Yorgunluğun Başkenti; Saraybosna
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

“Velikim Bogom se kunemo da robovi biti nećemo!” zihnime ve gönlüme yerleşen bu söz ile 14 yıl önce tanıştım Aliya İzzetbegoviç ile. Hayalimde onun adım attığı, aşık olduğu, kıyamadığı Bosna’sında yürüdüm hep…

Aliya İzzebegoviç; çocukluğum ve gençliğimde okuduğum, örnek aldığım ve hayran olduğum kendi deyimiyle Gökyüzü Öğrencisi. Hem İslam için çalışan hem de yaşadığı toprakların özgürlüğünü isteyen Mladi Müslümani kurucusu olan bir gençti. Hayalinde Müslüman halkların özgürlüğü vardı. Bu hayali ona çok bedel ödetse de sonunda onu Boşnak lideri ve İslam için önemli bir şahsiyet yapmıştı. Ve elbette İslamofobi kendisini tehdit olarak görmüş ve fazlasıyla bedel ödetmiştir.

Saraybosna öncelikli olmak üzere, Balkanlar gezisi yapmaya karar vermiştik. 23 Nisan’da Bosna’da başlayan yolculuğumuzu 1 Mayıs’ta Tiran’da sonlandırdık. Hiçbir tur firmasına bağlı kalmaksızın her şeyi kendimiz halletmeye karar vermiş ve yola çıkmıştık. Böylesi bir deneyim bizim için ilk olacaktı. İstanbul’dan Saraybosna’ya yolculuk esnasında yüksek bir heyecan ve bir yığın hayal vardı içimizde. Havalimanına iniş yaptığımızda önce etrafa boş gözlerle bakıp sonra “Şimdi ne olacak?” dedik. Otel rezervasyonu, gezi planı gibi hazırlıkların hiçbirini yapmadan uçağa atlayıp gelmiştik. Bir taksiyle meşhur Başçarşı’ya gittik. Yolda binaların hala kurşun izleri ile kaplı olduğunu fark ettik. Sokakta savaşın izleri duruyordu. Sanki birkaç gün önce savaştan çıkmıştı yorgun Bosna ve sanki her an yeniden bombalar patlayabilirdi.

Kalbim yerinden çıkacaktı. Aliya’nın adım attığı, bombalara rağmen dimdik yürüdüğü Başçarşı’daydım. Fotoğraflardan ezberlediğim, Google Maps’te fethettiğim şehirdeydim. Nisan sonu olmasına rağmen havada yağmur vardı ve benim için daha mükemmel bir durum olamazdı. Her şey hayalimdeki gibiydi fakat karşılaştığım toplum hiç de beklediğim gibi değildi. Kurşun izlerinin bıraktığı hissi halk vermiyordu. Savaş olmamış gibi. Boşvermişlik, tembellik, umursamazlık… Aliya’nın Bosna’sı değildi burası. Ya da ben çok şey bekliyordum Bosna halkından. Üretmek yerine üretilmişi turistlere pazarlayarak geçim sağlıyorlar. Ćevapčići olarak bilinen Balkan kebabı, Trileçe, Begova Çorbası ve Boşnak böreği de onları ayakta tutan ekonomi unsurlarından.

10 kantondan (ülke birimi) oluşan Bosna’da 3 başkan 8 aylık dönemlerle rotasyon şeklinde değişmektedir. Bu yönetim biçimi, ülkede bir karar alınmasını, uygulanmasını veya ülkenin gelişimini büyük oranda etkiliyor. Yakın zamanda Kudüs için “çekimser oy” kullanmış olmasının sebebi de idari yönetimdeki bu karmaşıklıktı. Boşnak lider evet demesine rağmen diğer iki lider çekimser oy kullandığı için oy çoğunluğu kabul edildi. Üçlü başkanlık sistemi dünya siyasetindeki konumlarını da bu örnekte olduğu gibi fazlaca etkilemekte.

Para değerleri Euro endeksli. Euro değerinin yarısı. Türk lirasının iki katı değerinde. Bu durum bizi pek zorlamadı. Daha önceki deneyimlerden parayı nereye harcamamız gerektiğini, ucuza konaklamayı ve ulaşımı çözmüştük. Lüks otelin bir faydası olmayacağı için temel ihtiyaçları karşılayacak otellere baktık. Ve gecesi 10£ olan otel odamızı bulduk. İlk günümüzü keşfe ayırmıştık. Sokaklarda kaybolarak Bosna’yı gördük.

“Gezgin” arkadaşlarımızın yazılarında sıkça bahsettiği meşhur lokantalardan uzak durmanızı tavsiye ederiz. Ara sokaklarda daha mütevazı, sıcak ve samimi yerlerde daha lezzetli yemekler bulmanız mümkün. Müze ve kitapçılarda ücretli olan Bosna gezi haritası, cami veya turist bilgi noktalarında ücretsiz veriliyor. Haritada size lokasyonlar işaretlenmiş ve kısa bir bilgilendirme yapılmış. Biz her müzeyi gezdik ama bu fikrin mantıklı olmadığını gezdiğimiz son müzede anladık çünkü her müze aynı “tema” üzerine yapılmış. Bosna halkının geçirdiği dönemler, kıyafetler, eşyalar vs. Bir müzenin olayı anlamak için yettiğini söyleyebiliriz. Mimari merakınız varsa her bina farklı yapıda. Sergilenen nesneden çok sergi alanı inceleyenlere her müzeyi gezmesini tavsiye edebiliriz.

Camide cemaat ile namaz kıldıktan sonra imamın “kilitleyeceğim çıkmanız gerekiyor” uyarısı bizi çok şaşırtmıştı. Evet, namaz vakitleri dışında camileri açık bulmanız biraz zor. İmam veya herhangi bir görevli kişi ile muhabbet edip gönül bağı kurduğunuzda açılmayacak kapı yok elbette. Biz kaldığımız süre boyunca Gazi Hüsrev Bey Camii görevlisi ile sıkı bir gönül bağı kurmuş “Benim kızım Türkiye’de okuyor. Kızıma sizler çok iyi bakıyorsunuz. Onu koruyorsunuz. O size emanet. Siz de burada benim misafirimsiniz.” diyerek bize elinden geldiğince yardım etti.

Bosna’ya göç eden, tatile giden, ticaret yapan Türklerin bir kısmı sebebiyle Boşnaklar Türklere biraz çekingen yaklaşıyorlar. Türkçe anlıyor olmasına rağmen anlamıyor gibi yapanı da gördük bize çok sıcak davrananı da. Soğuk davranan Boşnak görünce, bizim gibi hevesiniz kırılmasın.

Saraybosna’nın merkezinde bulunan Sarajevo Müzesi mutlaka gidilmesi gereken müzelerden. Girişte size dil tercihinize göre dijital rehberler veriliyor. Bu rehber sizi sıraya göre gezdiriyor ve size kısa bilgiler veriyor. Müzede katledilen insanlar, hayatı alt üst olan kadınlar ve dönemi anlatan kısa filmler görüyorsunuz. Fotoğraf sergisi gibi olsa da aslında çokça bilgi ile ayrılmanızı sağlıyor. Müzeden çıktıktan sonra uzun bir süre hiç konuşamadık ve ne yaptığımızı bilemez haldeydik. Çünkü size o dönemin duygusunu hissettiriyorlar. Tüm detaylara rağmen beni en etkileyen olay müzenin son aşaması olan kısa film bittikten sonra yanıma gelip “Sen bir Müslümansın. Ve bu müzede senin din kardeşlerinin nasıl katledildiği anlatılıyor. Hiçbir şey ifade etmeyecek ama ben özür dilerim. Tüm bu olanlar için. Devletim adına sizden özür dilerim. Tüm kardeşlerinden özür dilerim” diyerek ağlayan genç bir kızdı… Avrupa, gençlerine koca bir utanç tablosu hazırlamıştı. Aliya ise söylediği gibi kadın ve çocuk katili olmayarak bize onurlu bir tarih bırakmıştı. Kalbim acıyordu müzenin sonunda. Onlar ölürken biz ne yapıyorduk? Neredeydik? Şimdi hala kardeşlerimiz ölüyor. Biz ne yapıyoruz? Bunları düşünürken kocaman bir duvara yazılmış kocaman bir yazı cevap verdi bana. “Kötülüğün zaferi için, iyilerin hiçbir şey yapmaması yeterlidir.” Edmund Burke

Bosna’da ikinci günümüz olan 24 Nisan sabahı Mostar planı yapmıştık. Tur firması ile gitmediğimiz için bu bizi biraz zorladı fakat yaygın kullanılan araç kiralama sistemiyle keyifli ve rahat bir seyahat geçirdik. Turistler için hazırlanmış “Tünel Müzesi/Vrelo Bosne/Konjic/Mostar” gezi rotasını kullandık. Bize kendilerinin ayırdıkları sürelere kadar detaylı bilgi verdiler fakat biz o sürelere bağlı kalmadık. Tarihi dokusu ve doğal güzelliği ile kendisine hayran bırakmıştı. Sık sık mola verip fotoğraflar çekerek yolculuğumuzu tamamladık.

Tünel Müzesi; yaşam veya umut tüneli olarak da adlandırılan tünel 1993 yılında yaklaşık 4 ayda tamamlanmış. 800 metre uzunluğunda 1 metre genişlik ve 1.5 metre yüksekliğe sahip bu tünel bir günde yaklaşık 4 bin kişinin geçmesine olanak sağlamış. 200 bin insanın öldüğü Sırp kuşatmasında 300 bin insanın yaşamasını sağladığı için bu isimler verilmiş tünele. Müzeyi gezerken hala duran kurşun ve bomba izlerini görmeniz mümkün. Dijital ekranlarda tünel ve savaş ile ilgili belgesel gösterimi sonrasında gezmeye başlıyorsunuz. BM’in “biz halka ilaç ve gıda yardımı için bu topraklardaydık” sözü tüm Bosna gezisi süresince zihninizde yankılanıp canınızı acıtabilir.

Vrelo Bosne; kendisine park denilse de park olmak için fazla güzel. Doğa güzelliği demeyi tercih ettiğimiz bu alanda uzun yürüyüşler yaparak yeşile doymanız mümkün. Girişte fayton turu için bekleyenleri görebilirsiniz. Ama çevrenize daha dikkatli bakarsanız bisiklet kiralayabileceğinizi görürsünüz. Ve bize sorarsanız ağaçlarla çevrili o uzun ince yolu bisikletle gitmek daha keyif verici.

Mostar; Mimar Sinan’ın öğrencisi olan Mimar Hayreddin tarafından inşa edilmiş Mostar köprüsünün adını verdiği Hersek kantonunda bulunan bir şehir. Vakti zamanında, köprüden suya atlayarak kendisini ispatlamamış delikanlılara kız verilmediği riyavetini işittik. Köprünün tam karşısında bulunan Koski Mehmet Paşa camisinin minaresinden Mostar’ı izlediğimiz sırada bir genç adamın 50 kayme toplayıp köprüden atladığı ana şahit olmuştuk. Eğer yolunuz düşer de giderseniz görmeniz mümkün çünkü genç adam bayağı meşhur olmuş.

3. ve son günümüzü Aliya İzzetbegoviç’e ayırdık. Önce kabrini ziyaret ettik. Mezarların arasından geçerek ulaştık kabrine. Benim için çok özel bir andı. Sonunda hayalini kurduğum şey gerçek olmuş ve Aliya’nın kabrine gelmiştim. Bosna’sını gezmiş, halkı ile konuşmuş ve yemeklerinden tatmıştım. Onunla sohbet edebilirdim artık. Yaklaşık 1 saat süren ziyaretimiz esnasında Boşnak askerlerin kabrine gelip dua ettikleri ana şahit olmuştuk. Kabrinden sonraki durağımız Aliya İzzetbegoviç müzesiydi. Müzeye yaklaştığınızı Bosna savaşında hayatını kaybedenlerin isimlerinin yazılı olduğu duvarı görünce anlayabilirsiniz. Müzede Aliya’nın özel eşyalarından dönemin silahlarına kadar birçok şey sergileniyor. Aliya’nın hayatına dair notlar, fotoğraflar, kendi el yazması mektupları…

Bosna gezimiz sona ermiş Sırbistan’a gitmek için otobüse yerleşmiştik. Savaştan yeni çıkmışçasına yorgun Bosna’mı bırakıp gidiyordum. Tekrar aynı acıları yaşamaması için dua ederek ayrıldım ondan. Ve Bosna tarihi “Velikim Bogom se kunemo da robovi biti nećemo!” sözünün hakkını veriyordu. Aliya İzzetbegoviç mecliste bu sözü söylerken haklıydı ve gururluydu. “Allah’a yemin ederim ki, biz (Müslümanlar) köle olmayacağız!”

Büşra Karadeli Kanat Arşivi
20 Sayı: 20 - Mart 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler