyorum, bazı kronik rahatsızlıklarım yüzünden, diskin bir yarısı silik... Seksenli yılların ikinci yarısında şiirlerimin ve öykülerimin yayınlandığını hatırlıyorum, ancak ilk şiirimin veya öykümün nerede yayımlandığını maalesef hatırlayamıyorum, birçok şey gibi. Evet, size katılıyor ve düşünüyorum. Okul görevi gördüğü kesin, insanlar orada çıraklıklarını, kalfalıklarını, ustalıklarını test ediyorlar. Bugün yaşayan büyük şairler, geçmişteki gibi, mutlaka bir dergi etrafında toplanmışlardır ve seslerini duyurmuşlardır. Kitap çıktıktan sonra şair, şairliğini ilan ediyor, kendinden başka kimseyi tanımıyor. Dergi, tartışılabilen, ürün üzerinden birkaç kişinin görüp öngörüsünü söyleyebilme platformu, arenasıdır aynı zaman. Diğerleriyle kıyas içine koydurur. Ben böyle düşünüyorum...
Dört Şehir Dört Kapı adlı kitabınızda şöyle bir şey söylüyorsunuz: ‘Aşk öyle bir mayadır ki, tuttu mu cennet meyvesi olur, tutmadı mı cehennem zakkumu...’ Merak ediyorum, evet çok geniş tutmanıza rağmen, aşkı neden sınırlandırıyorsunuz? Aşka bir sınır çizmek hangi otoriteden alınmış bir güçtür? Ya da her şair aşkta bir otorite olarak mı görüyor kendini?..
-Aşk’ın bir tanımı yok, ŞİİR gibi. Ben tanım getirmediğime kaniyım. Bir sınırlama olmaması gerekiyor burada. Hiçbir güç AŞK’a bir sınır çizemez. Aşkın kendisi sınırdır zaten. Sarıp sarmalar, kurutur ve yok eder. Kalbin imkânından yararlanıyorsa sınırlıdır, aklın imkânıyla yola çıkmışsa sınırsızdır. İkisini bir arada yoğurmak, her babayiğidin kârı değildir. Her şair kendini otorite görüyor ama yolun sonuna geldiğinde hiçbir şeyi anlamadığını kavrıyor. Ben aşktan bir şey anlamıyorum diyen zaten şiire de açık kapı bırakmaz. Cennet ve cehennemin bir çeşit prototipini, maketini zaten bu dünyada bir nevi yaşıyoruz. Aşk, ikisi arasında gidip gelen bir sapmadır. Ya tutarsa, işidir. Tuttu mu, mutlu olduğunu, cennette olduğunu sanırsın, tutmadı mı, cehennemde... Ben bu kitapta, aşkın kırk metaforunu işlemeye çalıştım küçük çapta olsa bile. Eksim, artımdan çok fazla, affola!
Mavera dergisinin bir sayısında yazdığınız bir yazıda şöyle bir sözünüz var: ‘Bizden önceki şairleri öldürdüler, bizi de hadım ettiler.’ Bu sözden hareketle geçen zaman içinde Türk Şiiri’nin bir düşüş yaşadığını düşünebilir miyiz?
-Geçmiş zamandır, tam hatırlayamayabilirim, tekrar döndüğümde; bunu hayatlarıyla ilgili söylemiş olabileceğimi düşünüyorum. Şiir yolunda ilerlemenin bir arkaikini çizmekmiş muradım. Serbest ve özgür irade ellerinden alındı, bir kalıp içine zorla sokuşturulmak istendi. Kendinden olanı yaşattılar, kendinden olmayanları öldürdüler. Şiirin ölümü ile şairin ölümü farklıdır çünkü. Düşüncelerini öldürdükleri oldu, öldüremedikleri oldu, burada “hadım ettiler”den kastım, şiir neslinin ve soy-sopunun devamlılığını engellemek anlamında kullanmışımdır, kanımca...
Şiir yazmak amansız bir çalışmanın ürünü mü yoksa bilinmeyen yerden gelen bir ilham mı yahut şöyle sorayım: Müştehir Karakaya şiiri nasıl doğuyor?
-Müştehir Karakaya’nın şiiri fevridir, çığlık çığlığadır, kötürümdür, hastalıklıdır, asidir, kuyulardaki inilti, gökyüzündeki yıldırım gibidir. Şiire hiç bir zaman amansız bir çalışmanın ürünü olarak bakmadım. Kültür birikimi, bilgi birikimi, ses, kelime dağarcığı, söz ustalığını dışlamadan, ancak, üç önemli etkiye inanırım. Bir; töz, cevher, yaradılışından gelen bir yetenek, bağışlanan bir ilham. İki; Aşk, Üç; kültür ve tecrübe. Benim şiirim masabaşı şiirler değil. Cinnet saatlerinde gelir, uyku ile uyanıklık arası, yakaza âleminden, delilikle akıllılık arasındaki gelgitlerde... Kulağıma üfleyenle kalbimi hançerleyen arasında ipince bir ip var, kesersem yanarım, kesmezsem adam olurum...
A. H. Tanpınar, ‘Herkes kendi menbaının eserini verir.’ der. Bu noktada beslendiğiniz kaynaklar nelerdir? Geleneğe bakış açınızı merak ediyoruz...
-Geçmiş ve gelecek... Gelenekle bağımı koparmadan geleceğin şiirini yazmak... Hep derim ki; Fuzuli günümüzde yaşasaydı günümüz şiirini yazardı, biz o çağda yaşasaydık onun gibi yazardık. Divan şiiri olmadan halk şiiri, halk şiiri olmadan serbest şiir güdük kalır, yetim kalır. Medeniyet dediğimiz şey bunların çarpışması değil, buluşması ve kaynaşmasıdır. Her devir kendi uygarlığını yaratır. Bırakın ülkemizin şiirini, dünyanın şiirini bilmezseniz şiire saygı duymamış olursunuz. Toptan red ve toptan kabul, hezeyandır. Her şair kendi bacağından değil de kaleminden asıldığı gün, bunları göreceğiz inşallah...
80 kuşağı şairlerindensiniz. Bu kuşağın şiirini göz önüne alarak şunu sormak isterim: bulunduğunuz kuşak şiirimizi hangi noktadan alıp nereye taşımıştır?
-80 kuşağı şairleri ve şiiri, önemli bir göstergedir kanımca. Bakmak ve görmek arasında farklar var. Biz bir cendereden geçtik, sizler güllük gülistanlık bir bahçede fidan oldunuz. Şu an şiiri göğüsleyenlere bakınız, 80 kuşağının sesini ve çığlığını duyarsınız. Her kuşak kendi sorunlarıyla ve huzursuzluğuyla gelir. Eğer şiir, sadece kelimeleri alt alta dizmekle olsaydı, nenem de şair olurdu diyeceğim ama gerçekten de ninem bilge bir kadındı. Onun kitabı yoktu, çünkü okuryazar değildi ama şiir gibi söylerdi. Bugün şiir söyleyene bakın, şair mi değil mi, bilemiyoruz. Eğer seksen kuşağı şiirini kabullenemezseniz, ikibinli yılların şiirini irdeleyemezsiniz. Yoksa60’lı 70’li yılların şiirine vakıf değilseniz, 80 kuşağının şiirini de anlayamazsınız. Seksen kuşağı, şiiri bin yıllık bir maziyi alıp günümüze taşıdı, eskilerin yükünü devraldı, götürmeye çalıştı. Bugünün şiiri, bizim kuşağın şiirini sırtlamaya ne gücü kalmış ne azmi var ne de ilgi duyuyor. İşleri zor ama umutluyum... Mutlaka yeni bir çağ başlayacaktır... Şiir hiç bir zaman bitmeyecektir...
Takip ettiğimiz kadarıyla uzun süredir şiir kitabınız çıkmıyor. Ufukta bir şiir kitabı var mı?
-Eyvallah güzel kardeşlerim, uzun zamandır şiirlerim basılmıyor. Bir toplu şiirlerim vardı, 9 kitap bir arada. Sonra “Canana Şiirler” ve “Canın Notasız Son Şarkıları” çıktı. Son 5-6 yıldır şiir çıkmadı, bu şiir yazmıyorum anlamına gelmesin. Sırada ARAF ŞİİRLERİ var, bir iki dergide, belki dört beşi geçmeyen bu kitaptaki şiirler yayımlandı. Ancak bir araya gelmesi uzun sürdü. Çok yakında, eli kulağında... Ha bugün ha yarın diyebileceğim iki güzel genç adamın çabasıyla ve emeğiyle ve özverisiyle ve kocaman yürekleriyle, ağır yükün altına zayıf omuzlarını koyarak başlattıkları bir adım var, umarım ve inşallah onların gayreti bizim de Araf Şiirleri adını koyduğumuz küçük kitap günyüzünü görecektir... Bekleyiniz diyeceğim, çünkü ben de minnetle bekliyorum...
Yine klişe ama merak ediyorum, en çok etkilendiğiniz şair/şairler kimlerdir?
-Bu soruyu hiç bir zaman şair ismi vererek cevaplamadım sanırım, eğer beni zorlamamışlarsa. Burada da bir zorlama olmadığına göre, sevecenlikle size şöyle cevap vereyim. Bütün şairlerden ve şiirlerden, gerçek olan, güzel olan, yarına kalıcı olan, hah işte bu şiirdir, bu şairdir dediğim herkesten etkilendim, okumaya çalıştım, yararlandım, sevdim, sevmeye devam edeceğim. Onları öncülerim, çağdaşlarım, amcamın çocukları olarak görüyorum...
-Bizlerle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için hem şahsımız adına hem de dergimiz adına gönülden şükranlarımızı sunuyoruz. Hoşça kalın...
-Ben teşekkür ediyorum, beni bağrınıza bastınız, dilimin kelimelerine yüreğinizi açtınız... Minnettarım... Temmuz Dergisi’ne, emeği geçen herkese ve size yolunuz ışık, bahtınız açık olsun diyorum...

