Türkiye’nin en önemli romancıları arasında yer alan Yaşar Kemal (1923-2015), Orhan Kemal gibi Çukurova bölgesinde doğmuş, oradaki insanlarla ortak bir hayatı yaşamış ve çok iyi tanıdığı-gözlemlediği yöre insanını geleneğiyle birlikte destansı kurgularıyla eserlerinde konu edinmiştir. Kendisi “köy romanı” adlandırmasının “aptalca bir kavram” olduğunu ve “köy romancısı” olarak anılmasından oldukça rahatsızlık duyduğunu şu sözlerle ifade eder: “Faulkner ve Şolohov da köy konulu roman yazdılar ama kimse onlara köy romancısı demiyor.”1 Hakikaten Yaşar Kemal’in sözünü ettiği dünyaca iki ünlü yazarın “köy romancısı” diye tanımlandığı vaki olmamıştır. Köy romancılığı tartışması Türkiye’nin sosyolojik-demografik yapısı ile bağlantılı bir değerlendirme konusu olduğu kadar, romanın ülke için yeni sayılabilecek bir tür olması ile de ilişkilidir.
Yaşar Kemal’i tek başına köy romancısı olarak görmek elbette doğru değildir. Çünkü yazar, eserlerinde sadece köyü-köylüyü, onların sorunlarını, insan ilişkilerini işlemekle yetinmemiş Cumhuriyet’in ardından Çukurova’nın geçirdiği hızlı kapitalist dönüşümü, feodalizmin çöküşünü ve kitlelerden beklediği ‘devrimci’ yönelimi sınırları köyü aşan bir beceri ile ele almıştır. Her ne kadar Yaşar Kemal kahramanlarını köylülerden, yörüklerden, aşiret beylerinden, kasaba-kent bürokrasisinden seçse de ne öyküsünü köyle sınırlı tutar ne de yalın gerçekçilik ile yetinir. Kendisini “büyülü gerçekçilik”in öncüsü kılan, şiirsel ve destansı bir anlatımla gerçeğin yeni baştan kurgulanmasını sağlayan yeteneğidir. Bu yetenek zengin halk kültürü unsurlarından beslenir ve onu kalıcı kılacak şekilde yeniden üretir. Berna Moran’ın tabiriyle Yaşar Kemal yaşadıklarını ve gözlemlediklerini başka bir gerçekliğe dönüştürür, abartılarak işlendiği için simgeleşen ve arketipleşen kişilerle ve olaylarla kurmaca yönü ağır basan destansı yapıtlar üretir.2
Yaşar Kemal, 1923 yılında Kemal Sadık Gökçeli ismiyle Adana’nın Hemite (bugün Gökçedam) köyünde dünyaya geldi. Ailesi, Van-Erciş yolu üzerinde Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden çeşitli sıkıntılar nedeniyle Adana’ya göç etmiştir. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşurdu. Küçük bir çocukken geçirdiği bir kaza sonucu bir gözünü kaybetti. Beş yaşındayken babasının camide namaz kıldığı sırada öldürülüşüne tanık oldu. Bu olay, uzun süre etkisinden kurtulamayacağı bir travma yaşamasına yol açtı. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle ortaokulu bitiremedi ve o yaşlardan itibaren pek çok farklı işte çalıştı. Bu süre boyunca sanatla ve okumayla ilişkisini devam ettirdi. Kendi aktarımına göre halk şiirleri, deyişler, ağıtlar gibi folklor derlemelerine ortaokul yıllarından itibaren başladı. 1951 yılında İstanbul’a geldi ve birçok sıkıntının ardından sonunda Cumhuriyet gazetesinde muhabir olarak işe başladı. Yaşar Kemal’i dünya çapında üne kavuşturan ve Türkçe romanın en popüler kahramanlarından olan İnce Memed, ilk olarak 1953-1954 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edildi ve daha sonra kitap olarak basıldı. Büyük ilgi gören İnce Memed, kısa süre içinde kırk dile çevrildi. Yaşar Kemal’in Türkiye romancılığı için bir efsaneye dönüşmesinin hikâyesi de böylece başlamış oldu.
Yoksulluk ve imkânsızlıklar yüzünden Çukurova’ya pamuk ırgatlığına gelenler, çeltik tarlalarıyla zengin olan ağalar, Çukurova’da kendisine binlerce dönümlük arazilerin peşkeş çekildiği aşiret beyleri, düzene ve ağalara başkaldıran yoksul köylüler Yaşar Kemal’in eserlerinde öne çıkan karakterlerdir. Yaşar Kemal’in birçok eserinde söz konusu karakterlere ve onları anlatan öykülere verilmiştir ancak bu karakterlerin olduğu gibi ele alındığı, hayatlarının ve sorunlarının yazarın tanıklığı ve gözlemleri sayesinde şiirsel bir dille destansı bir anlatıma dönüştüğü ve gerçekliğin kurmacayla yeni bir forma-biçime evrildiği üç önemli eseri Yaşar Kemal’in Romancılığı yansıtması bakımından dikkat çekicidir: İnce Memed serisi, Dağın Öte Yüzü üçlemesi ve iki kitap halinde yayımlanan Akçasazın Ağaları. Berna Moran bu üç kitabı, üç büyük temayı esas alarak değerlendirir: “İnce Memed bir ‘başkaldırı’ öyküsüdür; Dağın Öte Yüzü üçlüsünde ‘kıtlıktan bolluğa geçiş’ ana temayı oluşturur; Akçasazın Ağalar’ında sanayileşme ile birlikte gelen ‘yozlaşma’ konusu işlenir.”3 Bu yazıda İnce Memed ve Dağın Öte Yüzü eserleri incelenecektir.
Köroğlu’nun Varisi ve Soylu Bir Eşkıya: ‘İnce Memed’
Yaşar Kemal aslında her türlü değerlendirmeden evvel İnce Memed’in yazarıdır. Bu eserini 1955 ile 1987 arasında otuz iki yılda, dört cilt halinde tamamlamıştır. Yaşar Kemal, İnce Memed’i kaleme aldığında yirmili yaşların sonunda İnce Memed ise yirmi bir yaşındaydı. Roman tamamlandığında ise İnce Memed elli beş yaşına varmış Yaşar Kemal ise altmış yaşını aşmıştı. Ancak bunca yıla rağmen İnce Memed efsanesi hiç yaşlanmadan, güncelliğini yitirmeden yoluna devam etmiştir.
İnce Memed ile ilgili en kapsamlı ve derinlikli araştırmaya imza atan Berna Moran, romanın edebî başarısını, Yaşar Kemal’in “soylu eşkıya” temasını yeniden aşama aşama işlemesine bağlar4. Eric Hobsbawm, Bandist (Eşkıyalar)5 adlı eserinde, dünyanın çeşitli yerlerinde yayımlanan roman, öykü ve şiirlerde temsil edilen “soylu eşkıya” tipinin dokuz ortak kategoride tanımlanabileceğini söylemektedir. Moran, İnce Memed’i, Hobsbawm’ın bu sınıflandırması ışığında tahlil etmektedir. Özetle bu tasnife göre, kurmaca metinlerde “soylu eşkıya”, işlediği suçlar nedeniyle değil aksine maruz kaldığı zulüm ve haksızlıklar yüzünden dağları mesken edinen kişidir. Zenginden alıp yoksula vermeyi ve masumlara zarar veren yanlışları ortadan kaldırmayı amaçlar. Yalnızca kendini savunmak ya da mazlumların intikamı için başkalarını öldürür. En azından kuramsal olarak bulunması ve yakalanması zordur. Halk tarafından sevilir ve desteklenir. Eğer sağ salim mücadelesinden geri dönerse halk tarafından yüceltilir. Ancak hainlerin eylemleri sonucunda öldürülebilecektir, zira dürüst insanlar ona sırtını dönmeyeceklerdir. Soylu eşkıya, hiçbir zaman krala ya da imparatora karşı değildir, çünkü bu figürler adaleti temsil ederler; düşmanları, halkını sömüren ve onlara eziyet eden toprak ağalarıdır. Moran, İnce Memed’in her ne kadar tıpkı Robin Hood, Billy the Kid ve Jesse James gibi evrensel eşkıya anlatılarının ortak özelliklerini paylaşsa da yapısal olarak geleneksel Türk eşkıya destanlarının kurgusunu devraldığını iddia eder. Gerçekten de Köroğlu, Yalnız Efe ve Çakıcı Efe destanları, İnce Memed’in hikâyesinin içinde gömülü ya da çerçeve anlatıları olarak görülür.
Çukurova’nın hikâyeleri, masalları içinde büyüyen, sözlü geleneğe, destanlara, deyişlere, efsanelere çocukluğundan beri büyülenmişçesine tutkuyla bağlı kalan Yaşar Kemal’i en çok etkileyen hikâyenin Köroğlu hikâyesi olduğunu da ondan duyuyoruz zaten: “Ben çocukluğumda ve gençliğimde yalnız Çukurova bölgesinde onlarca Köroğlu anlatıcısına rastladım… Ben edebiyata destan anlatıcılara öykünerek başladım. Gençliğimde hem bir anlatıcı hem de bir derleyiciydim.”6 Yaşar Kemal’in eşkıya hikâyeleri ile yakından ilgilendiği ve bunları derlediği bilinmektedir. İnce Memed romanı da bir açıdan bu ilginin sonucudur ve “soylu eşkıya” geleneğinden esinlendiği kadar yerli kahramanlara değen birçok boyut da taşımaktadır.
İnce Memed, Torosların eteğinde Dikenlidüzü’nde kıraç bir düzlükte hepsi Abdi Ağa’ya ait olan beş köyün şahane betimlemesiyle ve Abdi Ağa şahsında temsil edilen düzenin zalim kurallarına dair verilen örneklerle başlar. Tüm topraklar Abdi Ağa’nındır, köylü mahsulün üçte ikisini ağaya vermek zorundadır. Köylünün erzakları yılsonuna yetmez ve köyün yarısı aç kalır, dökülür Abdi Ağa’nın kapısına. Her yıl bu olumsuz durum, böyle tekrar eder. Muhteris, açgözlü Abdi Ağa ve onun aç bıraktığı sömürdüğü köylülerin yaşadıkları üzerinden sömürü düzeni anlatılır. Köylünün bu düzene karşı ciddi, örgütlü bir karşı koyuşu yoktur. Baskı ve sömürü artınca açlık ve ölümle karşı karşıya kalan köylüler dağa çıkar, eşkıya olur. Diğerleri ise kaderlerine razı gelir ve her sene yarı aç yarı tok yaşamaya çalışırlar.
Aslında eşkıyalık “kurumu”nun kökeni daha eskiye dayanmaktadır. Savaşlar sırasında kaçak askerlerin dağları doldurmasıyla içinden çıkılmaz bir hal alan bu yapı Cumhuriyet’le birlikte denetim altına alınmaya çalışılmış ancak buna güç yetirilememiştir. Dağlarda zaman zaman birbiriyle nüfuz kavgası veren eşkıyalar bir yandan da köylüleri sömüren ağalara çıkar karşılığı hizmet etmişlerdir. Sömürülen köylüleri, zulmeden ağalara ve beylere karşı koruyan “soylu eşkıya” geleneğinin temsilcileri sayıca hep az olmuş, anıları çoğunlukla efsaneler ve hikâyelerle yaşatılmıştır.
Abdi Ağa’nın, İnce Memed’in sevdiği kızı yeğenine nişanlaması nedeniyle İnce Memed ile sevdiği kız kaçar, sonra Abdi Ağa tarafından yakalanır ancak İnce Memed ağayı yaralar, silah çeken yeğenini de vurup öldürür. Tek başına dağa çıkar, eşkıyalık hikâyesi de böylece başlamış olur. Ağa, eşkıya olan Memed’in anasına kan davası güder, sevdiği kızı yalancı tanıklarla katil diye hapsettirir. Memed de Abdi Ağa’nın peşine düşer, onu öldürmek için planlar yapar, baskınlar düzenler, tuzaklar kurar. Böylece heyecanlı bir serüven başlar.
İnce Memed’in diğer eşkıyalarla yaşadıkları da İnce Memed karakterini ve romancının ona yüklediği misyonu yansıtması açısından önemlidir. Nitekim romanda ağalara hizmet eden eşkıyalar ve köylüden yana olan eşkıyalar şeklinde iki tip eşkıya işlenir. Yazar İnce Memed’in soygun yapan, adam vuran, yol kesen eşkıyalardan farklı olduğunu anlatmaya çalışarak, yavaş yavaş ona bir devrimci hüviyet kazandırmayı amaçlar. Bir nevi İnce Memed’e eşkıyalık yaptırmaz. İnce Memed karakterine yükleyeceği anlam nedeniyle onun imajının okurun gözünde yol kesen, soygun yapan biri olarak yer etmemesini ister. İnce Memed kendi ihtiyaçlarını karşılamak, fakir köylülere yardımda bulunmak için bile zenginleri soyma gibi işlere bulaşmaz. Aksine İnce Memed’in ihtiyaçlarını karşılamak için yoksul köylüler kendi aralarında para toplayıp ona yardım ederler.
Ağalara ve onların yardakçısı eşkıyalara karşı köylüyü koruduğu ve topraklarının ellerinden alınmasına mani olduğu için İnce Memed’in namı kısa sürede bütün çevreye yayılır. İnce Memed adalet dağıtan bir devrimciye dönüşür. Yaşar Kemal Çukurova’da ağaların topraklara haksızca nasıl konduğunu bildiği için bu haksızlığa İnce Memed şahsında devrimci bir karşıtlık geliştirir. Köylünün kendi toprağını işlediği ve sömürülmediği bir düzeni İnce Memed’in hayali olarak işleyen yazar bu “soylu eşkıya”yı ütopyacı bir devrimci olarak tasvir eder. Romanın birinci cildi, İnce Memed’in daha evvel iki defa öldürme teşebbüsünden yaralı kurtulan Abdi Ağa’yı öldürmeyi başardıktan sonra köye dönmesi ve sonra da atını Alidağı’na doğru sürerek ortadan kaybolması ve bir daha da kendisinden haber alınmaması ile son bulur. Abdi Ağa’nın ölümünün ardından köye bereket gelir, halk sömürüden ve talandan kurtuluşunu her yıl şölenlerle kutlar.
Yaşar Kemal, İnce Memed’in birinci cildinde feodal düzen çarkını çeviren Abdi Ağa’nın üstü sayılan Ali Sefa Bey’e ve bir yönüyle şehirdeki vahşi kapitalizmi temsil eden Arif Saim Bey’e de sıkça yer verir. Düzenin hiyerarşik yapısını anlamayı kolaylaştıran bu temsili karakterlerin rejimle birlikte hareket etmesiyle sistemin sömürüye dayalı yapısı da ortaya konur. Ne var ki İnce Memed’in diğer ciltlerinde durum değişir. İnce Memed ile ağalar arasındaki savaş devam eder. Ağalar öldürülür ancak İnce Memed bunun bir çözüm olmadığını anlamıştır, çünkü öldürülen ağanın yerine yenisi gelmekte ve durum eskisinden beter olmaktadır. Ancak İnce Memed’in elinden ağaları öldürmekten başka iş gelmez ve o da bu yöntemin bir çözüm sağlamadığını kavramış olmasına rağmen buna devam eder. İlk ciltte adalet dağıtan, sömürünün ortadan kalkmasını sağlayan İnce Memed’in sonraki ciltlerde ağaları gelişigüzel cezalandırmasının köylü için anlamı kalmamıştır. Berna Moran sonraki ciltlerle ilgi şu tespitleri yapar: “Birinci ciltte Memed’in Abdi Ağa’yı öldürerek hem kendi öcünü alması hem de köylülerini kurtarması anlamlı ve etkiliydi, çünkü insanların kendi yaşamlarında bulamadıkları adalet özlemine cevap veriyordu. Köylülerin kurtuluşu ile sağlanan mutlu bitiş, aynı zamanda iyinin kötüye, bereketin kıtlığa karşı zaferi demekti. İnce Memed 2 ve İnce Memed 3’de bu umut yitirilmiştir. Gerçi ağaların öldürülmesinin soruna bir çözüm getirmeyeceği doğrudur ve bu bakımdan ikinci ve üçüncü ciltler daha gerçekçidir. Ama unutulmamalı ki İnce Memed 1, gücünü gerçeklikten almaz, tersine, gerçeğin yerini alan eski bir düşü büyülü bir dille ustaca anlattığı için sevilen bir roman olmuştur.”7
Yaşar Kemal, İnce Memed’in İngilizce baskısı için yazdığı önsözde, kendi roman kahramanlarının dünyasını şöyle betimler: “İnsanlar kendilerini köşeye sıkıştırılmış bulduklarında, ölümün acısını yüreklerinde hissettiklerinde, sığınabilecekleri bir mitler dünyası yaratmaya meylederler.” İnce Memed yazarı, eserlerinde politik ve şiirsel bir hassasiyetle dokuduğu bu mitler dünyasını; evinde dinlediği Kürt destanlarına ve kahraman hikâyelerine, doğduğu Türkmen köyünde dinlediği Türk destanlarına, genç yaşlarda çalıştığı Adana kütüphanesinde okuduğu Anton Çehov ve Stendhal öykülerine dayandırır. Eserlerindeki betimleyici unsurları ise, doğayla kurduğu yakın ilişki, mitlerin arındırıcı gücüne duyduğu inanç ve kendilerini bir davaya adayan karakterlere karşı düşkünlüğü olarak sıralar.
İlgilendiği karakterlere ilişkin en çarpıcı tanımlaması ise “mecbur”dur. Buna göre, bir ‘mecbur’u olan karakter, başka türlü davranmasına izin vermeyen güçlü bir inanca sahiptir.8 Bir söyleşisinde, on sekiz yaşından beri kendisini “mecbur insanlar”ın ilgilendirdiğini söyleyen Yaşar Kemal’in başkaldırmaya mecbur hisseden “İnce Memed”i kendi yarattığı kurmaca dünyanın kahramanı olarak betimlemesi bu açıklamasıyla daha anlaşılır hale gelmektedir. İnce Memed bir başkaldırı, direniş destanı olarak değerlendirilir yazarı tarafından. Veysel Öngören İnce Memed’in son cildi dolayısı ile “Bana öyle geliyor ki Yaşar Kemal, geleneksel başkaldırı içinde çağdaş sorunları yüzdürerek geçerli çağdaş bir başkaldırı biçimi aramaktadır.”9 derken, Yaşar Kemal’in arayışını ve amacını tanımlar. Bununla beraber İnce Memed’in tek parti dönemini işlediği ve Kemalizm’in sosyolojisini yaptığını söyleyen Taner Timur, sömürü odaklarına karşı dağa çıkarak “ortaçağ ideolojisi” ile kavga veren İnce Memed’in bile sonunda bu yolun çıkmazını anladığını, haliyle bu başkaldırı yönteminin tartışmaya açık olduğunu belirtir.10
Korkular ve Mitoslarla Örülen ‘Dağın Öte Yüzü’
Yaşar Kemal’in bir diğer önemli romanı olan Dağın Öte Yüzü üçlüsünün hem teknik ve kurgu hem de anlatım açısından İnce Memed’den çok farklı bir eser olduğu söylenebilir. Orta Direk (1960), Yer Demir Gök Bakır (1963) ve Ölmez Otu (1968) romanlarından oluşan Dağın Öte Yüzü üçlemesinde de köy ve köylü teması merkeze alınır. Orta Direk’te Yalak köyünün pamuk toplamak üzere Çukurova’ya gidişi anlatılır, roman bir yol-yolculuk hikâyesidir aynı zamanda. Yer Demir Gök Bakır’da Çukurova’dan eli boş dönen ve borçlarını ödeyemeyen köylünün kış aylarındaki sıkıntıları işlenir. Ölmez Otu’nda ise Yalak köyünün bir sonraki yaz mevsiminde gittikleri Çukurova’da başlarından geçen hikâyeler anlatılır. Berna Moran bu üçlemenin ana temasının, kıtlıktan bolluğa geçiş olduğu söyler. Üçlemenin ana konusu ise pamuk toplayabilme sorunudur. Bütün ilişkiler, çekişmeler, çatışmalar düşmanlıklar bu sorun kökenlidir. Ana tema ve genel konu bunlar olsa da her kitabın bazı karakterleri başka yönleriyle yan temalar oluşturacak ve kendi serüvenleriyle romana yeni açılımlar sağlayacak şekilde öne çıkarlar. Orta Direk’te Meryemce, oğlu Uzunca Ali, gelini Elif ve torunları öne çıkarken, Yer Demir Gök Bakır’da Taşbaşoğlu ile muhtar Sefer bu rolü üstlenir. Ölmez otunda ise muhtara düşman Memidik ön plandadır.
Üç ayrı romanda farklı hikayeler ele alınsa da sonuçta üçlemeyle Yalak köyü kişilik kazanır ve üçleme bir yönüyle tüm köyün romanı olur. Üç romanı birbirine bağlayan ana çatışmanın Sefer ile köylüler arasında yaşananlar olduğu söyler Moran11. Sefer, her yıl bir çiftlik sahibinden aldığı komisyon karşılığı, köylüleri, kimsenin yanaşmak istemeyeceği pamuğu az olan tarlalara sokar ve sömürülmelerine neden olur ancak Taşbaş’ın ısrarlarına rağmen köylüler bir türlü birlik olup da Sefer’in sözünden çıkmayı başaramazlar. Dağın Öte Yüzü’nde muhtar-tefeci işbirliğinin aldattığı ve sömürdüğü köylüye karşı buna direnen, köylüyü bilinçlendirmeye çalışan Taşbaşoğlu’nun maceraları sergilenir.
Ortadirek
Dağın Öte Yüzü serisinin ilk kitabı olan Ortadirek’te Toroslar’da bulunan Yalak köyünün topluca pamuk toplamak için Çukurova’ya gidişi anlatılır. Olay örgüsü yolculuk üzerine kurulmuştur; yol ise insanoğlunun aşması gereken engellerle dolu hayatı simgelemektedir. Yolculuğun hemen başında Uzunca Ali’nin anası Meryemce’nin bindiği sıska at yolda ölür, Uzunca Ali ailesi ile birlikte kafileden kopar, geride kalır. Yaşlı ve hasta olan anasını sırtında taşımak zorunda kaldığı için zaten meşakkatli olan bu uzun yolculuk iyiden iyiye azaba dönüşür tüm aile için. Romanın büyük bölümünde, Uzunca Ali ve ailesinin, Çukurova’ya, pamuk toplama dönemi içinde yetişmek için çok ağır şartlar altında yaptıkları bu yolculuğun hikâyesi anlatılır. Çukurova’ya inmek başlı başına amaç oluvermiştir. Ancak kızgın güneşte, rüzgarlar ve sağanaklar altında, sırtta ağır yükler ve inatçı bir anne ile sarp yokuşlu, kayalıklı bu yolu tamamlamak, vaktinde Çukurova’ya inmek neredeyse imkansızdır. Romandaki şu pasajlar yolculuğun çarpıcılığına ışık tutar: “Yokuş yukarı baktı. Bir belalı yokuştu. Dik, kaygan, küçük küçük taşlıydı. Yokuşa baktıkça içi kararıyor, umudu kesiliyor, dizlerinin bağı çözülüyordu.”12 Meryemce dayanamaz; “Ocağı sönesice, gâvurun malı da, domuzun doğurduğu, diye küfretti yokuşa.”13
Roman boyunca Yaşar Kemal, ailenin akıbeti ile ilgili okuyucunun merakını diri tutmayı başarır. Bunu roman kahramanlarının kişiliklerini ve psikolojilerini derinliğine ele alarak sağlar. Bireysel psikolojinin derinliklerine iner yazar; roman kişilerinin yol boyunca yaşadığı güçlüklere karşı gösterdikleri tepkiler, aralarında patlak veren çatışmalar, hayatlarını sorgulayan geriye dönük değerlendirmeler, okurun ilgisini kişilere ve onlar arasındaki ilişkilere çeker. Berna Moran, bu eserde olay örgüsüne İnce Memed’deki kadar ağırlık verilmediğini, İnce Memed’de kişilerin kendi başına amaç olmaktan çok araç olduğunu, bu eserde ise olay örgüsünün araçlaştığını, roman kahramanlarının yazar ve okuyucu için amaca dönüştüğünü tespit eder.14
Yaşar Kemal Ortadirek’te, başka karakterleri uzun işlemişse de esasında Meryemce, Ali ve Elif’i derinliğine, geriye dönüşlerle ayrıntılı biçimde ele alır. Anıları, pişmanlıkları, özlemleri, hayalleri ve umutları ile birlikte insana dair birçok karmaşıklık ve canlılık içinde betimlenen bu üç insan üzerinden o dönemki Türkiye köylüsü çarpıcı ve unutulmaz biçimde resmedilir. Yaşar Kemal’in Ortadirek’teki en büyük başarısı da burada saklıdır. Yaşar Kemal Ortadirek’te köylülerin sefaletini, perişanlığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Bunu anlatmaz, aktarımda ya da yorumlamada bulunmaz. Olduğu gibi gösterir, görmemizi, farkına varmamızı ister; roman kişileri üzerinden bu durumu somut biçimde yansıtır. Mesela Ali’nin ailesi yol boyunca hep aynı şeyleri yer; bulgur pilavı, bulgur çorbası… bu böyle tekrar eder. Canları çekse çekse en fazla soğan çeker, çünkü sefalet bir alışkanlığa dönüşmüştür, bir kaderdir; refahı bilmezler, tanımazlar, görmemişlerdir ve bilmedikleri şeyden de ürkerler, tedirgin olurlar. Yaşar Kemal bu yoksulluğu bizzat yaşamış biri olduğu için olduğu gibi roman kişilerinin gözünden aktarır, abartıya kaçtığı söylenemez. Duygusallığa yer vermeden, köylünün amansız mücadelesini, çilesini ve tarifsiz sefaletini düpedüz aktarır yazar.
Yaşar Kemal bu romanda da tabiatı ustaca, harikulade biçimde ele alır, ona adeta bir kişilik kazandırmak için incelikle çabalar. Tüm eserlerinde olduğu gibi, bu romanda da doğa bir roman karakteri gibi işlenir. Yazar, zengin halk kültüründen derlediği birçok deyim ve kelimeyi, unutulan sayısız çiçek adlarını, eşsiz betimlemeleri romanlarda yaşatarak ölümsüzleştirir. Yaşar Kemal’in romanlarındaki tabiat unsurları ve tasvirler ile çeşitli adlandırmalar için başlı başına bir çalışma yapılsa yeridir. Kendisi, “doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, kendine ait bir kişiliği” olduğuna inanır. Romanlarında yaşantının bir parçası kılınan tabiat, şiirselliğin ve destansı anlatımın çerçevesini oluşturur. Tabiat tasvirlerinin insan psikolojisiyle iç içe geçtiği Ortadirek, Uzunca Ali ve ailesinin sonunda toplanacak pamuğun bile kalmadığı Çukurova’ya inmeyi başarmalarıyla sonlanır. Önemli olan da budur artık. Kışın aç kalacaklardır, ancak mücadeleyi kazanmışlardır. Bu destansı roman Meryemce’nin muzaffer bir eda ile söylediği şu sözlerle sona erer: “İndik ya! Geldik ya!”
Yer Demir Gök Bakır
Dağın Öte Yüzü üçlemesinin ikinci eseri olan bu roman, yapısal yönden Yaşar Kemal’in modern roman tekniğini kullanarak yazdığı ilk eseridir. Nedensellik bağı ile birbirine bağlı olaylar silsilesi şeklinde kurulan gerçekçi romanlardan farklı olarak bu eserin birbirinden bağımsız bölümlerle ilerlediği göze çarpar. Romanın ana teması ise korkudur. Berna Moran, korku teması etrafında, tekrarlanan simgeler/imgeler ve çeşitli öğelerle nakış işler gibi bir örüntü oluşturarak eserin yapısının düzenlendiğini belirtir.15
Bir önceki romanda Çukurova’da pamuk toplamaya giden köylüler, toprakların verimsiz olması nedeniyle yeteri kadar pamuk toplayamamış; kışı atlatacak, idarelerini sağlamaya yetecek kadar para kazanamamışlardı. Hiçbiri bakkal Adil Efendi’ye olan borçlarını ödeyemeyecektir ve köyü sert bir kış beklemektedir. Bu nedenle köy adeta açlık ve kıtlıkla karşı karşıyadır. Muhtar Sefer’in köylüyü Çukurova’da verimsiz pamuk tarlalarına göndererek aldattığı bu romanda ortaya çıkmış, sefaletin bütün sorumluluğu muhtarın üzerine yüklenmiştir. Bu noktadan sonra roman Muhtar Sefer ile Taşbaşoğlu’nun çatışması üzerine kurulur. En başından beri muhatara karşı köylüyü örgütlemeye çalışan Taşbaşoğlu ilk kez muhalefetine destek bulur.
Taşbaşoğlu, İnce Memed’e yüklenen misyonu ondan daha gerçekçi ve mütevazı biçimde temsil eder romanda. O, herkesin gördüğü ancak bir türlü sesini çıkaramadığı sömürüye karşı başkaldırır. Ancak köylü korkar, destek veremez ve hatta onu öldürmeye çalışır. Ancak Taşbaş’ın söylediklerinin doğru olduğunu bilirler, kendilerinin vicdanını temsil ettiğinin farkındadırlar. Zamanla ona karşı geliştirilen nefret ve korku yerini hayranlığa ve yüceltmeye bırakır; Taşbaşoğlu’na Lokman Hekim’e kadar uzanan bir şecere yakıştırılır, kendisi “ermiş” ilan edilir. Taşbaşoğlu bir türlü kabullenemediği bu gidişata karşı çıkar ama elinden bir şey gelmez. Taner Timur, bu açmazı, Yaşar Kemal’in “mecbur insan”ı bağlamında ele alır: “Yaşar Kemal, burada, bireysel psikolojide kullandığı ‘mecbur insan’ determinizmini kolektif plana aktarıyor ve adeta bir ‘mecbur köy’ yaratıyor. Gerçekten Yalak köylüleri öyle tayin edici bir kolektif psikolojiye girerler ki Taşbaş’ın ailesi bile kendisini ‘ermiş’ saymaya ve onunla belli bir uzaklıktan ilişki kurmaya çalışır.”16 Taşbaşoğlu da bu psikolojiye teslim olur ve sonunda ermiş olduğuna inanır. Öyle ki mumlarla hastaları ‘tedavi’ etmeye kadar vardırır bu işi. Ancak muhtar Taşbal belasından kurtulmak için, bir suç yüzünden Taşbaşoğlu’nu Jandarmaya ihbar ederek tutuklanmasını sağlasa da Taşbaşoğlu bir yolunu bulup Jandarmanın elinden kurtulur. Taşbaşoğlu, Jandarma tarafından götürülürken köylülere bir daha muhtarla asla konuşmamalarını söyler ve bu sözü adeta bir “buyruk” gibi kabul görür. Köylüleri muhtara karşı birleştiren Taşbaş, Jandarmanın elinden kurtulduktan sonra bir süreliğine gözden kaybolur.
Köylü’nün kâbusu olan ve bir türlü görünmeyen Adil Efendi, birçok korkunun kaynağını oluşturur. Ne var ki Adil Efendi köye hiç gelmeyecektir. Gelmesi halinde köylü tarafından öldürüleceğine öylesine inandırılmıştır ki o da bundan ötürü, evinde öldürülme endişesi taşıyacak kadar korkmaktadır. Romanın kurgusu açısından çatışma muhtar ile Taşbaşoğlu arasında geçmekte olsa da romanın korku merkezli üretilen mitosuna göre Taşbaşoğlu’nun karşıtı Adil Efendi’dir. Adil Efendi, karanlığı, korkuyu, açlığı, ölümü temsil ederken Taşbaşoğlu bereketi, bolluğu ve yaşamı temsil eder. Kendisi tüm dertlerin dermanıdır. Köylüye göre Adil Efendi’nin sömürüsüne engel olan Taşbaşoğlu’nun “ulvi kudreti”dir. Gerek romandaki mitolojik motifler, gerekse de romanın ilk bölümlerinde korku-uğursuzluk temasıyla işlenen olaylar dizgesi, Yaşar Kemal’in gerçekçi roman sınırlarına bağlı kalmak istemediğini göstermektedir. Berna Moran bu durumun, Yaşar Kemal’in inandırıcılık ilkesini sık sık çiğnemesinden kaynaklandığını belirtir ve yazarın başka ve daha derin bir gerçekliğin peşinde olduğunu iddia eder. Ona göre Yaşar Kemal’in roman dünyası tipik olmak bir yana olağan dahi sayılmayacak olaylarla doludur. Çünkü toplumsal gerçeklikten daha derinini yakalamak için kurduğu örüntü, inandırıcılık ilkesinden daha değerlidir Yaşar Kemal’in gözünde.17
Ölmez Otu
Taşbaş’ın ermişlik hikâyesi bu romanda da devam eder ve dramatik biçimde neticelenir. Sıkıntılı, bereketsiz bir kışın ardından köylü bu defa tam zamanında pamuk toplamak için Çukurova’ya inmeyi başarır. Taşbaşoğlu, köylülerin muhtar Sefer ile konuşmalarını yasakladığı için bu defa pamuğu bol olan tarlalarda çalışmak nasip olur köylüye. Ölmez Otu, Taşbaş’a sadık olan ve onun adamı olarak anılan Memidik’in, Çukurova’ya giderken annesini köyde bırakmak zorunda kalan Uzunca Ali’nin ve günün birinde perişan bir halde çıkagelen Taşbaşoğlu’nun hikâyeleriyle birlikte yürür.
Taşbaşoğlu’nun ermişliğini yalanlamadığı için muhtarın adamı Ömer tarafından öldüresiye dövülen Memidik, öcünü almak için muhtar Sefer’i öldürmek ister ancak yanlışlıkla ona benzeyen birini öldürür. Roman’ın büyük kısmı, işlediği cinayeti uzun süre gizlemeyi başaran Memidik’in, cesedi saklamak için çırpınışlarını anlatmakla geçer. Memidik’in saklamaya çalıştığı cesede sonunda tutkuyla bağlandığı karabasanlar ve kâbuslarla dolu bu serüvenin ne kadarının gerçek ne kadarının sanrılardan oluştuğu kestirilememektedir. Muhtarı bir türlü öldürme gücünü, cesaretini kendinde bulamayan ancak bu öldürme tutkusunun da esiri olmaktan kurtulamayan Memidik, sonunda onu öldürür ve ‘erkekliğini, cesaretini’ kanıtlar.
Yaşar Kemal’in Memidik’in öldürme tutkusu ve saplantısı üzerinden üretmeye çalıştığı mitin başarılı olduğu söylenemez. Topluluğun ürettiği miti/mitolojiyi gayet başarılı biçimde aktarmayı başaran Kemal, bireysel bazda bir kişinin duygusal bunalımı üzerinden mit üretme konusunda çok çabalasa da istediği sonucu elde edememiş, anlatısı abartı ve psikolojik tasvir/gerilim düzeyinin ilerisine geçememiştir. Memidik’in öldürme saplantısı, bocalamaları, korkuları, kaygıları, düşle gerçek arasında gidip gelmeleri, bu ruhsal bunalımdan kurtulmak için çabalaması Fethi Naci’ye göre onu bize özgü bir Hamlet yapmaktadır. Fethi Naci, Yaşar Kemal’in bilerek-bilmeyerek Memidik’in kişiliğinde bir Hamlet, bir köylü Hamlet yarattığını iddia eder.18 Taner Timur ise Memidik’in cesede olan tutkusunu Dostoyevski’nin meşhur kahramanı Raskolnikov’un bir türlü direnemediği ‘cürmü işlediği yere sürüklenme” duygusuna benzetir.19
Taşbaş’ın hikâyesi ise bir mitin yıkılışının Yaşar Kemal tarafından ustaca anlatılmasıyla, dramatik biçimde son bulur. Çaresizlik, kıtlık, sefaletten kurtulmak için Taşbaş’ı ermiş yapan Yalak köylülerin, işler yoluna girince, mahsulü bol olan Çukurova’dan iyi para toplayıp dönünce ve böylece Adil Efendi tehdidi de ortadan kalkınca bir ermişe gereksinimleri de kalmamıştır artık. Jandarmanın elinden gece fırtınada kurtulup bir süre ortalıktan kaybolduktan sonra ansızın perişan halde Çukurova’da ortaya çıkan Taşbaş’ın gerçek Taşbaş olduğunu karısı da dâhil hiç kimse kabul etmez. Bu biçare adamı ermiş yaptıkları için gülünç duruma düşmek istemezler. Onlar ‘Ermiş Taşbaşoğlu’ inanışını sürdürmeye devam etseler de topluca yarattıkları bu mitosu ansızın ortaya çıkan bu perişan Taşbaş yüzünden bozmak istemezler. Bu şahsın Taşbaş değil de onun sureti olduğunu söyleyip onu alaya alıp döverler. Muhtarın kışkırtmaları nedeniyle sürekli hakarete maruz kalır Taşbaş ve daha fazla bu duruma dayanamaz, intihar eder. Köylüler Taşbaş’ın cesedini bulur ve cenaze töreni düzenlerler. Ne var ki köylü, ölümünden sonra Taşbaş’ı yine ermişliğe yüceltir. Onun mezarından çıkıp, Kırklar Dağı’na yükseleceğine inanırlar. Mitosun saç ayağı olan ölümden sonra diriliş inancı da böylece tamamlanmış olur; Taşbaş mitolojik bir figür olarak toplumsal hafızada yaşatılır. Yer Demir Gök Bakır bir köy toplumunun zorlu şartlar nedeniyle yarattığı mitosun hikâyesiydi. Ölmez otu ise toplumun kendi yarattığı mitosun şartlar değiştiğinde ancak yine toplum tarafından yıkılacağını anlatır. Mitler toplumların eseridir, toplumlar tarafından yaşatılır ve zamanı geldiğinde, şartlar değiştiğinde toplumlar tarafından ya yıkılır ya da yeniden üretilir.
Roman’ın Uzunca Ali ile ilgili bölümü de oldukça ilgi çekicidir. Uzunca Ali, yaşlı ve hasta olan annesi ile birlikte Çukurova’ya nasıl ineceğini kara kara düşünür. borçlarını ödemesi ve kışın aç kalmamaları için Çukurova’ya inmesi hayati önemdedir. Ancak annesi ile birlikte bunu yapamayacağını bilir. Eşi Elif’le konuşur ve annesini köyde bırakmaya karar verirler. Elif Meryemce için ekmek yapar, azık hazırlar, gece o uyurken çocukları da alıp yola çıkarlar. Uzunca Ali annesi konusunda hep endişe duyar. Bir an evvel yeteri kadar pamuk toplayıp, köye annesinin yanına dönmeyi arzular. Öte yandan muhtar Sefer ise Ali’nin annesini öldürdüğü dedikodusunu yayar. Çocukları bile bu dedikoduya inanır. Artık annesi ölmeden köye dönmesi Ali için bir mecburiyet halini almıştır. Muhtar, Ali hakkında çok kimsenin inanmaya başladığı dedikoduyu fırsata çevirmek ister; yeğeni Ömer’i onu evlendireceğini ve ona para vereceğini söyleyerek köyede yalnız başına kalan Meryemce’yi öldürmek için köye yollar. Meryemce köyde tek başınadır. Meryemce’nin yalnızlığını Yaşar Kemal harika biçimde anlatır. Meryemce’nin kesip yemek için uzun süre kovaladığı horozu yakalaması ancak ona kıyamayarak serbest bırakması, horozu yalnızlığına yoldaş kılması Yaşar Kemal’in kaleminden enfes bir anlatıya dönüşür. Fethi Naci Meryemce-horoz ilişkisini, Çehov’un acısını anlatacak kimse bulamadığı için atına içini döken hikaye kahramanın durumuna benzetir ve Yaşar Kemal’in Meryemce-horoz ilişkisini anlatmadaki ustalığının Çehov’dan aşağı kalmadığının altını çizer.20 Meryemce kendisini öldürmek için köye gelen Ömer’i öyle güzel karşılar ki Ömer onu öldürmek konusunda kararsız kalır, ona kıyamaz. Ömer köye döndükten sonra, yeni bir can yoldaşı bulan Meryemce’nin horozun yarenliğine ihtiyacı kalmamıştır artık; horozu yakalar ve kesip, pişirir.
Ölmez Otu’nda kesitler halinde sunulan olayların çoğunda bir belirsizlik atmosferi hâkimdir. Ömer’in Meryemce’yi öldürüp öldürmediği konusunda da bir belirsizlik vardır. Ömer, Meryemce’yi bir türlü öldürmez; fakat Ömer’in son sözlerinde “yarın gece mutlaka mutlakasıkacağım boynunu”21 demesiyle, Meryemce’nin öldürüleceği beklentisi canlı tutulur. Son bölümde ise Uzunca Ali’nin köye, annesinin yanına giderken kurduğu iki düş aktarılır:
"Ve gözünün önüne anası geliyordu. Kapının önüne, güz güneşineyatmış uyumuş. Kucağında bir kedi yavrusu. “Ana, ana, ana, biz geldik.” Meryemce onun boynuna sarılıyordu. Mutlu. [....]
Ve gözünün önüne anası geliyordu. Kapıyı açıyor, bir koku, bir koku... Kıvrılmış, şişmiş Meryemce... Çürümüş. Kokusu bütün köyü almış. Üstünde yeşil sinek... Bir de sarıca karıncalar gözlerini oymuşlar, burnunu, dudaklarını yemişler."22
Romanda düş-gerçek sınırının belirsiz bırakılmış, bu nedenle kimi eleştirmenler Meryemce’Nin öldüğünü söylemişlerdir. Ancak Meryemce’nin öldüğünün söylendiği yerler muhtarın kışkırtmasının tesirinde kalan Ali’nin düşüncelerini bulandıran korkulardır. Roman açık uçlu belirsiz bırakılır ve Meryemce’nin ölüp ölmediği mevzusu okuyucunun takdirine kalır.
Yaşar Kemal de insanı ve onun yaşamını merkeze alan diğer köy romancıları gibi karakterlerin iç dünyasıyla pek ilgilenmez, onların karakterlerini çözümlemeye çalışmaz. Ne var ki Yaşar Kemal’in gerçekçiliğe yaklaşımı çağdaşı birçok realist romancıdan oldukça farklıdır. O Berna Moran’ın tabiriyle, gerçeklik ile efsanenin, olağan ile fantastiğin iç içe geçtiği bir dünya sunar bize, çünkü ona göre insan, yaşam savaşımını biraz da mitoslar yaratarak ve düşlerden güç alarak sürdürür.23 Bununla beraber Yaşar Kemal, genel olarak köylü psikolojini yılların birikimine dayanarak sağlam bir gözlemleme ile oldukça iyi yansıtır.
Dağın Öte Yüzü üçlüsünde gerek kahramanların ağzından gerekse de anlatıcı olarak yazarın kendisinden, köylüyü küçümseyen bir tutumu yansıtan çokça söz işitilir. İnce Memed’de de benzer değerlendirmeler sıkça yer almaktadır. Taner Timur, Yaşar Kemal’in devrimci özlemleri ile köylü tutuculuğunun sürekli çelişki durumunda olduğunu belirtir ve bununla birlikte Yaşar Kemal’de bu çelişki nedeniyle köylüyü karalayan yargıların “iyi köylü” tipleriyle dengelenmeye çalışıldığını, böylece küçümseyici tutumun sistematik bir boyut kazanmadığını söyler.24 Hem İnce Memed’de hem de Dağın Öte Yüzü serisinde Yaşar Kemal, köy ortamında devrimci çıkış yolları arayıp durur. Bunun için çoğu defa zorlamalardan bile kaçınmaz, fakat sonunda köy-köylü-kırsal temelli gerçekçi bir devrim yolu arayışı umudundan vazgeçer, bu hakikate boyun eğer ve köylülere öfkesini dile getirir. Onun roman anlayışı, gerçekçiliğe yaklaşımı, karakterleri insani-doğal yönleriyle ele alma becerisi ideolojik tutumunun gölgesinde kalmaz. Yaşar Kemal her zaman yoksullardan yana olmuştur ancak romanlarında da görüleceği üzere yoksulların kitle düzeyinde bilinçli bir kavga veremeyeceği kanaatine sahiptir. Hayalini kurduğu ‘devrim’in belki de destanlaştırdığı hikâyelerin bittiği yerde başlayacağına inanmaktadır.
1- ‘Yaşar Kemal İle Söyleşi’, Milliyet gazetesi, 4 Haziran 1986
2- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, s. 101
4- Berna Moran, a.g.e, s. 104-108
5- Eric Hobsbawm, Eşkıyalar, Agora Kitaplığı
6- Alpay Kabacalı, “Yaşar Kemal ile Anlatım Sanatı Üzerine Söyleşi”, Yazko Edebiyat, Ocak 1983 (sayı 27), s.120
8- Azade Seyhan, Dünya Edebiyatı Bağlamında Modern Türk Romanı / Kesişen Yazgıların Hikâyesi, İletişim Yayınları, s. 134
9- Veysel Öngören, İnce Memed, Yeni Düşün, Haziran 1987
10- Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Kitabevi, s. 168
11- Berna Moran, a.g.e, s. 124
12- Yaşar Kemal, Ortadirek, Ant Yayınları, s. 276
13- Yaşar Kemal, Ortadirek, Ant Yayınları, s. 277
14- Berna Moran, a.g.e, s. 125-126
15- Berna Moran, a.g.e, s. 134
16- Taner Timur, a.g.e, s. 178
17- Berna Moran, a.g.e, s. 141
18- Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 366
21- Yaşar Kemal, Ölmez Otu, Yapı Kredi Yayınları, s. 341
22- Yaşar Kemal, a.g.e, s. 351

